Bağımsız yerli sinemanın esas sorunu dağıtım mı, tanıtım mı?

Bu haftaki yazımda öncelikli olarak, haftanın vizyona yeni giren bir filminden değil, iki hafta önce vizyona girmiş ve o hafta bu köşede eleştirisini yazmış olduğum bir filmin o günden bugüne gişedeki performansından söz etmek istiyorum. Orta-üst gelir grubundan “beyaz yakalıların” iş yaşamı koşullarını eleştirel ve ana gövdesi itibariyle mizahi bir dille perdeye getiren yerli yapım Küçük Şeyler (*); bağımsız bir yerli yapım için çok küçük değil orta-ölçekli sayılabilecek bir dağıtımla ülke çapında toplam 100 salonda vizyona girmesine karşın ilk haftasında yalnızca 6,538 izleyici çekebilmiş ve bu düşük performansın ardından ikinci haftasında gösterildiği salon sayısı hemen beşe indirilmişti.

Ülkemizde “bağımsız” (**) yerli sinemanın makus talihinin sorumlusu olarak sinema sektörümüzdeki “dağıtım tekeli” gösterilir genellikle. Ancak en son Küçük Şeyler örneğinde de görülebileceği üzere bu filmlerin geniş izleyici kitleleriyle buluşamaması sorunu, salt bu noktadan kaynaklanmıyor. Dağıtım alanındaki sorunlar elbette çok önemli bir zorluk teşkil ediyor bağımsız sinemanın önünde ama bu engeli hasbelkader kısmen aşabilen filmlerin dahi arzu edilen izleyici sayılarına ulaşamaması söz konusu. Dolayısıyla sorunun nedenlerini kolaycı biçimde tek başına “dağıtım tekeline” indirgemeden başka bir düzleme de bakmak gerekli.

Kuşkusuz Küçük Şeyler özelinde ilk hafta seyirci sayısının nispeten yaygın dağıtıma karşın bu kadar düşük kalmasının (örneğin bu yıl yine orta-ölçekli dağıtım şansı bulan Sibel ve Kız Kardeşler ilk haftalarında sırasıyla 14,000 ve 18,000 izleyici çekebilmişlerdi ki bunlar da aslında arzu edilen düzeyde yüksek sayılar değil) ayrıca bu filme özel bazı sebepleri de olabilir, belki afişinin konvansiyonel, banal afiş tasarımlarından farklı olmak dürtüsüyle çubuğu ters tarafa fazla büküp “fazla” absürt oluşu ve/veya keza fragmanının yeterince cazip olmayışı gibi. Ayrıca 100 salon rakamı da, bu salonların çoğunda gün boyunca tüm seanslarda değil birkaç seansta programlanmış oluşu ışığında kısmen yanıltıcı. Ancak günde birkaç seans gösterim uygulaması, Küçük Şeyler'e özgü değil, çok daha az sayıda sinemada gösterilen filmler de genellikle gün boyu değil günde yalnızca birkaç seans gösteriliyor pek çok salonda.

Bu şerhleri düşmekle birlikte, orta-ölçekli vizyon olanağı yakalayan bağımsız yerli yapımların gişede beklenen performansı gösterememesinin önemli bir nedeninin (tek nedenin değil, hatta belki en belirleyici nedeninin değil ama göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir nedeninin) dağıtım düzlemindeki eşitsizliğin ötesinde tanıtım düzlemindeki eşitsizlik olduğunu düşünüyorum. Örneğin Hollywood’da bir filmin yapım bütçesinin genellikle takriben dörtte birine, hatta üçte birine denk bir bütçe tanıtıma ayrılırken bağımsız yerli filmlerde bu meblağ genellikle sıfıra yakın, şayet sıfır değilse. Dolayısıyla sorunun çözümü için bakılması gereken alanların içinde tanıtım adaletsizliğine de odaklanılmalı.
Bu arada Küçük Şeyler’in ilk hafta 100 salonda 6,538 izleyici çektikten sonra yalnızca altı salonda gösterildiği ikinci haftasında ise 3,086 kişi tarafından izlenmiş olması da çok manidar: Salon sayısı yüzde 90+ azaltılmasına karşın izleyici sayısı bu oranda değil yalnızca yarı yarıya azalmış! Dolayısıyla bağımsız sinemamız “umutsuz bir vaka” değil...

Hain

İtalyan sineması, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde 30-40 yıl boyunca dünya sineması içinde en önde gelen ulusal sinemalar arasında yer alıyordu. Ancak artık hem “sanat sineması”, hem de popüler sinema mecralarında İtalyan sinemasının esamesi geçmişe oranla çok az okunuyor. Nitekim ülkemizde de her yıl ancak birkaç İtalyan filmi vizyona girebiliyor. Bu haftanın en dikkate değer filmi ise İtalyan yapımı bir mafya filmi olan Hain (Il traditore).

