Azatlık işinde durum ne?



01-10-2020 08:43


Nurettin Abacıoğlu

“Mağripten, maşrığa” ekseninde, Türkiye’nin hinterlandında, her gün yeni bir coğrafya ve cephede yeni çalkantılar serencamı sürüyor...

Öyle ya, neyin içinde olunduğunun farkında olmadan da gündemi anlamak giderek daha zorlaşıyor.

Kısaca, Azerbaycan-Ermenistan cephesindeki kördüğümü iyi anlamak gerekiyor…

Bu sefer olan ne?

Bir zamandır beklenen oldu ve Ermenistan, Azerbaycan arasında savaşın fitili tutuştu.

Yeni bir olay mı? Tarihsel olarak, Çarlık Rusya döneminden başlayan, Sovyetler döneminde kontrol altında tutulan ve Sovyetlerin dağılmasından sonra, yeniden bir hegemonya alanı içinde cerahat başı olarak irin saçmaya yüz tutan bir tarihsel zamana, tekrar gelinmiş oldu…

Yakın tarihte Azerbaycan’ın tanınması, bilinmesi, bu memleketin ahalisinin çoğunluğunca, ancak 26 Şubat 1992’deki Hocalı Katliamı ile gündem olmuştur…

Türkçeyi, Azerbaycan lehçesi ile konuşan, soydaş bir milletle, akrabalık ve kardeşlik bağlarının varlığı da Hocalı Katliamı'ndan sonra, daha çok anlaşılagelmiştir.

Türkiye tarafından bakıldığında, neredeyse Azerbaycan uzun yıllar, “orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” kavrayışının çok ötesinde anlaşılamazken, şimdilerde resmi ana şiar “bir millet, iki devlet” kavramıyla bitişmiş görünüyor…

Bütün bir tarihi özetlemeyeceğim. Onu geçip, son günlerden geriye doğru saralım ve kavranabilecek bir ölçek oluşturmaya çalışalım…

Orta Doğu ve Doğu Akdeniz havzasının derin ihtilafı… 

Coğrafi sınır perspektifinden bakıldığında, bu bölgede çözümsüzlüğün zirve yaptığı üç ana ihtilaf konusu bulunmaktadır.

İlki, kuşkusuz İsrail-Filistin sorunudur. Diğeri, Yunanistan ve Türkiye’nin taraf olduğu Kıbrıs sorunudur ve üçüncüsü de Ermenistan ve Azerbaycan’ın taraf olduğu Dağlık Karabağ sorunudur.

Irak ve Suriye’de yaşanılanlara da baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı’nın dağılması, halen bitmemiş görünüyor. Zira ihtilafların üçü de Osmanlı coğrafyasının içinde ve onun sahip olduğu büyük zenginliklerin paylaşımının bakiyesi olarak 21. yüzyılda devam ediyor.

Son sorun, esasen şimdi bağımsız bir ülke olan Azerbaycan’ın, kendi memleket toprakları içerisinde olan bir bölgenin, tarihi, siyasi ve jeostratejik nedenlerle Ermenistan tarafından işgal altında tutulma sorunudur.

Öyleyse sonda söylenecek söz olanı, baştan şerh düşmenin bir sakıncası yok. Azerbaycan şu sıra işgal altında olan vatan topraklarını kurtarmaya çalışıyor… Yani azatlık işi, esaretten, işgalden kurtarılacak topraklara işaret ediyor…

Dağlık Karabağ neresi?

Coğrafi olarak Dağlık Karabağ, Azerbaycan topraklarının içinde ve Karabağ olarak genel işgal bölgesinin içinde de yer alan en sarp ve dağlık bölgenin adı. Burada Ermenistan kontrolü altında olan bir yönetim var ve bu yönetim marifetiyle de Karabağ’ın hem yukarı denilen kuzeyi ile ve aşağı diye adlandırılan güneyindeki Azerbaycan kentleri, yerleşim yöreleri işgal altında tutuluyor.

Televizyonlardaki açık oturum programlarında sık sık gösterilen haritalarda açık kahverengiye boyanmış coğrafya Karabağ’ın bütününü, ortada koyu renkte ve bir dil biçiminde gösterilen yöre de Dağlık Karabağ’ı gösteriyor.

