Bela gelip seni bulursa kaçma!



05-07-2015 09:18


Amerika’da geçmesine rağmen Danimarka ve İngiltere yapımı olan The Salvation / İntikam gerçekten de iyi bir western filmi. Film bir belaya bulaşma, onu halletme ama arkasından daha güçlü bir şekilde zuhur etme filmi… Karizmatik Mads Mikkelsen fazla eğilip bükülmeden, en ağır ve işlencevari sahnelerde  fazlaca mimik yapmadan filmi tamamlarken tıpkı kendisi gibi olan hatta bir nevi Tim Burton’ın Ölü Gelini’ni andıran Eva Green de aynı şekilde karizma hanesine yazılıyor. Filmin ölü atmosferi western filmlerine bulanırken öte yandan karanlık atmosferi (buna biraz yüksek renk kullanımı da diyebiliriz) ve neredeyse film boyunca tek tebessüm göremediğimiz haliyle dediğim gibi Tim Burton filmlerine selam yolluyor. Filmin konusu sen belaya bulaşmak istemesen de bela gelir seni bulur ve sen de tüm hünerlerini ortaya koyarsın tarzı. Ama yönetmen Kristian Levring filme öyle bir dalış yapıyor ki ilk 15 dakikada herkes ve film mefta oluyor sanıyoruz derken, birdenbire başka bir yakada başka bir ay doğuyor ve kahramanımız Jon ummadığımız bir belanın içine düşüyor. Film bir nevi kasabada herkese mim tutturan kötü bir çeteyle jon’un başından geçenler şeklinde sıralanabilir. Herkes ölür ama o ölmez durumu burada da yaşanırken filmin dul güzeli Madelaine de ortama uygun bir şekilde yani ruhani olarak hareket ediyor. Sonuçta ‘biz burada yabancıları sevmeyiz’ tarzındaki hikaye, westernin sosuna çok güzel bulanarak kaşımıza hız kesmeyen bir intikam hikayesi olarak çıkıyor. Kahramanımız Jon bir nevi kurtarıcı kıvamında kasabayı beladan arındırıyor ve yeni maceralar için yollara düşüyor. Haftanın en başarılı, izlenesi ve sevilesi film. Es geçmeyin derim…

Kaç prenses kaç!

2. Elizabeth’in gençlik yıllarına dayanan, tek gecede yaşanan akıcı ve ama sıradan bir hikaye Kaçak Prenses. Birkaç yıl sonra babası Kral George’un yerine geçecek olan Elizabeth, kardeşi Margaret ile zafer günü için sokaklara dökülür. Tabii tebdili kılıklarla… Sürüklenmeye müsait kardeşi Margaret’in peşinde helak olan ve gram sinirlenmeyen prenses gecenin sonunda halkın arasına karışmanın, gönlünü bir hava askerine kaptırmanın sevinciyle saraya döner. Tabii hikayenin ne kadarı gerçek bilemiyoruz, hava askerinin akıbetini öğrenemiyoruz ama filmin bizimle paylaştığı yarı gerçek yarı hayal sırrı sonuna kadar saklamaya meyilliyiz! Filmin saray dışında yaşanan sürüklenme sahneleri daha iyi. Saraya askerle giren prensesin o saatten sonra düşüşe geçtiğini, hatta filmi de peşinde sürüklediğini görüyoruz. Filmin en güzel mesajı arada hava almak için de olsa saraylarınızı bırakın halkın arasına karışın oluyor ki, çok da doğru!

Sivas’a yanalım hep yanalım!

Galiba bu acının tarifi yok, orada yaşananlarında. 2 Temmuz içimize sönmeyen bir ateş gibi düştüğünden beri yandıkça yanıyor. Aziz Nesin’in itfaiye merdivenlerinden itildiği o acı an ve ellerinde fırça, yangın tüpü, bir parça umut, bir parça çaresizlik olan üç güzel insan, üç güzel şair. Behçet Aysan, Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Üzerinden tam 22 geçti, dava düştü ama yüreklerimizdeki acılarda gram eksilme olmadı. Evet lafı yine bu konuda çekilmeyen filmlere getirmek istiyorum. Belgesel Menekşe’den Önce’yi saymıyorum. Çok başarılı, gerçekleri tüm yakıcılığıyla veren hatta dramatik yanı olan bir belgesel olmuş ama bu konuda film çeken birileri olmalı… Sinemanın gücü burada devreye girmeli, bir el atın yahu. Bu kadar zor olmamalı. Korku ve komedi arasında sıkışmış sinemaya hem bir can suyu katmış, hem birçok insanın duasını almış, hem orada ölen insanların anısını canlandırmış olursunuz. Çok zor olmasa gerek!