Bebek ve banyo suyu



31-03-2015 07:15


Metin Çulhaoğlu

Sosyalizmin 1920’den bu yana yaklaşık yüz yıllık tarihine baktığımızda, düşünce ve siyaset üzerinde en uzun süreyle, derin ve dağıtıcı etkileri olan iki dış ideoloji görürüz: Kemalizm ve liberalizm

İlki, 20’lerden başlar ve 60’lı yılların sonuna kadar devam eder.

Sosyalist hareket, bu iki dış ideolojiden ilkiyle hesaplaşmasını 60’lı yılların birikimiyle esas olarak 70’lerin başında tamamlamıştır. Göstergeleri, fikir üretiminde ve tartışmalarda gözetilen referansların başında artık Kemalizm’in değil dünyadaki devrimci deneyimlerin yer almaya başlamasıdır. Marksizm ve Leninizm öğrenilmiş; gözler, 1917’ye, Çin Devrimi’ne, Küba’ya, kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadelelerine ve ulusal kurtuluş hareketlerine çevrilmiştir.

Eğer kendi coğrafyamız özelinde “Kürt sorunu” diyorsak, bu kez mirasımızda TİP’in “Doğu mitingleri”, 4. Büyük Kongresi, Deniz Gezmiş’in idam sehpasında söyledikleri, Kaypakkaya ve “Kurtuluş” hareketinin doğuşu vardır…   

Buraya kadarı iyi, fazlası zarardır.

Türkiye sosyalist hareketinin, kendisini kuşatan bu ilk dış ideolojik çemberi kırdığı kritik eşik 1968-75 dönemidir. “Fazlası” zarar olmuştur. “Daha fazla hesaplaşma” dürtüsü, bu kritik eşikten sonra Jakobenizmin, Kemalist devrimin tarihsel anlamda ilerici yerinin, Cumhuriyet’in kazanımlarının, “bağımsızlık” fikrinin, kamuculuğun vb. küçümsenmesi ve/ya da reddini beraberinde getirmiştir.

Yabancı bir deyimle, “doğan bebeği banyo suyuyla birlikte atmak”tır.

Bu yanlış, sola musallat olan ikinci dış ideolojinin önünü açmıştır: Liberalizm…    

***

O zaman onu da söyleyelim: Liberalizm, Türkiye sosyalist hareketinin başına 12 Eylül’den çıkış dönemiyle birlikte çökmüştür. 80’lerle başlatırsak, etkisini yaklaşık çeyrek yüzyıl sürdürmüştür.

Böyle dendiğine göre, liberalizmle hesaplaşılmasında da bir “kritik eşikten” mi söz ediyoruz?

Evet, aynen böyle diyoruz.

Meseleye Türkiye sosyalist hareketinin ana öbekleri ve kadroları açısından bakıldığında bu “kritik eşik” bizce 2010 referandumudur. Sosyalist hareketin yaklaşık 25 yıllık liberal iğvaya (saptırmaya, ayartmaya) “yeter artık” dediği bir noktadır.   

Neticede, ilkinde olduğu gibi bu ikincisinde de aşılan kritik eşiği fark etmenin, “fazlasının zarar olacağını” görmenin zorunluluk taşıdığı bir süreçteyiz.

Neyi kastediyoruz?

Mevcut toplumsal muhalefet potansiyelinin öğeleri olarak örneğin parklarda forum yapılmasını, temsili demokrasiyi aşan demokrasi özlemlerini, kişilerin “özgürlük” vurgularını, bir şeyleri bugünden değiştirme girişimlerini; çevre, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim vb. duyarlılıklarını “liberalizm” diye bir kalemde silip atma eğilimindeysek, ilkindeki yanlışın bir benzerine düşüyoruz demektir.     

Bu da doğan bebeği banyo suyuyla birlikte atmaktır.  

***

İki noktaya daha değinip bitirelim.

Birincisi: Türkiye sosyalist hareketi daralarak, kan kaybederek de olsa çeyrek yüzyıllık dönemde liberal tasalluta karşı başarılı bir ideolojik-siyasal duruş sergilemiştir. Bunun kıymeti bilinmelidir; ama bundan sonra yeni şeyler söylemek gerektiği de bilinmelidir. “Liberalizm eleştirisinin” Türkiye sosyalist hareketini sonsuza kadar taşıyacak bir ideolojik-siyasal yakıt olamayacağı unutulmamalıdır.  

İkincisi: Belirli bir sistematiğe, kendince iç tutarlılığa sahip, burjuvazinin organik aydınları ve fikir insanları tarafından geliştirilen bir ideoloji olarak liberalizm ile örneğin 2013 Haziran’ında alanları dolduran insanların bu kez olumlu, özgürlükçülük anlamında “liberal” denebilecek özlemleri arasında mutlaka bir ayrım yapılmalıdır. 

Önümüzde, ilk kez sokağa çıkan, belirli bir mücadele kararlılığı taşıyan çeşitli kesimlerden insanlar var; daha önemlisi, çok geniş bir genç kuşak var…

Özgürlük, kardeşlik, eşitlik diyorlar; kendi yaşamlarını “din adamının dumanlı vaatlerine” kulak asmadan kurmak istiyorlar…

“Liberal” sayılmamaları için, örneğin:

Leninizm’in ve Ekim Devrimi’nin tarihsel önemine tam vakıf olmaları,

Sosyalist kuruluşun parlak sayfalarını ezbere bilmeleri,

1945 yılında Reichstag’a çekilen kızıl bayrağı gördüklerinde gözlerinin dolması,

Sovyet marşları dinleyip coşmaları gerekiyorsa…

Biz ne işe yararız, bizim işimiz nedir?