Dünya prömiyerini bu yılki Cannes Film Festivali’nde yapmış olan Hain, ana akım sinemadan alışageldiğimiz mafya filmlerinden çok farklı, adeta “dramatize belgesel” sayılabilecek bir çalışma. 1980’lerde İtalya’da gündemin ön sıralarına oturmuş mafya yargılamalarını, bu yargılamaların gerçekleşebilmesini sağlamış bir mafya muhbirinin öyküsünü odağına alarak perdeye taşıyan Hain’in “bir özel ilgi alanı” filmi olduğu, yani esasen böylesi bir konuya ilgi duyabilecek izleyicilere hitap ettiği söylenebilir; filmde ne stilize aksiyon sahneleri, ne de sinemasal herhangi bir özel “atraksiyon” var ancak İtalya’da mafyanın iç yüzünü kavramak için mükemmel doneler sunuyor.

Bu bağlamda, mafyanın kültürel kodları açısından en önemli nosyonun “onur” olduğu belli oluyor retorik düzeyinde de kalsa ve/veya farklı içeriklerde alımlanıyor olsa da. 1970’lerde eroin ticaretine el atmadan önce daha ziyade sigara kaçakçılığı gibi düşük profilli faaliyetlerde bulunduğu dönemlerde İtalyan mafyasının İtalya’nın güneyindeki yoksul halk için önemli bir istihdam ve gelir kapısı işlevi gördüğünün, mafyanın sosyo-ekonomik tarihine ilişkin ciddi bir tez olduğu anlaşılıyor. Örneğin İtalyan popüler sineması bağlamındaki ama yine sıra dışı ve yer yer belgesel havası taşıyan (ve Napoli mafyasının desteğiyle çekimlerinin gerçekleştiği tevatür edilen!) bir mafya filmi olan Luca il contrabbandiere (Kaçakçı Luca; 1980) tam da bu dönüşüm dönemindeki çelişkiyi, eski kuşak mafyayı kendilerini eroin ticaretine yönlendirmeye zorlayan yeni unsurlara direnen, hatta onlara karşı savaşan “eski toprak” kahramanlar olarak yansıtan çok ilginç bir filmdir. Hain’in gerçek öyküsünün arka planında da bu dönüşümün yansımaları var. İtalyanca özgün adı Cosa Nostra olan Palermo merkezli mafya içindeki aileler arasında kanlı bir savaşın patlak vereceğini sezen Tommaso Buscetta adlı mafya elemanı, Brezilya’ya kaçar ama geride bıraktığı evlatları, şahsen mafyayla bağlantılı olmasalar da, rakip aile tarafından katledilir. Brezilya’da yakalanıp İtalya’ya iade edilen Buscetta mafyaya ilişkin bildiklerini paylaşmaya başlar ve mafyanın pek çok önde geleninin demir parmaklıklar ardına atılmasını sağlar. Ama bu esnada, mafya liderleri ve destekçileri tarafından “hain” suçlamasına  maruz kalacaktır. Buscetta ise bu sıfatı şiddetle reddetmektedir, ona göre esas hainler, mafyanın –Buscetta’nın anlatımına göre, kadınları ve çocukları hedef almayan, yoksullara kol kanat geren- başlangıçtaki “onurlu” duruşuna, eroin ticaretinin getirdiği muazzam rant uğruna her yolu mübah görerek ihanet eden dönemin mafya liderleridir! 

Hain’de eski kuşak mafyanın da son tahlilde sicilinde cinayetler dahi bulunan bir suç örgütü olduğunu Buscetta’nın yüzüne karşı söyleyerek onların romantize edilmesine karşı çıkan bir yargıcın bu sözleri, Buscetta’nın bakış açısını dengeleyen bir unsur olarak filmde yer alıyor. Yani Hain, Buscetta’nın bakış açısını izleyiciye benimsetmeyi amaçlayan bir filmden ziyade, onun kendi pozisyonunu nasıl rasyonelize ettiğini izleyiciye aktarmaya çalışan bir film olarak görülmeye özen göstermeye çalışıyor. Ancak izleyicinin empati odağına Buscetta’nın oturduğuna kuşku yok ve aslında bunda garipsenecek bir şey de yok: sonuçta Buscetta, mafyaya darbe indirilmesinde birincil derecede pay sahibi bir figür olarak tarihteki yerini almış durumda.

Hain’in en manidar yönü ise Buscetta mafyanın liderlerini hedef aldığı sürece sonuç alındığını ama mafyanın siyasi bağlantılarına da işaret etmeye başladığı noktadan itibaren “güvenirliğinin” sorgulanmaya başlandığını perdeye getirmesi!
 
(*) https://ilerihaber.org/yazar/kucuk-seyler-beyaz-yakalilari-odagina-alan-toplumsal-elestirel-bir-yerli-film-106905.html
(**) “Bağımsız” sinema kavramı kuşkusuz çok yönlü, tartışmalı ve biraz sorunlu bir kavram. Burada bu nitelemeyi yalın biçimde, majör yapımcıların finanse ettiği filmler dışındaki, düşük bütçeli filmler için kullanıyorum.