Bilişim çağında toplumsal devrim



12-11-2018 23:57


Haluk Yurtsever

Bilişim çağında toplumsal devrim1

Marx’ın formülüyle var olan üretim-mülkiyet ilişkilerinin, maddi üretici güçlerin gelişmesinin engeli haline geldiği yeni bir “toplumsal devrim çağı”nın içindeyiz.  

Dünya ve Türkiye siyasetinde yaşananlara, kapitalist sömürü ve hükmetme düzeninin gündelik yaşamdaki yansımalarına,  emekçi sınıfların, ezilenlerin sömürü ve baskı karşısındaki genel durumuna bakıldığında bu saptama gerçeklikten uzak ve “iyimser” bulunabilir.

Devrimci pratiğin, serin bir akıl, doğru teori kadar, maddi dünya ve yaşam içindeki devrimci olanakları, filizleri görüp bunlardan görev çıkaran, bu anlamda iyimser ve iradi bir yaklaşımın ürünü olacağına inanan biri olarak, “iyimserlik” kondurmasına itirazım olmaz. “Toplumsal devrim çağı” saptamasının ise iyimserlikle pek az ilgisi var. Açık olsun:

Köktenci bir kopuş “an” ından değil, birike birike gelmekte, olgunlaşmakta olan tarihsel bir dönüşüm döneminden söz ediyoruz. Günü ve geleceği kazanmanın bu oluşuma yanıt verebilecek tarihsel-teorik -eleştirel ve pratik inisiyatiften geçtiğini düşünüyoruz. 

***

Kapitalizm, bir dünya sistemidir. Eşitsiz gelişir. Marx’ın, sermayenin her yerde “kendi suretinde” bir dünya yaratacağı önermesini bu ikinci önermeyle birlikte düşünülmesi ve bundan sonra yazılacakların yanlış anlaşılmaması için şu üç notu ekleyelim: Birincisi, hiyerarşik ve eşitsiz gelişmenin, kapitalizmin az gelişmiş coğrafyalarında yarattığı dünya, aslının kopyası değildir ve iki dünya arasındaki çelişkiler  ayrıca ele alınması gereken çok önemli bir sorundur.

İkincisi, kapitalizm, dünyanın her yerinde aynı zamanda, aynen var olmamıştır.  Üçüncüsü, sistemin çekirdeğindeki gelişmeler, uzun erimde ve son çözümlemede, belli kırılma ve sapmalarla, “faz” farkıyla da olsa dünya bütününe nüfuz etmektedir. Onun için, dikkati çekirdekteki süreçlere yoğunlaştırıyoruz. 

Buradan ilerleyebiliriz. İlerleyebilmek için, sistem-düzen eleştirisini, yeni bir dünya çağrısını, “kriz-çöküş-devrim” klişesinden kurtarıp, “kapitalizmin sınırları-komünizmin olanakları” bağlamına yerleştirmeyi öneriyorum. Kriz olmadığı için değil. Tersine, yapısal bir krizin içindeyiz ve sistemin kriz yönetme olanakları giderek daralıyor.

Ama ne kadar daralırsa daralsın, bu düzeni alaşağı edecek bir gücün devrimci müdahalesi olmadığı sürece kriz, hatta “çöküş” devlet terörü ve barbarlıktan başka bir şey getirmeyecektir. Ayrıca, “çöküş” söylemi, umut, heyecan, enerji aşılamak yerine, gelecek korkusunu, edilgenliği, hatta güçlüye sığınma güdüsünü körüklediği için sorunludur. 

***

Sınırlar ve olanaklar başlığında, bakılacak ilk yer, maddi yaşamın üretimi ve toplumsal yeniden üretimidir. Artık değerin, sermaye birikiminin, emek süreçlerinin gerçekleştiği maddi, sınıfsal, siyasal ilişkilerdir. 

Bu koşullardaki en önemli gelişme, üretimde bilimin, bilginin (data, veri, enformasyon), bilişimin (bilgi+iletişim) temel itici güç durumuna gelmesidir. Bilginin ve bilimin sermaye birikiminin hizmetine koşulması kuşkusuz yeni değil. Bunlara el koyarak, sabit sermayenin bir bileşeni haline getirmek sermaye düzeninin tarihsel eğilimidir. Bilgi, makinede nesneleşmektedir. 

***
Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, yalnız üretim ve emek süreçlerinde değil, yaşamın her alanında hızlı ve köktenci değişikliklere yol açıyor.  Bu yazıda bunlardan yalnızca birine, değişikliklerin zihinsel (entelektüel) emek-meta kavram ve ilişkilerinde, “emek-değer teorisinde” yol açtığı soru ve sorunlara değinebileceğiz. 

