Baskın her zaman basanın değildir



02-01-2016 12:37


Kaya Özkaracalar

Korku janrındaki kısa filmleriyle tanınan genç sinemacı Can Evrenol’un yurtdışında gösterildiği festivallerde beğeni toplayan ilk uzun metrajı Baskın: Karabasan, dün yılın ilk haftasında ülkemizde sinemalarda gösterime girdi. Gece devriyesine çıkmış bir grup polisin telsizden gelen bir anons üzerine gittikleri şehir dışındaki bir binada cehennem-vari bir ortamın içine düşmelerini perdeye getiren Baskın: Karabasan dünya prömiyerini geçen yıl Toronto Film Festivali’nde yaptıktan sonra Türkiye’de izleyici karşısına ilk olarak Filmekimi’nde geceyarısı gösteriminde çıkmıştı.

Baskın: Karabasan, Evrenol’un Baskın (2013) adlı kısa filminin uzun metraj olarak yeniden çevrimi. Tamamı gece sahnelerinden ibaret olan filmin ilk yarısında gece devriyesindeki polis ekibinin elemanları, içlerindeki nispeten sessiz en gençleri hariç, şiddete son derece yatkın, aşırı küfürbaz maço erkekler olarak izleyiciye tanıtılıyorlar. Bu ekip, başka bir grup meslektaşlarının zor durumda kaldığı anlaşılan metruk bir binaya takviye olarak gittiklerinde cehennem zebanilerini andıran bir tarikat tarafından esir edilerek şeytani bir ayinde işkence seanslarının kurbanı durumuna düşüyorlar. Baskın: Karabasan adeta kadim “mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” nidasını, mağrur polislerin karşısına onlardan daha vahşi bir tarikat çıkararak ‘sizden büyük şeytan var’ minvalinde tersyüz ederek yeniden işleyen bir film. Örneğin filmin başlarında bir içki sofrasında bir travestiyle anal seks yapmasını pespaye bir üslupla anlatıp, sonra da buna kulak misafiri olup gülen garson çocuğu insafsızca dövmüş olan polis, tarikat tarafından esir alındığında “ben devletim!” diye haykırmasına karşın yarı-keçi, yarı-insan bir mahlukla anal ilişkiye zorlanıyor.

Ancak Evrenol ve filmin diğer senaristleri Baskın: Karabasan’ın ana öyküsü ve onun temel ekseninin yanısıra anlatıya genç polis Arda ve onu himaye eden amiri arasında metafizik bir bağlantı yansıtan ve ayrıca Arda’nın çocukluğuna dair bir gizemin ipuçlarını veren başka öğeler de yedirdikçe bu öğeler olgunlaşamadan, hatta ne anlam ifade ettikleri dahi pek anlaşılamadan perdeye geldikleri için film bir miktar dağılıyor. Baskın: Karabasan’ın senaristleri sanki görsel açıdan etkileyici pek çok korku filmine getirilen “görsel yönü güçlü ama senaryosu zayıf” şeklindeki klişe eleştiriyle karşılaşmaktan çekinerek filmin anlatısını gereksiz yere karmaşıklaştırmaya yönelmişler ve bunun altından pek de hakkıyla kalkamamışlar gibi. Ve böyle olunca da bu kez tam da kaçındıkları duruma (“senaryosu kötü”) düşmüşler. Oysa Baskın: Karabasan, finaldeki sürpriz ile yetinerek filmin ana gövdesini daha yalın bir yapıda tutsaydı daha ‘derli toplu’ bir ürün izlenimi bırakabilirdi.

Öte yandan Evrenol bu ilk uzun metrajında grotesk fantastiğe dair, besbelli dünya sinemasında bu mecradaki birikime oldukça vakıf olması sayesinde geniş bir envanterden de beslenen çok zengin bir hayalgücüne sahip ve yönetmen olarak bu hayalgücünün tahayyüllerini pratikte perdede canlandırma konusunda da son derece yetenekli olduğunu ortaya koyuyor. Baskın: Karabasan yalnızca cin temalı filmlerin damgasını vurduğu Türk korku sineması bağlamında çok farklı bir çalışma olarak değil, günümüz dünya korku sineması bağlamında bu janrın çelik çekirdek müdavimlerinin perdede görmek isteyeceği mizansenleri adeta bir korku sergisini gezermişçesine perdeye getirmeyi başaran bir ürün. Ve bunu yaparken de, Goya’nın yaşamının İspanya’daki son yıllarında resmettiği ‘Kara Tablolar’ gibi, şok değerinin ötesinde, kelimelere kolay dökülemeyen karanlıkları görsel düzlemde soyutlayarak tasvir etmeyi başarıyor. Kaba saba erkeklik halleriyle içiçe geçmiş bir şiddet kültürü hem bu kültürü kimliklerine yedirmiş olanların adeta yüzüne grotesk bir aynada tutuluyor, hem de erkekliğin bastırarak yadsıdığı derinliklerdeki müphemliğe dair yansımalar bu aynada kendini belli ediyor.