İşte bu bölgede, 27 Eylül Pazar günü savaşın başlamasıyla, Güney Kafkasya büyük bir krizin içine gömülmüş oldu…

Dağlık Karabağ sorununun tarihsel köklerinden günümüze…

Bu yörenin tarihi köklerinde, Rusya’nın varlığı iki döneme ayrılır. İlki Çarlık Rusyası’dır ve 19. yüzyılın başından beri bölgede hükümrandır. Bu dönem Hristiyan Ermeni toplumu ile Müslüman Azerilerin göreceli barış içinde yaşadıkları bir dönemdir. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve devamında, Osmanlı’nın bölgede, Rus Çarlığı'nın rakibi pozisyonunda bulunması, özellikle 1900’lerin başında, yöredeki her iki toplum arasındaki milliyetçi etnik sürtüşmeleri de kızıştırmış ve bölge kanlı olaylara sahne olmuştur.

Birinci savaş, Osmanlı’nın sonu olduğu gibi, aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın da Büyük Ekim Devrimi ile son bulmasına neden olmuştur. Sovyetler Birliği, 1920’li yıllarda, Dağlık Karabağ’ı, Azerbaycan Sovyeti içerisinde, Ermeni nüfus çoğunluğuna dayalı olarak özerk bir yönetim haline getirmiştir. Bu yönetim dönemi de Sovyetler’in dağılmasına kadar, görece bir barış içinde süregelmiştir. Hemen dağılmanın gerçekleştiği 1991 öncesinde, bölgede iki millet arasında var olan anlaşmazlıklar su üzerine çıkar duruma dönüşmüş ve özerk yönetim, önce Ermenistan’a bağlanma kararı almıştır. Ancak Sovyet sisteminin yıkılmasıyla beraber de Dağlık Karabağ’da, gerçeklik kazanmayan bir bağımsızlık ilan etme cihetini tercih etmiştir. Bu da bölgede, yıkıcı savaşların başlamasının ilk perdesini açmıştır.

Özerk yönetim döneminin en belirgin görüntüsü, bölgedeki Azeri nüfusunun sindirilmesi ve bölgeden sürülmesi olaylarıyla iç içe geçmiş olmasıdır. 1991 bağımsızlık referandumu, Ermenilerin onayı, Azerilerin ise bunu meşru saymamasıyla sonuçlanmıştır. 1991 Sovyet dağılmasının hemen öncesinde, Sovyet Anayasası'na göre bağımsızlık tanıma karar ve hakkı sadece 15 eski Sovyet Cumhuriyeti'ne verildiğinden, Azerbaycan bağımsız yeni bir devlet olarak ortaya çıkarken, özerk yönetim de Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde kaldığından, onların bağımsızlık ilanı uluslararası meşruiyet kazanamamış ve Bakü yönetimi de özerk bölge statüsünü sonlandırmıştır. İşte üç yıl süren savaşların başlangıcı da bu olmuştur.

Hocalı Katliamı, yegâne katliam olmamakla beraber, bu üç yıllık savaş döneminin en büyük insan kırımı olarak tarihe de geçmiştir. Dünya bu olayı “trajedi” diye nitelerken, Azerbaycan, Hocalı Katliamı'nı bir “soykırım” olarak anmaktadır. Ermenistan, bir Sovyet Cumhuriyeti olduğu dönemden itibaren, görece güçlendirdiği ordularının müdahalesi ile Azerbaycan’ın bağımsız bir Cumhuriyet olmasından sonra, özerkliği fesih edilmiş Karabağ coğrafyasını ve içindeki diğer Azeri kentlerini, işgal ederek ve de facto kendi statüsü altında tutarak, bir hükümranlık sürdüre gelmiştir.

1994'te ateşkes ilanıyla beraber, bölgeden büyük ölçüde göç ettirilen bir milyon kadar Azeri nüfusu yaşanan olayların büyüklüğünün de halen canlı kanıtıdır.

Dağlık Karabağ sorunu sırasında, dört Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı alınmıştır. Bunlar 822, 853, 874, 884 sayılı kararlar olup, tümü de Ermeni işgalinin kaldırılmasını isteyen ve yörenin Azerbaycan toprakları olduğunu teyit eden kararlardır.

BM’nin yanı sıra, 1994 ateşkesi öncesi bir tarih olan 1992’de, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) tarafından, Karabağ sorununa barışçıl bir çözüm bulmak amacıyla ve Minsk grubu adıyla bir kurul oluşturulmuştur. Minsk grubu, sorunun tarafı olan Ermenistan ve Azerbaycan’ın dışında bir dizi ülkeyi de içermektedir. Bunlar, Beyaz Rusya, Almanya, İtalya, Portekiz, Hollanda, İsveç, Finlandiya ve Türkiye’dir. Bu ülkeler, Minsk grubu için ABD, Rusya ve Fransa’dan oluşan üç eş başkan ülkeyi, konunun çözümü için bir konferanslar dizisi oluşturmak ve görüşmeleri başlatmak üzere de görevlendirmişlerdir. Bu eş başkan ülkeler, her iki taraf ülke ve konuyla ilgili diğer ülkelerle görüşme yaparak, üretilen çözümleri Minsk grubuna bildirmekle görevlendirilmiş olmalarına karşın, bugüne değin sorun büyük ölçüde suya yazılmış ve nihayetinde bugünlere gelinmiştir.

