Bakma/bakılma ilişkilerine toplumsal cinsel kimlikler bağlamında farklı bir açılım



09-05-2020 09:06


Kaya Özkaracalar

Siyasi iktidarın salgına ilişkin önlemlerde “normalleşme” (!) sürecini halk sağlığını gözardı ederek salt dar ekonomik kaygılarla fazla erken başlatmış olması bir yana, mevcut “normalleşmede” kültür-sanat faaliyetlerinin payına görünür gelecekte bir şey düşmeyeceği açık. Bu koşullar altında, salgının ilk günlerinde olduğu gibi eski / yakın tarihli filmler içinden evde izlenmek üzere film önerilerinde bulunmayı sürdürmek de halen pek çok eleştirmenin gündeminde. Bu bağlamda salgın döneminin başlangıcındaki birkaç yazımdan farklı olarak salgın, vb. olgularla tematik bağlantısı olma kaygısı gütmeden, zamanında yeterince dikkat çekmemiş, bugün de artık esasen unutulmuş ama anımsatılmaya değer filmleri anımsamak üzere belleğimi tazelediğimde ve bu amaçla onyıllar önceki yazılarımı gözden geçirdiğimde, 1999’da ülkemizde Özgür Ruh adıyla vizyona girmiş The Governess (1998) adlı Britanya yapımını bu hafta önermeye karar verdim.

The Governess, Karlovy Vary Film Festivali’nde Kristal Küre ödülü için yarışmış ama jüri Özel Ödülü ve Seyirci Ödülü’yle yetinmişti. Senarist-yönetmen Sandra Goldbacher’in bu ilk filminin ardından yalnızca tek bir sinema filmi daha çekip sonra yönetmenlik kariyerini televizyon mecrasında sürdürmüş olmasının da The Governess’ın ‘unutulmuş’ bir film olmasında payı olabilir.

Yalnızca senarist-yönetmenin değil kamera arkası teknik ekibin önemli bir bölümünün de kadınlardan oluştuğu The Governess, 1970’lerin ortalarından itibaren film kuramına yeni ufuklar açarak yaygınlaşan (ama bu arada biraz dogmalaşan) “bakan ve bakılanın kimlikleri bağlamında cinsel kimlikler arasındaki iktidar ilişkileri” hakkındaki devasa bir külliyat üzerine yeniden düşünme zemini oluşturuyor. Sinemada erkek bakışının egemenliğinden sözedildiğinde kastedilen yalnızca genel olarak erkek-egemen yaklaşımların yaygınlığı değil; bu erkek-egemenliğin, erkek izleyicilerin ve de filmlerdeki erkek karakterlerin bakan, kadınların ise bakılan konumunda olması sayesinde sağlandığıdır. Bakmak, arzulayan özne ve iktidara sahip olmanın; bakılmak ise arzu nesnesi olmanın ve iktidara maruz kalmanın hem metaforu, hem de daha önemlisi aracıdır. Peki kadın bakarsa ne olur? Sinemada erkek bakışının egemenliğinin mutlak değişmezliğini ana akım sinema örnekleri üzerinden varsayanlara göre mutlaka ağır bir bedel öder, adeta cezalandırılır ve bu kez de sözkonusu cezalandırma erkek bakışının nesnesi olur. İşte The Governess, tam da bu noktada farklı bir açılım sunuyor.

Konusu fotoğraf tekniğinin yeni keşfedilmiş ve henüz geliştirilmekte olduğu 1840’lı yıllarda geçen The Governess’ın başkarakteri, İskoçya’da bir ailenin yanında mürebbiye olarak çalışan genç bir kadın. Bu kadının aslen Musevi oluşu ama gerçek kimliğini gizlemesi başlangıçta filmin ana ekseninin Museviler’in yaşadığı zorluklar olacağı izlenimi verse de çok geçmeden olaylar başka bir minvalde gelişiyor. Ailenin reisi Charles Cavendish, fotoğraf meraklısıdır ve insanların görüntülerinin fotoğraf ile ölümsüzleştirilebileceği düşüncesi Mary Blackchurch takma adının ardına gizlenen Rosina’yı çok heyecanlandırır. Gerçi insan resimleri çekmek Charles’ı hiç ilgilendirmemektedir ama fotoğrafa dair önemli bir teknik sorunu aşma yöntemini Rosina tesadüfen keşfedince onu kıramaz ve Rosina’nın portrelerini çeker. İki fotoğraf tutkunu arasındaki yakınlaşmanın dozunun artmasının ardından Rosina, Romalı hükümdarı danslarıyla baştan çıkarıp Vaftizci John’u katletmeye ikna eden dilber Salome’u canlandırmak istediğini söyleyerek çıplak fotoğrafını çektirir. Böylece bakılanın kadın olmasının illa erkek bakışı / erkek egemenliği anlamına gelmesinin gerekmediğini görürüz. Kadın, kendisine bakılmasını arzu eder; yeter ki, bu bakışı kendisi kontrol edebilsin. Ancak erkeğin razı olmayacağı tek bir şey vardır, o da kendi fotoğrafının çekilmesi, Rosina’nın kameranın arkasına geçmesi. Ancak erkeğin uyuya kaldığı bir anda Rosina onun fotoğrafını çeker, üstelik anadan doğma çırılçıplak bir halde. Kadın, yalnızca kendisine kendi kontrolü altında bakılmasını sağlamakla yetinmemiş, karşı tarafa bizzat kendisi bakmıştır, üstelik erkeğin kontrolünün dışında...