Basın özgürlüğü, film özgürlüğü!



27-03-2016 09:13


Bu sene iki tane yabancı film izledik din adamlarının bastırdıkları (bastıramadıkları) cinsel hayatlarına ilişkin…  The Club sürgün yemiş ama huzurevi kıvamında yaşayan rahiplerin karşısına çıkan bir kurbanın onları geçmişe sürüklemeleri anlatılıyor. Yani çocukken bir rahibin tecavüzüne uğrayan adamın hayatını bir türlü düzene kuramayıp, onun hesaplaşmasını yapma isteği! Tabii bu filmlerin yanına Calvary ve Bad Education filmlerini de eklemek gerek!  Bu sene Oscar alan Spotlight ise çocuk tacizinde neredeyse başı çeken din adamlarını afişe eden bir gazetecilik başarısına adım adım imza atan, etkili bir filmdi. Tabii gazetecilik başarısı demişken Watergate skandalını ortaya çıkaran iki gazetecinin muhteşem başarısını anlatan All The President Man /Başkanın Tüm Adamları’nı da unutmamak lazım ki, hala eline su döken çıkmadı diyebiliriz ama Spotlight bir hayli yaklaştı. Boston Globe gazetecileri papazların tecavüz ettiği rahipleri Katolik kilisesinin her türlü baskı ve örtbasına rağmen 2000 yılında ortaya çıkardı ve Tom Mc Carthy bunu harika bir şekilde filme aktardı. Üstüne gelen Oscar bu çabayı herkesin desteklediğini gösteriyor. Ve bizden gelen haberlere bakalım. Neredeyse her gün bir yerden çocuk taciz ve tecavüz haberleri geliyor. Dini vakıflar, imam hatip okulları, yatılı yurtlar! Yani büyüklere, devlete teslim edilen çocuklar sapkınlığın kurbanı oluyor. Ancak tesadüfen ortaya çıkan bu vahim durumlar karşısında devlet makamlarının savunması da birbirinden beter oluyor. Şimdi yönetmenlerimizden rica ediyorum, lütfen ortaya çıkmış ve birbirinden daha utanç dolu bu hikayeleri filme çekin. Yılmaz Güney’in Duvar’ından bu yana çocuğa yapılan şiddet ve tacize yönelmiş filme rastlamadık desek yeridir! Gerekirse kafa kafaya verelim ve senaryolarını beraber yazalım ama bu işin peşini bırakmayalım! O kadar zalimce ve utanç dolu ki…

Tabii bir de gazetecilik başarılarının ülkemizde gördüğü değeri sorgulamak gerek! Can Dündar ve Erdem Gül silah yüklü tır gerçeğini ifşa ettikleri daha doğrusu halkın haber alma hürriyetine saygı duydukları için haber yaptılar. Birilerinin çıkarları zedelendi diye hapse atıldılar ve durumları hala muallak! Yani gazetecilik başarısının bir ödüllendirilmesi durumu var bir de cezalandırılması! Yani Spotlight durumu bizde biraz zor! O kadar büyük bastırılmışlık var ki… Yönetmenlerden ricam biraz sulu sepken işleri bırakıp, ülkede dönen dolaplarla ilgilenmeleri! Ya da haftanın filmi Batman v  Süperman: Adaletin Şafağı filminden ilham alarak süper kahramanlardan çözüm bekleme yolunu seçeceğiz! Yani durum o kadar vahim ve fantastik! Tabii tüm çizgi romanların ilk zamanlarına, oluşum durumlarına uzanmamız gerekiyor sanırım. Zira çizgi romanların yağından film çıkarma durumuna geldiğimiz için süper kahramanları bile birbirine kırdırıyoruz! Oysa onların tek düşmanı olmalı: kötüler. Ve bizler şimdi sanırım süper kahramanlara her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyoruz. Patlayan bombalardan, üzerimize sıkılan gazlardan, tazyikli sulardan kurtarsın bizi. Ya da en önemlisi barış getirmelerini bile dilemeliyiz! Galiba işimiz gerçekten de süper kahramanlara kaldı, insan / insanlık olarak çok çaresiziz!

Bu yalan dünyada…  

Ah Yalan Dünyada Neşet Ertaş belgeseli doğal olarak çok az kopyayla vizyonda. Atalay Taşdiken ve Hacı Mehmet Duranoğlu’nun yönettiği filmde Neşet Ertaş’ın türkülerinin dışındaki yaşamına da uzanıyoruz. Bu kadar dobra, naif, şakacı ama bir yandan da Anadolulu tarafını öne çıkaran biri olduğunu bilmiyordum Ertaş’ın. Kendisiyle sürekli münakaşa eden bir adam hali var büyük ustanın. Babası Muharrem Ertaş’ın izinde sazıyla ağıt yakan bu çileli, yüreği büyük adamın hayatını izlerken yaşama dair de birçok ışık yanıp sönüyor kafanızda. Her hayat farklı bir akış gerçekten de. Hele babasıyla birlikte yapılan heykelinin hikayesini dinledikçe bir Nasreddin Hoca fıkrasının içine düştüğünüzü sanıyorsunuz. Gezgin bir aşık olan babasını eşeğinin üstünde yapmalarına itiraz ediyor, heykel de olsa eşek de bir candır ve babamı taşımasın diyor. Yapılan heykel bozuluyor ve yeni bir döküm yapılıyor. Küçük Neşet babasına bakar, baba saz çalar, eşek de arkalarında onlara bakar. Bu mizansen içine sinmiş Ertaş’ın! Her şeyin hakkını vermekle ilgili de düğüne gelenlere en içten alkış ve tempo tutmaları yönünde üç aşamalı bir ders veriyor. Gerçekten de gönül insanı ve bunu belgeselin her karesinde hissediyorsunuz. Ustayla ilgili Can Dündar’ın da bir belgeseli var Garip isimli. O da usta sanatçının hayatıyla ilgili güzel doneler veriyor. Ustanın arkasından hakkıyla bir el sallamak için belgesele göz atmak da fayda var!

Haftanın bir diğer filmi A Walk in the Woods / Hayatımın Yolculuğu iki yaşlı kafadarın zorlu bir parkurda yürüyüş yapma azimlerine odaklı! Robert Redford ve Nick Nolte uyumu süper ilerlerken film sürekli, ne yaşta olursak olalım hayata tutunmayı salık veren, içinde bir parça başarı öyküsü barındıran hikayelerden! Yol filmlerini maceraya açık olması ve yoğun sorgulamaya imkan vermesi açısından bir hayli severim. Çapı küçük ama izlemesi keyifli bir film Hayatımın Yolculuğu!