Üç eş başkan ülkenin pozisyonları son derece önemlidir. Zira bu üç ülke de Ermeni diasporasının en güçlü varlık bulduğu ülkelerdir. Rusya’da iki milyonu aşkın, ABD’de bir milyon altı yüz bin ve Fransa’da sekiz yüz bin zengin, güçlü ve bu ülkelerin sosyal ve politik hayatında rol oynayan bir nüfus bulunduğu iyi bilinmektedir. Dolayısıyla AGİT-Minsk grubunun işlevsiz kalması son derece anlaşılabilir bir husus olmaktadır.

2009 yılında, Ermenistan ve Azerbaycan arasında iki ciddi görüşme yapılmış olmasına karşın, toplantı süreçleri tıkanmış ve 94 ateşkesini bozan bazı sıcak çatışmalar, bugüne değin de sürdürülmüştür.

2009'a gelinme sürecinde, Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirme girişiminin de tarihsel arka planına bir cümle ile değinmek gerekmektedir.

Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin geçmişi, kuşkusuz Osmanlı döneminden bakiye, pek çok sorunlu konu başlığı içermektedir. 1915 tehciri, Osmanlı dönemine ait olmakla beraber, Türkiye Cumhuriyetine, özellikle diaspora tarafından bütün tarihi boyunca dayatılan bir “soykırım” suçlamasını kazandırmıştır.

Bu, diasporanın yaygın olduğu bütün dünya ülkelerinde, siyaseten bir Türkiye karşıtı cephe açılmasına uygun bir ortam yaratmıştır. Dolayısıyla, Minsk grubu ülkelerden birisi olan Türkiye, bir yandan Azerbaycan’ı destekliyor olmasına karşın, AKP iktidarının 2007’li yıllarında önce gizli görüşmeler şeklinde başlattığı, 2008 den sonra aleniyet kazanan Ermeni normalleşmesi siyasasının tercihlerine de neden olmuştur. 2009 görüşmelerine gelirken, Türkiye, Azerbaycan ilişkilerinde son derece soğuk politik ilişkilerin teşekkül ettiği de yakın tarih olarak iyi hatırlanmaktadır. Kürt açılımı gibi, Ermeni açılımı da sonra fiyasko ile sonlanmıştır.

Şu anda durum ne? 

Yazının başlarında, Dağlık Karabağ meselesini, Orta Doğu-Doğu Akdeniz coğrafyasının en ihtilaflı üç başlığından birisi olarak niteledim. Oysa bugüne değin, bölge açısından, dünyanın ilgisinden uzakta bir konu olarak da yerinde saydı durdu.

Durum tam anlamıyla şudur: Azerbaycan Cumhuriyeti'nin yüz ölçümü olarak, topraklarının yüzde yirmisini oluşturan Karabağ ve Dağlık Karabağ işgal altındadır. Bu işgal durumu Birleşmiş Milletler (BM) kararlarıyla teyit edilmiş ve yine BMGK kararlarına göre Ermenistan’dan işgal ettiği bu topraklardan çekilmesi talep edilmiştir.

Bakü ve Erivan yönetimlerinin görüşmesi sonucu, işaret ettiğim bu hususlara göre bir anlaşma sağlanabilmesi, ancak Erivan’ın bölgeden çekilmesini zorunlu kılacaktır. Kuşkusuz bu Ermenistan’ın işine gelmemektedir. Bakü yönetimi ise, barış görüşmelerinden yanadır. Verili uluslararası hukuka göre işin yegâne çözümünün, bu topraklardaki işgalinin sonlanması ile gerçekleşebileceğini Azerbaycan iyi bilmektedir.

