Başka türlü “kuruculuk”



22-12-2015 08:15


Metin Çulhaoğlu

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun sola farklı yansımaları olabiliyor, bu yansımalar çeşitli alanları kapsayabiliyor.

Hepsini ele alamayacağımıza göre, bunlardan önem taşıyan birine eğilelim.

Kabaca söylersek, soldaki kimi kesimlere göre Gezi Direnişiyle tepe yapıp ardından “canlı” denebilecek ortamlarla süren ve 7 Haziran seçim sonuçlarına kadar uzanan bir dönem artık kapanmıştır. Bu kapanışla birlikte bugün yapılması gereken, güç toplama, kadro yetiştirme, önemli ayrım noktalarını daha bir belirginleştirme ve kendini ayrıştırmadır…

Peki, böyle düşünmeyenler bunun tam tersini mi söylemektedir?

Yani bu ülkenin solunda “Gezi sürüyor”, “toplumsal muhalefet dipdiri duruyor”, “aslında AKP son dönemde hiçbir şey beceremedi”, “o halde hep beraber yüklenelim, düşecekler” gibi şeyler söyleyenler mi vardır?

İşin aslına bakılırsa, konunun böyle bir zıtlaşma zemininde ortaya konulmasında ya da bu anlama çekilebilecek çıkışlar yapılmasında bir sakatlık vardır. Biz, birinci kesimin dışa verdiği izlenim kadar “inzivacı”, ikinci kesimin ise sanıldığı kadar “hurracı” olamayacağı kanısındayız.

Ama gene de ortada bir farklılaşma olduğu açıktır ve önemli olan bu farklı duruşların kimi “ince” noktalarının ortaya konulmasıdır.

***

Şimdi, izninizle, ana konudan biraz uzaklaşıp Türkiye solunun “teorik donanım” ölçütüne göre iki farklı dönemine şöyle bir bakalım. “Teorik donanım” sözü itici geliyorsa, gündeme bütünlüklü ve derinlikli bakabilme, yaşanılan süreci değerlendirirken birikmiş deneyimlerden, çeşitli kaynaklardan yararlanabilme yetisi diyelim…

Türkiye solu 60’lı yıllarda hem kendi tarihinin, hem uluslararası deneyimlerin, hem de dünya sosyalist hareketinin önemli teorik tartışmalarının bilgisi açısından zayıf durumdaydı. “Ortalaması” düşüktü.

Bu alandaki zaaflar 70’li yıllarda bir ölçüde giderilebilmiştir.

“Sonra ne oldu” sorusunu es geçerek günümüze gelelim: Bugün Türkiye solu az önce sıralanan ölçütlere göre zaaflarını bir ölçüde aşmış olsa bile, bu kez edindiği bilgilerle Türkiye’nin son 10-15 yıllık gerçekliği arasındaki bağlantıları kurma açısından eksikli durumdadır. Yani diyoruz ki ülkedeki sol hareketin geçmişine, dünyada neler olup bittiğine ve uluslararası kimi yönelimlere ilişkin bilgiler bir depoda öylece yalıtık durmakta, buna karşılık ülke günceliği daha çok anlık-dönemsel duygularla, öfkelerle ve tepkilerle yaşanmaktadır.

Bu durumda baştaki kesimlerden ilkinin “bilgiyi”, diğerinin de “duyguyu” temsil ettiğini mi söylemiş oluyoruz? “Farklılaşma budur” mu demek istiyoruz?

İlk kesimin gerçekten “inzivayı” savunduğunu, ikincisinin ise sadece “hurra”  dediğini düşünmediğimize göre elbette böyle demiyoruz.

O zaman biraz daha ilerleyelim…

***      

Türkiye solunda “kuruculuk” denilen şey nedense hep dar anlaşılır, dar ölçekte yorumlanır.

Bu sözü duyanların aklına ilk gelenlerden biri “hımm, yeni örgüt kuracaklar” olur; çoğunluk, “geçmişi sıfırlayıp her şeyi kendileriyle başlatacaklar” diye düşünür. Oysa hiç yeni örgüt kurmadan, hiçbir şeyi sıfırlamadan ya da inkâr etmeden de kuruculuk yapılabilir.  Örneğin, aslında bir arada durması, bir bütün içinde yer alması gerektiği halde ayrı duran parçaların bir araya getirilmesi de kuruculuk sayılmalıdır.

O zaman, bilgiyle ya da akılla duygunun, öfkenin ve eylemliliğin bir araya getirilmesi de düpedüz kuruculuktur.

Zaten sosyalist mücadele de uğraktan uğrağa birbirini izleyen özel “kuruculuk dönemlerinden” oluşur.  

Eğer böyleyse, meramımızı daha kolay anlatabiliriz: Türkiye’nin içinden geçtiği dönemde, var olan bilgisini ve donanımını aynı zamanda dışa dönük aktiviteyle, etkileyerek ve etkilenerek, anlık öfke ve tepkilerle hareket etmeye eğilimli geniş kesimlere de uzanarak takviye eden öznelerin “kuruculuk” şansı çok daha fazla olacaktır.

Birinde “yatırım” daha uzun vadelidir; getiri garanti değildir ve olup olmadığı ancak deney sonrasında ortaya çıkar. Diğerinde, hareket içinde peş peşe gelen yatırımların güncel izlemi, duruma göre uyarlamalar ve ağırlık kaydırmaları mümkündür.

Ama burasını da geçelim, eğer özne-dış nesnellik ilişkisinin zaman aralıklarıyla, “kesintili” denebilecek bir süreçte kurulmayıp süreklilik taşıması gerektiği kanısındaysak ikincisinden başka yol yoktur.