Bibliyomani, bibliyofili, dispozofobi



16-08-2020 00:01


İzge Günal

Bibliyomani Yunanca “biblion” (kitap) ve Latince “mania” (hastalık) sözcüklerinin birleşimiyle oluşturulmuş bir sözcük. Genelde aşırı kitap düşkünlüğü olarak tanımlanır. Bu durum okumayı sevmekten veya “kitap kurdu” olmaktan biraz farklı. Evet, bibliyomanlar da okumayı severler ve herkesten fazla okurlar ama okudukları kitaplara da sahip olmak isterler. Aslında buna “sahip olma” değil de, olabildiğince yakınında, elinin altında bulundurma isteği demek daha doğru olacaktır. Yani bu durumu mülk edinme, sahip olma duygusundan ayırmak gerekir. İşin özü şudur, olmadık bir zamanda, örneğin gece yarısı uyandığında, aklına takılan bir cümleyi, dizeyi görmek ister bibliyoman ve bu yüzden kitap toplar; mülkiyetine geçirmek için değil. Peki, diyebilirsiniz ki, ev dışında olunca ne olacak? Sahip olsan da uzaktasın kitaptan, olmasan da. Tam da bu nedenle böyle kişiler zamanlarının çoğunu evlerinde geçirir. Bir yerlere gitmek zorunda kaldıklarında yanlarında küçük çaplı bir kitaplıkla dolaşan tanıdıklarım var. Kitaplarını paylaşmaktan kaçınmalarının da nedeni budur. Elbette kitapların dijital ortama aktarılması bu durumu değiştirebilir; belki bibliyomanlar da şekil değiştirir, belki de daha kötüsü, yok olabilirler. Demek istediğim, eğer çevrenizde böyle kişiler varsa, onlara iyi bakın, nesillerinin son örneklerini görüyor olabilirsiniz.

Bibliyoman sözcüğü ilk kez 1809 yılında, İngiliz Dr. John Ferriar’ın, Richard Heber için yazdığı bir şiirde kullanılmış.1 Heber’in 150 binden fazla kitapla dolu sekiz evi olduğu söylenir. Yani, okuyabileceğinden çok fazla kitabı varmış. Bence Heber için bibliyoman sözcüğü kullanılabilir ama illa bir ayrım yapılacaksa, aldığı kitabı okuyanlar için bibliyofil, yani kitapsever demek daha doğru olsa gerek; en fazla kitabı çok seven anlamında “biblioextremafil” denilebilir. Daha doğrusu kitapları bir nesne olarak sevenlere bibliyoman, içeriği nedeniyle sevenlere de bibliyofil denmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu bibliyofillerin de çılgınlık yapmayacağı anlamına gelmez. Örneğin, ünlü filolog ve bibliyofil Budeus her zaman yaptığı gibi kitap okurken hizmetçisi telaşla içeri girip yangın çıktığını haber verir. Budeus’un kafasını kitaptan kaldırmadan, “ev işleriyle ben değil, eşim ilgileniyor; git ona söyle” deyip, okumaya devam ettiği söylenir.1

Bir de belge biriktirenler var. Bunu başka bir okuma türü olarak görebiliriz ama buna da dispozofobik kompulsif biriktirme hastalığı diyenler az değil. Aslında hastalık, değersiz, kullanılmayan tüm eşyaların biriktirilmesi ve atılamaması durumuna denir. Bu yüzden koleksiyonculuktan da çok farklıdır. Koleksiyoncular da, belge toplayanlar da, sadece bir ya da birkaç alanla ilgili nesneleri toplarlar ve toplanan nesnelerde bir bütünlük vardır, yaptıklarının bir iç disiplini vardır. Dispozofobi ise düzensiz, gelişigüzel bir toplama alışkanlığıdır.

