'Beka sorunu' üzerine



30-04-2019 01:18


Metin Çulhaoğlu

Biliyoruz, “beka”, kalıcılıkla, ölümsüzlükle, varlığını sürdürmekle ilgili bir sözcüktür. Bu sözcüğü dillerine dolayanlar da halkı Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürmesi bakımından ortada bir “sorun” olduğuna ikna etmeye çalışmaktadır.

İşin bu yanı ayrı; yazıda üzerinde durmak istediğimiz asıl nokta ise şu: AKP ve MHP ile hiç ilgisi olmayan, muhalefetteki, hatta solcu kesimler de ülkenin bir “beka sorunu” olduğu düşüncesini açıktan, “bir şekilde” ya da “örtük” biçimde paylaşıyor olamazlar mı?

Hayali bir gündem olduğunu düşünmeyin: “Evet, beka sorunu var; ama bu sorun sizin yolunuzdan giderek çözülemez, daha da ağırlaşır” diye yazan muhalif hiç mi görmediniz?

***

“Coğrafya yazgıdır” sözünü zaman zaman duyarız.

Peki, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu coğrafya bizim yazgımız mıdır?

Bu noktada (kusura bakılmasın) bizdeki “yazgı” sözcüğünün tek başına karşılayamadığı bir ayrıma gitmek zorundayız. “Coğrafya yazgıdır” sözünün orijinalinde “yazgı” anlamında kullanılan İngilizce sözcük “destiny”dir, “fate” değil…

Bu sözcüklerden ilki (destiny) ağırlıkla olumlu yan anlamlara sahipken ikincisi (fate) pek o anlamda kullanılmaz.   İlki, daha çok yükselmeye, “yıldızlaşmaya”, başkalarına hükmetmeye yazgılı bir coğrafyaya işaret eder. İkincisinde ise söz konusu coğrafyaya başkaları göz dikmiştir, o coğrafyayı birilerine bırakmayacaklardır…   

Bu iki ayrı yabancı sözcük aynı zamanda Türkiye’yi yönetenlerin son 30 yıl içindeki başat söylem değişikliğini de özetlemektedir.  Turgut Özal’ın “21 yüzyıl Türk yüzyılı olacaktır” sözüyle başlamış, “Kürt sorununu çözen bir Türkiye’yi kimse tutamaz” gibi sözlerle devam etmiş (hepsi “destiny”), sonunda bu ikbal ve istikbale aday ülkenin aslında bir var olup olmama (beka) sorunu olduğu tespitine gelinmiştir (“fate”).

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurulu olduğu coğrafya gerçekten önemlidir.

Ancak bu önemin aynı zamanda “yazgının” iki anlamından herhangi birine özel olarak işaret ettiğini söylemek için ciddi bir neden yoktur. Türkiye, coğrafyası nedeniyle ne “bölgenin hâkimi” ya da gerçek anlamda küresel bir güç olabilir ne de aynı nedenle “yok olmaya” yazgılıdır.

Aslında sorun basittir: Siz “destiny” anlayışıyla paldır küldür işlere kalkışırsanız, başkaları da sizin üzerinize gelir ve bu kez “fate” demeye, beka sorunundan söz etmeye başlarsınız…

Peki, sol bu işin neresinde?

***

Öteden beri söyleriz: Turgut Özal döneminden başlayarak, ama ağırlıklı olarak AKP’nin ilk 7-8 yıllık yönetiminde siyasal iktidarı “emperyal” politikalara özendirenlerin başında hep liberal entelektüeller yer almıştır. Büyük bir bölümü eski solcudur, eski Marksist-Leninist (ve hatta) Maoist çevrelerdir.

Uluslararası ilişkilere sosyal darwinist bakışın bir sonucudur.

Bunları geçersek, “beka sorununa” dolaylı ya da örtük biçimde alıcı olanlar arasında başka solcular da vardır.

Bizce böylelerinin temel sorunu, emperyalist sistem ile Türkiye arasındaki ilişkilerin kurgulanış biçiminden kaynaklanmaktadır.

Kimileri için, Türkiye’nin 1919-22 arasında verdiği mücadele ve elde ettiği kazanım emperyalist sistemin içinde bir ukde olarak kalmıştır.   Aradan yüz yıl geçmiştir; ama emperyalist sistem yaşadığı başka her musibeti unutsa bile bu yenilgiyi bir türlü hazmedememekte, ne yapıp edip acısını çıkarmak istemektedir.

Kendi içinde çeşitli çelişkiler yaşayan emperyalizm, iş Türkiye’ye geldiğinde yekvücut olmakta, hep birlikte Türkiye’yi yok etmenin, Sevr’i “hortlatmanın” yollarını aramaktadır.  

Ve bu kurgu pek çok solcunun kulağına hoş gelmektedir.  

***

Ya “Kürt sorunu”?

Yazıyı uzatmamak için Lincoln’un ünlü bir sözünü uyarlayalım ve noktayı öyle koyalım:

“Emperyalist devletlerin hepsinin aralarındaki çelişkileri bir tarafa bırakarak, belirli bir devleti bölmek için aynı halkı tarih boyunca sürekli olarak kullandıkları ya da kullanabilecekleri” düşüncesi bize pek mantıklı gelmemektedir.

Kim bilir, belki de “kendinde” ve “kendisi için” nitelemeleri emperyalizm için de geçerlidir; aslında “kendinde” bir olgu olarak emperyalizm, Türkiye söz konusu olduğunda “kendisi için” emperyalizme dönüşmektedir?

Belki, ama doğrusu bu kadarı da bizi aşar…