Anlaşılmaz olan mutlaka 'derin' mi sayılmalı?



07-07-2020 00:17


Metin Çulhaoğlu

Yerli ya da yabancı; şu fildişi kulelerde yaşadıkları söylenen, ne dedikleri pek anlaşılmayan entelektüellerin ve akademisyenlerin önemsiz olduklarını düşünebiliriz. Öyle ya, böylelerinin söylediklerini kim dinleyecek ve anlayacak ki?

Biz böyle düşünebiliriz; ama bizim gibi düşünmeyenlerin çıkabileceğini de hesaba katmak gerekir. Üstelik bu tür aydınlara özel önem verenler hiç akla gelmedik kesimlerden de çıkabilir: Örneğin ABD’nin Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) gibi…

Çok yeni olaylar denemez; ama biz yeni öğrendik.  

***

Sorbonne’dan Gabriel Rockhill’in dilimize “Sartre’a karşı Foucault: Fransa’da radikal solun CIA destekli tasfiyesi” başlığıyla çevrilen yazısı ilk kez 28 Şubat 2017 tarihinde yayınlanmış (çeviren İlker Kocael, https://medyascope.tv/2019/08/14/sartrea-karsi-foucault-fransada-radikal-solun-cia-destekli-tasfiyesi-yeni/)

Rockhill’in yazısını özetleyelim:

CIA Fransa’da solun entelektüel alandaki egemenliğinden rahatsız oluyor… CIA ajanları, Michel Foucault, Jacques Lacan ve Roland Barthes gibi isimleri mercek altına alıyor… Ardından, zamanında solculuk yapıp sonra Marksizm’e açıkça karşı çıkan isimler (Bernard-Henri Lévy, André Glucksmann ve Jean-François Revel) özellikle parlatılıyor… Ancak, radikal düşüncenin etkisi bu gibi isimlerle kırılamayınca Marksizm’e “onlar kadar karşı olmayan” başka isimler öne çıkarılıyor… Bu isimlerin radikal yanları törpülenmiş “eleştirel değerlendirmelerinin” etkili olacağı düşünülüyor… Örneğin Foucault  “18. yüzyıl Aydınlanması ve Devrim çağından kalma rasyonalist toplumsal teorinin kanlı sonuçlarını” hatırlatan yeni sağ düşünürleri övünce pek bir kıymete biniyor…  Sonuçta, Foucault ve Derrida gibi ünlülerin eserleri, “sosyalist, Marksist ya da anarşist literatürde yer alan eleştirilerin fersah fersah ötesinde derinlik ve incelik taşıyan” bir eleştiri sayılıyor…

Yanlış anlaşılmasın: CIA ajanları, nelerin “derinlik ve incelik taşıyacağını” Fransa’nın bu sıkı düşünürlerine dikte etmiyor elbette (!).  Yeter ki Aydınlanmayı, radikal siyaset ve dönüşüm fikrini, bu arada Marksizm’i eleştiren, en azından bu başlıklarda kuşku yaratabilecek şeyler söylensin… Yeter ki eleştirinin ardından alternatif olarak da ya hiçbir şey söylenmesin ya da söylenen şeylerden pek bir şey anlaşılmasın…

Yeter ki bunlar olsun; bunların tanıtılmasını, parlatılmasını, övülmesini, belirli çevrelerde kabullenilmesini, vb. CIA kendi kanalları ve imkânlarıyla sağlayacaktır…

***

Az önce adı geçen derin düşünürler arasında Jacques Derrida da vardı…

2004 yılında yaşamını yitiren Derrida’nın gene yeni öğrendiğimiz “olayı” ise başka…

1992 yılında Cambridge Üniversitesi’nin Derrida’ya fahri unvan vermesi gündeme geliyor. Bunun üzerine Derrida’ya unvan verilmesine karşı çıkan bir grup felsefeci bir bildiri kaleme alıyor. Bu bildiriyi de Taner Beyter dilimize çevirmiş (https://onculanalitikfelsefe.com/cambride-universitesinin-jacques-derridaya-fahri-unvan-vermesine-karsi-ortak-bildiri-taner-beyter/)

Bildiriyi kaleme alanların Derrida’ya ilişkin “kuşkularını” ya da “itirazlarını” özetleyelim:  Netlik ve titizlik standartlarını karşılamama… Kelime oyunlarına aşırı merak… Anlaşılmaya meydana okuma… Tutarlı görünen iddiaların ise yanlış ya da saçma olması…

Bildirinin bam teli ise Derrida hakkında olumlu düşünenlerle ilgili şu tespit olsa gerek: “Birçoğu M. Derrida hakkında olumlu düşünüp, bu derinlik ve yorumlama güçlüğünün aslında içinde derin ve ince düşünceleri saklıyor olması gerektiğinde ısrar etmektedir.”

Böylece, anlaşılmazlığı “derinlik ve incelikle” ilişkilendirilme merakı bir kez daha karşımıza çıkmış oluyor.

***

Derinlikli ve incelikli olanın anlaşılmaz, anlaşılmaz olanınsa derinlikli ve incelikli olması bir kural mıdır?

Böyle düşünmeyenler de var. Örneğin:

“(…) bazı sosyolog, siyaset bilimci, ekonomist ya da tarihçilerin şifreli bir dille yazılmış önemli yapıtlarını okumak bana zahmetli geliyor. Kapalılık, derinliğin vazgeçilmez bir bedeli değildir. Kapalılık ve sıkıcılığı bazen, bilginin seçkinlerin tekelindeki bir ayrıcalık olduğunu doğrulaması yüzünden, kurulu düzeni korumakla suçluyorum.”  (Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, çevirenler: Atilla Tokatlı-Roza Hakmen, Alan Yalınları 1983, s.257).

***

Yıllar önce John Holloway’le ilgili bir yazı nedeniyle Türkiye’de bu kadar çok olduklarını hiç tahmin etmediğimiz Holloway’cilerin “linçine” maruz kalmıştık. Oysa o yazıda sadece bir akademisyenin gözlemlerini aktarmıştık. 

Bakalım “Fransız ekolü” Holloway’ciler kadar duyarlı ve sadık çıkacak mı?

Öylelerse, öfkelerini bizden önce Gabriel Rockhill’e, Derrida karşıtı bildiriyi kaleme alan felsefecilere ve Galeano’ya yöneltsinler…