Bildiğimiz Türkiye’nin sonu mu?



12-12-2015 08:58


Can Soyer

AKP’nin 1 Kasım seçimi sonrasında dört koldan ilerlemeye çalıştığı ve kendisi açısından hayli vakit kaybedilmiş olduğunu düşündüğü yeni rejimin inşasını artık tamamlamaya yöneldiği görülüyor. Bunu başarıp başaramayacağı hakkında kestirimde bulunmak için henüz erken, ancak bu süreci eli kolu bağlı izlemek yerine aktif bir direnç ve muhalefet hattı örgütlemek isteyenlerin, öncelikle yürürlükteki iktidar mantığını kavraması şart.

Bu tartışmayı açmak için, öncelikle iki kavram hakkında temel düzeyde bir açıklığa sahip olmak gerekiyor. İtalyan marksist Antonio Gramsci, sınıf egemenliğinin “yönetici güç” ve “hegemonik güç” olarak iki uğraktan geçtiğini ya da iki uğrağı içerdiğini söylüyor. “Yönetici güç”, siyasal iktidarı ve devletin baskı ve ideolojik aygıtlarını elinde tutan, idari ve yasal tasarruflarda bulunarak ülkeyi resmi olarak yöneten gücü ifade ediyor.

“Hegemonik güç” ise, yukarıdakilerin ötesinde, toplumun neredeyse bütününün aktif ve pasif onayını almış, geniş kitlelerin rejimle ilişkilenmesini sağlayacak bir (resmi ve egemen) ideolojik çerçeveyi benimsetmiş, toplumsal yapıyı bir bütün olarak tutan ve yeniden üreten, yani sadece idari ya da yasal olarak değil, aynı zamanda ideolojik, kültürel, moral anlamda da önderlik yapabilen iktidar gücünü tarif ediyor.

Kuşkusuz, bu ayrım metodolojik bir ayrımdır; yani gerçek siyasal ve toplumsal süreçlere bakıldığında her iktidar hem “yönetici” hem de “hegemonik” ya da biraz “yönetici” biraz da “hegemonik” bir güçtür. Metodolojik olarak ise, verili bir konjonktürde baskın egemenlik tarzının ne olduğunu saptayarak, yukarıdaki ayrımı uygulamak mümkündür.

AKP rejimine bu açıdan baktığımızda şunu söylemek mümkün görünüyor: AKP ve Erdoğan, verili koşullardaki egemenliğini esas olarak “yönetici güç” uğrağında kurmakta, “hegemonik güç” olma uğrağından uzakta bulunmaktadır.

Dahası, AKP, “hegemonik güç” uğrağına erişmeyi, şimdilik, gözden çıkarmış, salt “yönetici güç” uğrağındaki egemenliği ile yola devam etmeyi tercih etmiş görünmektedir.

Ancak bu tercihin, bir yönetme stratejisiyle bütünleştirilmesi şarttır. Böylesi bir yönetme stratejisinin temel özellikleri olarak şunlar sıralanabilir:

-Parti-devlet-saray-hanedanın tüm iktidarı elinde toplaması ve iktidarın tek adamın bünyesinde cisimleşmesi.

-Bu iktidarın işlemesini engelleyebilecek tüm yasal ve idari yapının sökülmesi; parlamento, yargı, güvenlik teşkilatı gibi aygıtların etkisizleştirilmesi ya da operasyonelleştirilmesi.

-Sıkı bir biçimde konsolide edilmiş, parti-devlet-saray-hanedan ile ilişkilendirilmiş ve yoğun bir gericilik tarafından biçimlendirilmiş bir kitle tabanının yaratılması ve yönlendirilmesi.

Bu son nokta, yarattığı sonuçlar açısından gayet önemlidir. Çünkü AKP’nin kitle tabanının, basitçe parti destekçileri ya da seçmeni olarak görülmemesi gerekiyor. AKP’nin kitle tabanı dediğimizde anlamamız gereken, yeni rejimin inşasına dayanak olarak işlevlendirilecek beşeri sermayedir. Dışarıyla temasa büyük ölçüde kapalı, tek adam ile yüksek derecede özdeşlik duygusuna sahip, süreklileşmiş tehdit/düşman algısı sonucunda otoriteye mutlak itaat sergileyen, dinci gericilikle milliyetçiliğin/faşizmin modüler bir sentezini temsil eden ve gerektiğinde paramiliter unsur olarak da mobilize edilebilen bir toplumsal kesitten bahsediyoruz yani.

