Asi



09-09-2014 08:57


Ölümünün birinci yılında Ahmet Atakan’ın anısına,

öfkeyle ve umutla...

 

Kapıyı hızla kapattı. Geç kaldığını hissetti. Onu içten içe kemiren bu gecikme hissi, son zamanlarda iyiden iyiye artmıştı.

Koşuşturma içerisinde yaşamaya alışkındı. Ancak, üç aydır sık sık düşüncelere dalmaya başlamıştı.

Ali İsmail, Abdocan, Mehmet, Medeni, Ethem... İsimler ve anılar bir an olsun aklından çıkmıyordu.

Özellikle anılar... Üç ay öncesine kadar çoğunun ismini bile bilmediği bu insanlarla geçirilmemiş günleri, yaşanmamış anıları birer olanak gibi çoğalıyordu.

Şiir okuma hevesi yeni yeni başlamıştı. Öğrendiği her şiir yeni bir anıya kaynaklık ediyordu. 

Ali İsmail'in Eskişehir'deki ilk günü nasıldı?

Bu yeni kentin caddelerinde yürümeye alışması ne kadar sürmüştü... Porsuk'a çıkan sokaklardan geçerken hangi hayalleri kurmuştu?

Porsuk'u görmedim ama Ali İsmail mutlaka karşılaştırmıştır Asi'yle.

O da okudu mu acaba Heraklit'in ırmaklarını?

Genç adamlar, şehirler, yıldızlı geceler ve ırmaklar...

Her şey değişip akmada...

Ali İsmail de hayranlıkla hayal etti mi Porsuk ve Asi'nin buluştuğu denizleri?

O denizlerin, o ırmakların köklerine yürümek vardı.

Abdocan'la bir sabah vakti buluştuk diyelim... Kaç günde varırdık Asi'nin doğduğu yere?

Vardığımızda arkadaştan aparttığım dizeleri satardım Abdocan'a: "ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak/ artık ırmak mı ne denir/ işte devrim/ ona benzer bir akışın hızına denir"

Oradan dönünce ilk iş, Ethem'i de alıp Mehmet'in yanına gitmeli. Okulu bıraktığı gün, tam mahalleye girerken karşılamalı.

Ne denir ki böyle durumlarda? Sen bırak Ethem konuşur.

Ama ne der? Bilmiyorum konuşur işte. Konuşmazsa bile bir şekilde anlaşır. Duruşu yeter. Adama baksan dersin ki Anadolu Anadolu olduğundan beri orada.

Ya biz varmadan gelirse Mehmet? Çocuklar var. Onlar karşılar.

Yan yana getirmeli sevdiğimiz adları. İkili, üçlü kaçlı olursa. Hep üçlü getirmişiz biz: Deniz, Yusuf, Hüseyin; Mahir, Hüseyin, Ulaş...

Ethem ve Mehmet'in yanına mı yazmalı Medeni'yi?

Hem Ethem de Mehmet de inanmazlar zorbalara.

Ben mi? Antakya'da inandık mı Muş'tan Tatvan'a giderken iş değişsin.

Güller? Güllere inanabilirim.

Gezi Parkı'nda çok vardır herhalde. Varsa hangi mevsimde açarlar? Gerçi ben hiç gitmedim. Onlar gittiler mi?

Bir gün hep birlikte gezmeli. Hem Berkin de uyanır o zamana.

Sırayla sırtımıza alırız önce. Salıncak varsa salıncakta sallamak lazım. Orada olmayacak da nerede olacak. Koskoca park...

Bizim memlekette adettir. Çocuklar uyurken sevilir. Biz de Berkin'i o yüzden mi sevdik? Güzel diye sevdik, uyansın diye... Peki ya diğerleri? Çocuksan güzel olunuyor da gençsen olunmuyor mu? Güzeller tabi... Başka nerede bulacaksın Ali İsmail, Abdocan gibisini.  Mehmet, Ethem ve Medeni'yi öldüler diye mi sevdik şimdi. Böyle tanıdık. Tamam... ama yaşadılar diye sevdik. Böyle güzel insanlar, bizimle birlikte, bu bereketli topraklarda...

****

Mahallede toplanma başlamıştı.

Sloganlar Armutlu'nun dar sokaklarında yankılanıyordu. Yükselen seslere polis barikatının arkasından gelen gürültüler eşlik ediyordu.

İçlerinden biri "Adaşın nerede?" dedi.

"Buralardadır. Gelir birazdan."

Sokağı kaplayan gaz bulutu konuşmalarını kesti. Bir yandan geri gitmemeye bir yandan nefes almaya çalışıyordu. Kendisini iki yana sıralanan apartmanlardan birinin önünde buldu.

Kendini topladığında etrafında olan biteni anlamaya çalıştı. Adaşı karşıdaki apartmanın girişine yönelmişti.

Göz göze geldiler.

Durdu, kafasını kaldırdı, yıldızlara baktı...

"Elbet bir bildiği vardır Ahmet'in!"

ve en yakınındaki apartmanın merdivenlerini hızla çıkmaya başladı. 

**

ikili, diyordu bir ses, ikili olsun; ikişer ikişer yan yana getirdik sevdiğimiz adları: Ali İsmail ile Abdocan’ı, Ethem ile Berkin’i, Medeni ile Mehmet’i, ODTÜ ve Gezi’yi, Tuzluçayır ile Armutlu’yu, Antakya ile Lazkiye’yi, Porsuk ve Asi’yi, Deniz ile Mahir’i, Ahmet ile Atakan’ı...