Anlamadığım, neden kitap veya belge okuma/toplama alışkanlığının bir hastalığa bağlanmaya uğraşıldığı. Sanırım işin içinde bir miktar kıskançlık olsa gerek. Ben de inadına hem belge, hem kitap yani belge kitaplar üzerine yazayım dedim. Elbette konuyu daralttım ve sürpriz olmayacak bir şekilde üniversite belgeleri olsun dedim… Belgeler, kimi zaman incelemelerden daha yararlı geliyor bana; inceleme okurken ister istemez yazarın bakışına kaptırırsınız kendinizi. Belgeler doğrudandır ve saftır; tek yorumcu okuyucudur:

1973 yılında Hatay'da Yüksek Öğrenim Kurumları Tesisi Araştırma Raporu hazırlanmış. Talep, 1980 sonrası ortaya çıkan “ilimize üniversite istiyoruz” basitliğinde değil. Eskiden kimi kavramlar “akademik” sözüyle bütünlenirdi; akademik konuşma, akademik yaklaşım gibi. Ayakları yere basan, kanıtları ortaya konularak anlatılan, konular arasında bağlantı olan ve bir miktar da “ağır” bir tarzdı bu. İşte bu şekilde hazırlanmış Hatay'da Yüksek Öğrenim Kurumları Tesisi Araştırma Raporu. Rapor asla şoven, memleketçi unsurlar içermiyor; ülkenin genel eğitim hedefleriyle bağlantı kuruluyor ve üniversite merkezinin Adana olması gerektiği (henüz Çukurova Üniversitesi kurulmamıştır) söyleniyor. Bu yaklaşımı doğrudan görmek, bence üniversite tarihi açısından önemli. Şimdi olsa eminim, öncelikle böyle bir çalışma yapılmaz, zaten amaç üniversiteye gelecek öğrencilerin yerel ekonomiye katkısı olur ve AKP üzerinden bir kulis çalışması yeterli görülürdü.

Merak edenler için söyleyeyim, Antakya ve İskenderun’da üç yıl sonra ikişer meslek yüksek okulu kuruldu ve bunlar 1982’de Çukurova Üniversitesine bağlandı.

KÜNYE: Hatay'da Yüksek Öğrenim Kurumları Tesisi Araştırma Raporu. 1973. Bulması güç, meraklısı ile paylaşabilirim.

Benzer bir çalışma da Fügen Selçuk ve Ahmet Turhan Altıner’in hazırladığı ODTÜ Mimarlık Bilimleri Bölümü Önerisi. Çalışmada gerek eğitim gerekse araştırma bağlamında konu ayrıntılarıyla gerekçelendiriliyor. Yayın tarihi 1976. Belli ki, konu hemen çözümlenmemiş çünkü iki yıl sonra başka yazarlar yine aynı taleplerle yeni bir kitapçık hazırlamış.2 Anlatmaya çalıştığım, akademik talepleri olanların, başka bir yol aramadan, doğrudan gerekçeleriyle birlikte konuyu tartışmaya açmaları. Sadece bu nokta bile üniversitelerin nereden nereye geldiğinin göstergesi.

KÜNYE: ODTÜ Mimarlık Bilimleri Bölümü Önerisi. Fügen Selçuk, Ahmet Turhan Altıner, 1976. Sahaflarda 30 TL.

Elbette belgeler sadece ilk iki örnekte olduğu gibi “talepler” değil. Konu mimariye gelmişken, Leyla Alpagut’un hazırladığı Ernst Arnold Egli ve Siyasal Bilgiler Okulu kitabına değinmek isterim. Biliyorsunuz Egli, Cumhuriyet mimari üslubunun en önemli simgelerinden biri olan Ankara SBF’nin mimarı. Kitapta yer alan SBF planları ve ilk yapıldığı yıldaki fotoğrafları, önemli belgeler. Çevresi ile yabancılaşmayacak bir mimari yapı düşünülmüş olmasına karşın, çevrenin değişmesi, sonuçta, yine yabancılaşmayı getirmiş gibi. Modernite projesinin bir parçası olarak ana yollar üzerine öncelikle kız okullarının, sonrasında da karma okulların yerleştirilmesine titizlik gösterilmiş. Yapı ulusal özellikler göstermesine karşın, ulusalcı mimari tarzında değil. Dönemin diğer bir önemli mimarı Bruno Taut’un dediği gibi, bütün ulusalcı mimariler kötüdür ama bütün iyi mimariler ulusaldır.  Bu sözü önemsiyorum; ulusal olmak ve ulusalcılık ayrımında her konuya uyarlanabilir ve neden ulusalcılığın yanlış olduğunu çok iyi anlatır.