Erivan, bugün Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan ve İran arasındaki bir bölgeye sıkışmış, denize çıkışı olmayan, ekonomik olarak Rusya desteği olmadığında, ayakta duracak takati olmayan bir ülke konumundadır. Yaklaşık üç milyon nüfusu ile hem iktisadi zorluklarla boğuşmakta ve hem de iç siyaset bakımından, Paşinyan hükümeti yönetiminde, sürekli bir istikrarsızlığın hüküm sürdüğü manzarasını taşımaktadır. Nüfus göçü bakımından, bir devlet olarak, en ağır kayıpların yaşandığı bir ülke manzarası da diğer görüntüleri arasındadır. Göç bakımından, net olmamakla beraber, 200-600 binlik bir Ermeni vatandaşının, Türkiye’ye geldiği açık olarak ifade edilmektedir. Bu yoksul insanlar, hem Türkiye’de kaçak yaşamakta ve çalışmakta ve hem de kazançlarını Ermenistan’da kalan yakınlarına göndermeye çabalamaktadır.

Azerbaycan on milyonluk nüfusu ile ve özellikle doğal gaz ve petrol yeni zengini bir ülke olma konumunda, hızla gelişmektedir. İşgal altında olan topraklarını da mutlaka geri alma isteğini uluslararası her platformda gündeme getirmektedir.

Geçen temmuzda, Ermenistan kuzeydeki sınır kenti olan Tovruz’a taciz ateşi açarak, Azerbaycan ile anlaşma yapabilmeyi zora sokan bir girişimde bulunmuştur.

Tovruz, Azerbaycan, Gürcistan sınırında son derece önemli bir kenttir. Zira Azerbaycan petrol ve doğalgaz rafineri ve taşıma boru hatlarının vanaları bu kentte bulunmaktadır. Bu rafineri çıkışı, üç boru hattı olarak Gürcistan ve Türkiye topraklarına devam etmektedir. Bakü-Supsa petrol boru hattı Gürcistan üzerinden Azeri petrolünü Karadeniz’e taşırken, Bakü, Tiflis, Ceyhan petrol boru hattı ve Güney Kafkasya gaz boru hattı Azerbaycan petrol ve doğalgazını, Türkiye üzerinden dünya dağıtımına sokmaktadır.

Zurnanın zırt dediği nokta ise tam da burasıdır. Zira bu, Rusya’yı yakından ilgilendirmektedir. Rusya’nın, dev bir ekonomi olmasına karşın, dünyaya pazarladığı temel iki ürünü bulunmaktadır. Bunlar, hidrokarbon ürünleri ve askeri silah platformlarıdır. Türkiye, Rus gazının dünyaya taşınmasında özel boru hatlarıyla ayrıca önemli bir rol oynarken, yıllık ihtiyacının yüzde kırk beşini Rusya’dan da sağlar vaziyettedir. Rus doğal gazına ilişkin, Gazprom’la anlaşması, 2021 yılı sonlarında bitecek olan Türkiye, dünya fiyatlarının üzerinde gaz ithalatı yaptığını da iyi bilmektedir. İşte Bakü’nün, Ankara ile ciddi bir ticaret ortağı olmasını, Rusya hem endişe ile izlemekte ve hem de bu fasıldan çeşitli çözüm arayışları içine de girmektedir. Temmuzda Ermenistan’ın Tovruz bölgesini topçu, roket ateşine tutulmasının bir anlamı, Rusya’nın bu konu ile ilgili hem Bakü ve hem de Ankara’ya taşeron bir ülke aracılığı ile bir bayrak gösterisi olarak yorumlanmıştır. Bunun hemen akabinde, Ermenistan’la beraber ortaklaşa yaptıkları askeri manevralarda yüz elli bin civarında askeri birliklerin hareketlendirilmesi ve uçak, tank gibi devasa sayıdaki platformlarla atışların yapılması, ayrıca Karadeniz filosunun gövde gösterisinin ardında, bölgesel hegemonya ve patronaj işaretlerini okumak daha kolaylaşabilmektedir.

Geçen pazara dönük, Ermenistan hareketliliğini değerlendirmek için, bir hatırlatma olarak İsrail’in Suriye Golan tepelerinde yaptığının göz önüne getirilmesi uygun olabilir. Temmuzdan sonra, Azerbaycan, Tovruz’dan ziyade, Dağlık Karabağ’daki işgali gündeme taşımış ve Azeri coğrafyasının bütünlüğünü öne sürmüştür. Durumun farkında olan Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Golan tepelerinde yaratılan de facto durumun bir benzerini Dağlık Karabağ’da yaratarak olası bir masaya gelişte, siyaseten pozisyon kazanmak istemiş olabilir. Fransız Macron’un çıkışlarına bakıldığında ve Ermenistan’a verdiği mesajların geri planı okunduğunda, bu krizin, çok yönlü bir Doğu Akdeniz işinin bir parçası olabileceği açıklık kazanmaktadır. Türkiye’nin içine çekileceği yeni bir cephenin Türkiye-Yunanistan istikşafi görüşmeleri öncesi, masada yeni bir koz oluşturma süreciyle eşleştirilmek istendiği düşünülebilir.