Marx Grundrisse’de,”genel bilimsel emeğin”, “genel üretici güç”ün dolaysız emek karşısında birinci plana geçmesiyle sermayenin egemen olduğu üretim biçiminin çözülmeye başlayacağını2, dolaysız biçimiyle emek zenginliğin kaynağı olmaktan çıktığında ise emek süresinin mübadele kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkacağını yazmıştı.3

Sermayenin organik bileşimindeki sabit sermaye lehine gerçekleşen her değişiklik, canlı emeğin yerine sabit sermaye biçimindeki ölü emeği geçirdiği için sermaye düzeninin sonunu getirecek en önemli dinamik olmaktadır. Sermayenin en büyük engeli kendisidir. 

Konumuz açısından daha önemlisi, Marx’ın Artı Değer Teorileri’nde işaret ettiği ilişkidir: “Zihinsel emeğin ürünü -bilim- her zaman değerinin çok altında bir yerde durur; çünkü onu yeniden üretmek için gerekli emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Örneğin bir okul çocuğu, iki terimli denklem teoremini bir saatte öğrenebilir.”4  Dikkat edelim, burada herhangi bir buluş ya da icadın ilk üretiminden değil, yeniden üretiminden söz ediyor ve bu yeniden üretimde -bunu örneğin, icat edilmiş bir makinenin seri olarak üretilmesi olarak anlayabiliriz- emek zaman ölçüsünün söz konusu olmayacağını yazıyor. 

Dahası var: Kapital’de: “Her tür bilimsel emek, her tür keşif, her tür buluş evrensel emektir. Kısmen canlı emekle el birliğine, kısmen geçmiş emeklerin kullanımına bağlıdır.“5 dedikten sonra, “yeni bir makinenin ilk yapılış maliyeti ile yeniden üretim maliyeti arasındaki büyük fark” a değiniyor: “Söz konusu maliyet farkı o kadar büyüktür ki, ilk girişimciler çoğu zaman iflas eder ve ancak ondan sonra gelenler, binaları, makineleri vb. daha ucuza elde edenler başarıya ulaşır.

Bu nedenle, insan zihninin evrensel emeğinin tüm yeni gelişmelerinden ve bunların birleşik emek aracılığıyla toplumsal olarak kullanımından en büyük karları elde edenler, çoğunlukla en değersiz en sefil para kapitalistleridir.”6

Geçerken,  mali oligarşiyi çok güzel betimleyen “en sefil para kapitalistleri” soyutlamasını bir kenara yazalım!

Marx’ın saptaması, günümüzde, tarihsel bir eğilim olmanın ötesine geçmiş, sermaye birikiminin yalın, açık ve egemen gerçekliği haline gelmiştir.  Güncel kapitalizmde, bilimsel ya da zihinsel emekle üretilen metaların çok önemli bir bölümünün, diyelim bir ilaç formülünün, bir laboratuar deneyinin, bir gemi planının, kitap ya da makalenin vb. elektronik-dijital ortamda çoğaltılma maliyeti sıfırdır.  

Bir metanın değeri, onu üretmek için gerekli toplumsal emek zamanı ile ölçülemiyorsa meta olmaktan çıkıyor, başka bir deyişle genel üretici gücün toplumsal zenginliğin yeniden üretiminde oynadığı rol oranında, kapitalist üretimi düzenleyen temel yasa -değer yasası- da işlevini yitiriyor demektir. Kapitalizmin sürmekte olan krizine “sistem” boyutu kazandıran olgu budur.

Genel bilimsel emek, evrensel emek, genel üretici güç, genel zeka vb. kavramlarla yeniden tanımlamaya çalıştığımız,  emek ürünlerinin bilgi içeriğinin fiziksel içeriğinden daha değerli, nesne ve araçların daha “akıllı”, insan gereksinmelerinin bol ve ucuz üretilmesinin olanaklı hale geldiği bir tarih çağında, sermayenin bu ürünleri “meta” olarak tekelinde tutması bir noktadan sonra olanaksızdır.

Bilgi toplumsal bir üründür; kullanım “maliyeti” sıfırdır.  Kapitalizmin normal piyasa-fiyat mekanizmaları işlese çoğu ürünün fiyatı azala azala sıfıra düşerdi. Örneğin, bilgisayar ya da akıllı telefonlar bu fiyatlarla satılamazdı.  Bilgi, bugünkü dünyanın en dinamik gücüdür. Sınırsız, ya da daha iyi bir deyimle boldur. Doğası gereği mülk edinilmeye, fiyatlandırılmaya elverişli değildir ve sermayenin boyunduruğundan kurtulmak istemektedir!

Emek-sermaye karşıtlığının kimyası da değişiyor. “Artık değere, kâra karşı emek gücünün değeri” denkleminin yerini, bilgi gücünü kimin kontrol edeceği sorusu alıyor.  Kitlesel sınıf mücadelesinin yeni fay hattı, emek-sermaye çelişkisini bilgiye ve ürünlerine ulaşabilenler-ulaşamayanlar olarak öne çıkarıyor.

Özetle, bilginin, bilimin, zihinsel emeğin üretimin başat öğesi haline gelmesi sermaye birikimi açısından bir sınır oluşturuyor. 