Kitapta, Egli ile Mustafa Kemal başkanlığındaki bakanlar kurulu arasında yapılan sözleşmenin de belgesi var. Dikkatle baktım Atatürk’ün imzasının Ayasofya metnindeki imzadan farkı yok. Acaba birisi Danıştay’a başvursa SBF binasının yıkım kararı çıkabilir mi diye düşündüm, çünkü sözleşme geçersiz denilebilir. Gülmeyin, bence en az Ayasofya kararı kadar ciddi.

Bilmem anımsar mısınız, 12 Eylül’ün ve YÖK’ün Türkiye Üniversite sistemine en büyük “katkılarından” biri zorunlu seçmeli beden eğitimi dersleri olmuştu. “Zorunlu seçmeli” ismi, beden eğitimi veya sanat dallarından bir tanesini seçmek zorunlu olduğu içindi. Üniversitelerde spor etkinliklerinin temel amacının öğrencileri yaşam boyu spor yapabilecek şekilde hazırlamak olduğu bilinir ama bu asla zorunlu derslerle olmaz. Nedense zorunlu beden eğitimi dersi kavramı bana hep Nazileri çağrıştırır: sağlam vücut boş kafa!

KÜNYE: Ernst Arnold Egli ve Siyasal Bilgiler Okulu. Leylâ Alpagut, Koleksiyoncular Derneği Yay. sahaflarda 15-20 TL.

Neyse, konuya dönersek, Hülya Gökmen ve Walter Schnitger uygulamanın ortaya konduğu 1983 yılında Zorunlu Seçmeli Beden Eğitimi Dersleri ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Uygulanabilirliği adlı kitaplarıyla hem konunun gelişimini özetleyip hem de ODTÜ’de yapılabilir mi, daha doğrusu nasıl yapılabilir, sorusuna bir anket çalışmasıyla yanıt arıyorlar. Aslında işin özünü sorgulamıyorlar ama ileride bu konuyu merak edenler için iyi bir kaynak bırakmış oluyorlar.

KÜNYE: Zorunlu Seçmeli Beden Eğitimi Dersleri ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Uygulanabilirliği. Hülya Gökmen, Walter Schnitger, 1983. Bulması güç, meraklısı ile paylaşabilirim.

Seksenli yılların Türkiye üniversite sistemine bir diğer armağanı da açık öğretimdir; o da 1983 yılında hayata geçirilmiştir. 1970 yılında ilk TV stüdyosunun kurulmasıyla başlayan çalışmaları Şensu Curabay ve Emine Demiray 20. Kuruluş Yılında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi ve Açıköğretim Fakültesi Eğitim Televizyonu (ETV) isimli çalışmalarında ayrıntılı bir biçimde anlatıyorlar. Ayrıntılı derken, gerçekten ayrıntılı, 2003 yılına kadar televizyonun tüm yayın profili (ders saatleri, isimleri vs.)   veriliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben uzaktan eğitim sistemini üniversite kavramıyla bağdaştırmakta zorlanıyorum. Elbette bir eğitim aracı olarak kullanılabilir ve kullanılmalı da gerektiğinde ama temel işlevi bilgi üretimi olan üniversiteden uzak tutulmalı diye düşünüyorum. Ancak görünen o ki, pandemi bir süre daha devam edecek ve uzaktan eğitim zorunlu olarak kullanılacak. Bu açıdan Anadolu Üniversitesi deneyimini aktaran önemli bir kitap, belge.

KÜNYE: 20. Kuruluş Yılında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi ve Açıköğretim Fakültesi Eğitim Televizyonu
(ETV). Şensu Curabay, Emine Demiray. Anadolu Üni. Yay., 2002. Bulması güç, meraklısı ile paylaşabilirim.

1995 yılında hazırlanan Ankara Üniversitesi Kütüphane ve Dökümantasyon Hizmetlerinin Rasyonelleştirilmesi Projesi 1996 yılında yayınlanmış. Elbette, birtakım önerilerde bulunurken, bu arada üniversitenin kütüphaneleri konusunda da ayrıntılı bilgiler veriliyor. Benim dikkatimi 720.000 civarındaki kitap koleksiyonu çekti; Türkiye’deki en büyüklerden birisi. Bu arada, Harvard koleksiyonunun 15 milyon kadar olduğunu anımsatayım!