İşte AKP’nin yönetme stratejisi, “kemik” kitle tabanı diyebileceğimiz bu kesit ile Türkiye burjuvazisi arasında bir eklemlenme ya da ittifak yoluyla, toplumun geri kalanını süreklileşmiş biçimde bastırmak ve yeni rejimin inşasında yol almaktır. Bunun somut anlamı, toplumun bir kesiminin fiziki ve ideolojik şiddet yoluyla nefes alamaz hale getirilmesi, diğer kesiminin ise devletin tüm imkanlarıyla beslenmesi, yüceltilmesi ve kollanmasıdır. İster ihaleleri peşkeş çekmek, isterse de tecavüzcüleri serbest bırakmak yoluyla olsun, bu kitle tabanı mutlak biçimde yeni rejimin nimetlerinden yararlandırılmalıdır.

Dolayısıyla, AKP’nin yönetme stratejisi şunu söylemektedir:

-İktidar, toplumun tümünü değil, sadece belirli bir kesimini temsil etmektedir, sadece belirli bir kesimine karşı sorumludur. Diğer kesimin (yerli ve milli olmayanların) temsil edilmeye hakkı yoktur ve dolayısıyla iktidarın da onlara karşı herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

-Toplumun, iktidar tarafından temsil edilen kesimi egemen unsur olarak tanımlanmıştır ve ayrıcalıklıdır. Diğer kesimler (yerli ve milli olmayanlar), bir tür “azınlık statüsü”ne razı olmalıdır.

-Herhangi bir siyasal ya da toplumsal talebin meşruluğu, evrensel ilkelere, insan haklarına ya da anayasaya göre değil, egemen unsurun inanç, yaşam tarzı veya maneviyatına göre ölçülebilir. Çocuk evliliklerine karşı çıkmanız, eğer egemen unsurun inancı buna izin veriyorsa, hiçbir anlam ve meşruiyet taşımaz, dolayısıyla kabul edilemez.

Böylelikle, Bob Jessop’un “tek uluslu hegemonya” kavramsallaştırmasına benzer biçimde, siyasal-sınıfsal egemenlik, toplumun bütününe değil, sadece belirli bir kesimine, diğer kesimin zararına olacak biçimde, dayanarak inşa edilir.

Yeni rejimin makbul vatandaşı, sünni, erkek, milliyetçi/faşizan, servet ve gösterişi kutsayan, eşitlik ve ortak yaşam gibi değerlere inanmayan, hak-hukuk nosyonunu reddeden ve tek adamın otoritesiyle özdeşleşmek dışında bir siyasal var oluş biçimini bilmeyen bir demografik profil çizmektedir.

Ancak bu stratejinin kaçınılmaz bir sonucu vardır ki o da toplumsal yapının radikal biçimde yarılması ve kopmasıdır. AKP, belki bu biçimde iktidarını sürdürüyor fakat bunu toplumdaki yarılmayı ve kutuplaşmayı derinleştirmek bahasına yapmış oluyor. Çoğu zaman sansasyonel icraatlarla ya da komedi görünümlü şaşaalı gösterilerle sergilenen ideolojik-kültürel pratikler, esasında bu yarılmanın tarafları arasındaki toplumsal bariyeri kuvvetlendirmenin en elverişli yoludur. Sonuçta ise, toplum, artık bir arada yaşaması neredeyse imkansızlaşmış iki (belki de üç) parçaya bölünür.

Geldiğimiz noktada, Türkiye’nin artık tek bir toplum olarak anlaşılması ve görülmesi imkansız hale gelmektedir. Dahası, Türkiye’nin geleceği, bu yarılmanın iki kutbu arasındaki, bu kutupların temsil ettiği değer ve talepler arasındaki mücadelenin kaderine bağlı hale gelmiştir.

Eğer AKP yıkılmazsa ve bu kutuplaşma akla gelen en tehlikeli sonuçlarına varırsa, ortada bildiğimiz anlamda bir Türkiye’nin kalıp kalmayacağı bile kuşkuludur.

Bu noktada, “AKP’yi kim(ler) ve nasıl yenecek” sorusuna geliyoruz.

Çarşamba günü buradan devam edeceğiz.