Sermayenin sınırdaki tersinden çözüm yöntemi ikilidir: Birincisi, emekçiyi üretimin içsel bir öğesi olmaktan çıkarıp, üretim sürecinde makinenin gözetim ve denetleyicisi konumuna yerleştirmek. İkincisi, bilimsel araştırmayı bir meslek haline getirmek. Bilimsel araştırma bir mesleğe dönüştüğünde, “fedakâr bir zanaatkâr gibi küçük laboratuarında buluş yapan bilimci” de, “şirketler ve üniversitelerdeki araştırma kurumlarında ücretli emekçi olarak çalışan” kişiye dönüşmekte.

Böylece bilim emekçisi, giderek daha çok montaj hattındaki işçiye benzemeye başlamaktadır.7

Bu, sorunu çözmediği gibi yeni bir sorun doğuruyor: Aşırı parçalı işbölümü ve uzmanlaşmanın yol açtığı rutin, araştırmacının aklını da parçalayarak yaratıcılığı köreltiyor.8

“Bilimin dolaysız bir üretim sürecine çevrilmesi çabası sermayenin içsel engeli” haline geliyor.9

***

Sınır, bugün sermaye düzeni açısından kendini çöküş olarak değil, her alanda kaos ve tıkanıklık olarak gösteriyor. Bilim ve teknolojinin akıl almaz bir hızla üretime ve toplumsal yaşama girdiği bir çağda sermayenin organik aydınları ütopya değil, ancak distopya geliştirebiliyorlar. Yeri göğü, “robotlar bize ne yapacak?” korku dolu sorusu kaplıyor. 

Sermaye egemenliği sürerse, bu yol, genetik zengini-yapay zeka çipli süper insanlardan oluşan bir oligarşinin bilgiyi ve yaşamı tam kontrol altına aldığı bir barbarlık dünyasına açılacaktır. Bilginin yoğunlaşması sadece ekonomi alanıyla sınırlı olmadığı için, tüm toplumsal yaşamı etkilemektedir.  Bilgi kendi başına baskıcı (coercive) bir siyasi güç kaynağı haline geliyor. Dahası, bilgi kaynaklarını ellerinde tutanlar biyolojik ve bilinç olarak bildiğimizden farklı “yeni insan” yaratma yolunda ilerliyorlar.

Öte yandan, toplumsal birikimin ürünü olan genel üretici güç, genel zeka, toplumsal bireyin doğuşunun,  sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz komünist topluma geçişin maddi zeminini  oluşturuyor.  

Emeğin, zorunlu çalışma boyunduruğundan kurtulduğu, bilgi, data ve enformasyon üzerindeki özel mülkiyetin çöpe atıldığı, bolluk ve zenginliğin toplumun tüm dokularına ulaştığı bir özgürlük toplumu bugün artık yalnızca olanaklı değil, insanlığın “iyi” geleceği için zorunlu tek seçenektir.

Yalnızca sömüren-sömürülen ilişkilerinin değil, ezen-ezilen, yöneten yönetilen karşıtlıklarının da giderek sönümlendiği böyle bir toplumda herkesin özgürlüğü başkasının özgürlüğü haline gelecek, işte o zaman bilim ve bilgi dünyayı cennete çevirmenin yordamı olacaktır. 

Çok mu ütopik? Evet sözcüğün bir anlamıyla ütopik. Ayrıca, böyle bir özgürlük toplumuna evrimci bir yoldan,  “güzellikle” ulaşılamayacağı da açık. Ama, bu yazıda giremeyeceğimiz onlarca örnek, ütopyanın maddi, toplumsal ve bireysel öncüllerinin, öncü savaşçılarının da bugünkü toplumun bağrında filizlenmekte olduğunu gösteriyor. 

Yeni çağda yeni bir toplumsal devrim düşünce ve pratiği, ancak kapitalizmin sınırlarında komünist toplumun öncüllerini gören ve harekete geçiren bir devrimciliğin eseri olabilir. 

Sınırlar ve olanaklar konusuna devam edeceğiz. 


1Okuyucuya iki not: Birincisi, bu yazının, ne zaman tamamlanacağı henüz belli olmayan bir çalışmanın tartışılmak için yazılmış ilk sözlerinden biri olarak okunmasını diliyorum. İkincisi, bundan sonra, bu köşede, düzenli olmasa da bu tür makaleler yazmayı düşünüyorum.

 2 K. Marx, Grundrisse, Çeviri: Sevan Nişanyan, Birikim Yayınları, İstanbul, Ekim 1979, s. 643
 3Agy, s.643
 4K. Marx, Artı-Değer Teorileri, Cilt.1, Çeviren Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, Ankara, Kasım 1998, s. 334
 5K. Marx, Kapital, C.III, Çevirenler: Mehmet Selik ve Erkin Özalp, Yordam Kitap, İstanbul, Haziran 2015, s. 113
 6Agy.

7Özgür Narin, “Kapital’den sonra Grundrisse: Marx ve Genel Zeka”, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar, Özgür Öztürk-Melda Yaman- Özgür Narin, SAV, İstanbul, Kasım 2017 içinde, s. 381
8agy, s. 391
9Agy. s. 395