KÜNYE: Ankara Üniversitesi Kütüphane ve Dökümantasyon Hizmetlerinin Rasyonelleştirilmesi Projesi. Ankara Üni. Yay., 1996. Sahaflarda 14 TL.

Süleyman Demirel Üniversitesi Değerlendirme Raporu’nda 2006 yılında hem üniversite hem de Avrupa Üniversiteler Birliği (AÜB) tarafından yapılan değerlendirmeler yer alıyor. Aslına bakılırsa, AÜB, üniversitenin raporundan kopya çekmiş gibi görüyor ama sonuçta kitap 1992 yılında kurulan üniversitenin14 yıl sonra bir fotoğrafını çekiyor. İstediğiniz, merak ettiğiniz yerine bakabilirsiniz.

KÜNYE: Süleyman Demirel Üniversitesi Değerlendirme Raporu. Süleyman Demirel Üni. Yay., 2006. Bulması güç, meraklısı ile paylaşabilirim.

Bu aşamada bir soluklanıp geriye doğru baktığımızda, YÖK öncesi dönemde bir şehre üniversite kurulması ve bir üniversiteye bölüm açılması için yapılan çalışmaları, bir fakültenin mimari yapısını, YÖK sonrasında zorunlu beden eğitimi derslerini ve açık öğretim sistemini, bir üniversite kütüphanesinin durumunu ve başka bir üniversitenin genel değerlendirmesini görmüş olduk. Dikkat ederseniz hepsi belge niteliğindeki bu kitaplar Türkiye üniversite sisteminin panoramik görüntüsünü de ortaya koydu. Böyle okumayı seçmek bir tür tercih sorunu.

Benim belge niteliğinde gördüğüm bir başka tür de özellikle hedefi olan (örneğin, rektör olmak gibi) öğretim üyelerinin üniversite konusundaki makalelerini bir araya getirdikleri kitapları. Hasan Tosun’un Yükseköğretime Dair Notlar kitabını da bu bağlamda değerlendiriyorum. Görüşlerinin bazılarına ben de katılıyorum ama bir bütün olarak değerlendirildiğinde ana unsurlardan biri olan “girişimcilik” benim açımdan her şeyi bozuyor; katılıyorum dediğim noktaların da uygulanmasını olanaksız hale getiriyor. Ancak şunu da eklemeliyim, tanıdığım birçok akademisyenin Tosun gibi düşündüğünü biliyorum.

KÜNYE: Yükseköğretime Dair Notlar. Hasan Tosun, İlahiyat Yay., 2019. Yaygın dağıtımı yok, sahaflarda 10 TL.

Her makale “Seven, düşünen ve üreten insan için devam” sloganıyla bitiyor; seçim propaganda metinleri gibi. Ya da “Yeni Türkiye modelinin hayata geçirilebilmesi ve 2023 hedeflerinin gerçekleştirilmesi için öğrenim sisteminde yapısal değişikliği yapmalıyız” demesi…Bence belge olarak önemli bir kitap, dönemi anlamak açısından.

Evet, kitap okumak iyidir, belge okumak da iyidir; belge-kitap okumak daha da iyidir. Buna hastalık ismi yakıştırmak densizliktir. Üstelik, rüyada kitap okumak, “mevcut bir kötü sürecin kısa zamanda sonlanacağını, yapılan işlerde büyük başarılar kazanılacağını, küs kimselerin barışacağını, çok büyük ve hayırlı işlere gireceğini, zenginliğinin, konforunun artacağını3, belge toplamak ise “daha iyi şartlara ve imkânlara sahip olacağını, sadece kendisini değil ailesini ve tüm çevresini de kurtarıp herkese hayırlar yapan ve takdir gören bir kimse olacağını, her başarılı girişimi sayesinde hayatını daha yaşanılır kılacağını, sevilen biri ile birlikte çeşitli işlere girileceğini ve işin sonucu ne olursa olsun herhangi bir sorun yaşanmayacağını3 gösterirken.

Rüyaların gerisine düşmemek gerek. 

1Roland CG. Bibliomania. JAMA, 212: 133-5, 1970.

2Pultar M, Turan M. ODTÜ Mimarlık Bilimleri Bölümü: Gerekçe.1978

3www.gunduzniyetine.com