Azerbaycan, bu fırsatı şimdi değerlendirmektedir. Hem ekonomisi ve hem de ordusunun Türkiye vasıtasıyla inşasında hayli yol almış vaziyettedir. Kimsenin toprağında savaş etmemekte ve kendi topraklarındaki bir işgali kaldırma çabasının içinde görünmektedir.

Ermenistan açısından, sıkıntının bir başka boyutu da Paşinyan’a mesafeli olan bir Putin profilinin ortada bulunmasıdır. Kapağı NATO’ya atma girişimleri içinde olan Paşinyan yönetim tarzını, Putin benimsememektedir. ABD’yi burnunun içine sokacak bir Ermenistan, Putin’in tercihi değildir. Kuşkusuz İran üzerinden Ermenistan’ı bir taraftan askeri malzemeyle de desteklerken, son ayarı vermek üzere, pusuda bekleyen kurt misali, duruma şimdilik izleyerek vaziyet etmektedir.

Bölge aktörü olarak İran’ın, Azerbaycan yerine Ermenistan’ı desteklemesi de kimi çevrelerde yadırganmakla beraber, İran’ın aldığı pozisyon kendi çıkarıyla uyumludur. Birinci nokta, İran’daki çok yoğun Azeri nüfusunun varlığıdır. Bölgede güçlenen bir Azerbaycan’a, İran Azerilerinin ilgisi de bilinmekte olup, İran bu ilginin bir ayrılıkçı talebe dönüşmesinden çekinmektedir. Diğer yandan, İran tarafından, Türkiye-Azerbaycan yakınlaşmasının, İran’ın bölge hegemonyasındaki etkisini zayıflatıcı bir faktör olarak değerlendirdiği de kuvvetle muhtemeldir.

Türkiye, “Azerbaycan ne isterse, onu yerine getireceğini”, dünya kamuoyuna açıkça bildirmiş vaziyettedir. Ancak müdahil olmadığının da vurgusunu, her resmi beyanatta dile getirmektedir. Ne ki, Azerbaycan ordusunun eğitilmesinden, teçhizatlandırılmasına kadar, her desteği veren ve Azerbaycan’da üssü bulunan bir ülke konumuyla, başkaca bir hamle içine çekilmesi şimdilik söz konusu görülmemektedir. Türkiye’nin fiili bir müdahalesi, ancak Nahcivan’a doğrudan yapılacak bir Ermeni müdahalesiyle söz konusu olabilecektir. Bunu da aralarında pek çok konuda anlaşmazlık bulunmasına karşın, Rusya ve Türkiye, ortak bir kararla, bir biçimde müdahale ederek çözecek gibi görünmektedir.

Bir son nokta da ABD ile ilgili olsun…

Başkanlık seçimlerinde Trump ve Biden yarışıyorlar. İç siyasetin yoğunlaştığı bir gündem olduğundan, ABD şimdilik doğrudan ilgili görünmüyor. Buna karşın Biden, Türkiye’nin işe karıştırılmaması ile ilgili beyanat veriyor. Biden’ın çıkışı, doğrudan ABD’deki Ermeni diasporasının oylarına yönelik bir algı yaratma çabası olarak değerlendiriliyor.

Ancak, Azeri ordusu cephede başarılı iken, düne kadar Azerilerin derdini duymayan emperyalizm, hemen ayağa kalkmış vaziyette. BMGK, toplantıya çağrılmış durumda ve ateşkes isteniyor. Duyulmayan sözcük ise, bugüne değin, aynı güvenlik konseyinin, işgalin sonlandırılmasına ilişkin kendi kararlarının, neden takipçisi ve uygulayıcısı olmadığıdır.

Bu uzun yazıyı okuyan çıkarsa, görebildiğim perspektifi özetlemeye çalışmış olduğumu, vurgulamak isterim.

Son söz, şu olsun:

Dünyada yeni bir paylaşım düzeninin kurulmasına doğru hızlı bir gidişat var. Son söz için henüz erken. Ne ki, irili ufaklı bütün aktörler masa başı için ellerini güçlendirecek en kuvvetli pozisyonu kolluyorlar. İnsanlığın barış ve esenliği için bir sonuç çıkar mı? Yoksa dünya, adı konmamış bir üçüncü paylaşım savaşına tepe taklak düşer mi? 

Sonuç; hepsini bekleyip, göreceğiz.    

nuriabaci@gmail.com