Baba figürünün özneliğini önce silen sonra tekrar kuran Ölümcül Sular



20-07-2019 00:04


Kaya Özkaracalar

1950’li yıllarda nükleer deneyler / kazalar sonucu devleşerek uygarlığa karşı taarruza geçen radyoaktif karıncalar ve benzeri canavarları perdeye getiren ve nükleer tehdidin popüler kültürdeki yansıması sayılması gereken filmleri bilim-kurgunun bir türü olarak hesaba katmazsak, hayvanlar alemi mensuplarının insanlara saldırısını konu alan filmlerin ilk kayda değer örneği, Daphne du Maurier’in bir öyküsünden uyarlanan Kuşlar’dır (The Birds, 1963). Alfred Hitchcock’un bu korku başyapıtı kendi döneminde zamanının ötesinde bir deneme olduğundan olsa gerek tekil bir örnek olarak kalmış ve bir furya yaratmamıştı. Hayvan saldırısı filmlerinin tetikleyicisi ise Jaws (1975) olacak, bu gişe rekortmeninin ardından birkaç yıl içinde hem başka köpekbalığı filmleri hem de ahtapotlardan timsahlara dek bilumum diğer deniz / tatlı su canlılarının ve ayılar, vahşi köpekler gibi kara hayvanlarının saldırılarını öyküleyen filmler birbiri ardına perdelere akın edecekti. Bu furya 1980’lerin başında istimini yitirse de Kara Göl’den (Lake Placid, 1999) beri özellikle timsah veya köpekbalığı saldırısı filmleri zaman zaman vizyona girmeyi sürdürüyor. Geçen hafta ABD’yle aynı anda bizde de gösterime giren timsah filmi Ölümcül Sular (Crawl) bunlardan biri ve türünün kalburüstü bir örneği.

‘Yeni Fransız Aşırılığı’ olarak adlandırılan şiddet dozu yüksek Fransız filmleri furyasının öncülerinden Haute tension’la (2003) adını duyurduktan sonra Hollywood’a transfer olan Alexandre Aja’nın yönetmen koltuğunda oturduğu Ölümcül Sular, Florida’da bir kasırga sırasında bir bodrumda mahsur kalan babasını kurtarmaya çalışan genç bir kadının, söz konusu bodrumu istila etmiş timsahlarla mücadelesini konu alıyor. Aja, Ölümcül Sular’da ağırlıklı olarak tek mekanda gerilim, heyecan ve dehşet duygusunu yüksek tutmayı kendinden bekleneceği üzere başarmış, özellikle karanlık sinema ortamında büyük perdede izlenmeyi hak eden bir çalışma ortaya koymuş.

Öte yandan Ölümcül Sular her ne kadar afişinde ve fragmanında yarattığı beklentileri yetkin biçimde tastamam karşılayarak türünün, yukarıda kaydettiğim üzere, kalburüstü bir örneği olsa da ayrıksı, aile-içi ilişkiler ve toplumsal cinsel kimlik ilişkileri açısından nispeten radikal bir popüler sinema ürünü olma fırsatının kaçırıldığı, hatta tepildiği bir film.

Yazımın en başında andığım bilim-kurgu çerçevesindeki benzeri filmleri dışarıda bırakarak, yalın biçimde kendi doğal yaşam alanları içinde veya kendi yaşam alanları ile insanların yaşam alanlarının kesiştiği alanlarda insanlarla hasbelkader karşı karşıya gelip insanlara saldıran vahşi hayvanları odağına alan filmlerin anlatılarını anlamlandırmak için, ‘canavar’ ile mücadele eden karakter(ler)in özelliklerine, ilişkilerine ve ‘canavar’ ile mücadele esnasında geçirdiği dönüşümlere bakmak gereklidir. Örneğin türün tetikleyicisi ve rol modeli Jaws’ta kasaba burjuvazisinin paragözlülüğünün teşhirine dair bir yan öykü bir yana, mesleği şerif olan ama başlangıçta klasik “kahraman şerif” tiplemesinin dışında, halim selim, ailesinin hayatında önemli bir yer tuttuğu, rutin sayılabilecek bir yaşam süren, yani geleneksel “erkek” niteliklerinden küçük kasaba yaşamı içinde bir ölçüde arınmış erkek başkarakterin, bir grup başka erkekle ekip oluşturarak kadim “avcı erkek” işlevini üstlenme süreci öykülenmektedir köpekbalığı üst-anlatısı içerisinde. (*).

Ölümcül Sular’da ise her şeyden önce başkarakter, genç bir kadın. Üstelik, aciz kalmış, ona muhtaç duruma düşmüş babasını kurtarma misyonunu üstleniyor. Böylece yalnızca geleneksel erkek-kadın toplumsal rolleri değil, ilginç biçimde geleneksel ebeveyn-evlat toplumsal rolleri dahi tersine çevrilmiş oluyor! Ancak ne yazık ki Ölümcül Sular’ın senaristleri bu potansiyeli takip etmek yerine bilahare törpülemeyi tercih etmişler çünkü filmin ortalarına doğru genç kadının babası, ona ne yapması gerektiğini söyleyen, onu cesaretlendiren bir rol üstlenmeye başlıyor. Sanki filmin bu geri vitesi bünyesine almak istememesinin dışavurumu gibi, filmin tek defosu da baba-kız arasında bu noktadan itibaren yaşanan diyalogların fazlaca Hollywood-vari biçimde çiğliği…

(*) Burada Michael Ryan ve Douglas Kellner’in Politik Kamera (Ayrıntı Y., 1997) başlıklı çalışmalarındaki, her bir noktada birebir katılmamakla birlikte ana eksenini değerli bulduğum Jaws analizinden (sf. 101 ve 105-111) yararlandığımı kaydetmeliyim.