Animasyon izleyince küçülen büyükler!



21-06-2015 08:27


Bu hafta vizyona giren Inside Out / Ters Yüz nedeniyle biraz animasyonların pek de açılmayan kapısını aralayalım istedim. Disney ve Pixar ortak yapımı olan animasyon Up / Yukarı Bak filminde de imza atan Pete Docter imzası taşıyor. Malum Pixar şirketi büyüklerin de ilgi göstereceği, konusuyla, karakterleri ve çizim tekniğiyle büyükler dünyasını da çekmeye çalışıyor sularına ama nafile! Burnundan kıl aldırmaz büyükler animasyon izleyince küçülüp ufalıp çocuk olacaklarını zannediyorlar sanırım. Sinemalarda bir animasyon gösteriliyorsa hep çocuklara eşlik etmek için gelen büyükleri görüyoruz. Göğsünü gere gere ben animasyon izlemeye gelen b,r büyük görmedim henüz. Varsa kendisin beli etsin!

Animasyonlara şu yönleriyle bayılıyorum. Öncelikle çok çevreciler, karakterleri çok doğal, sempatik ve insani özelliklerden uzak. Yani insanların elinden çıkmasına rağmen insanlara bu kadar uzak olmaları onların avantajı. Mesaj kaygısı var ama gözümüzü oya oya değil, alttan alta sanki ayaklarımızın üstünden ılık sular geçermiş gibi. Böyle olunca animasyon izlerken inanılmaz rahatlıyorsunuz ve dünyanın dışında bir yerlere dolanıyorsunuz. Hani kafayı dağıtmak için komedi izliyoruz diyorsunuz ya büyükler. Animasyon izlerken hem kafayı dağıtıyor hem de ağzı dolusu gülüyorsunuz. Çünkü karakterler sempatik. Ters Yüz’e gelecek olursak insanın duygularını kişiselleştirerek harika bir animasyona imza atıyorlar. Yani bizi oluşturan neşe, üzüntü, öfke, korku ve tiksinti arasında mekik dokuyan film filmin kahramanı küçük Riley’in duyguları aslında. Animasyonda o kadar güzel bir hayal gücü ve güçle patlayan espriler var ki, her duygunun bizim için ifade gücünü tekrardan gözden geçiriyoruz adeta. Neşe ön planda, bizim hayata karşı gardımızı düşürmemek için çabalarken üzüntünün de duygularımıza olgunluk katmak ve bazı kararları alırken bize destek olmak için olması gerektiğini savunuyor. Yani çok bizden yana bakıyor bu animasyon, duygularımızın arkasındaki o karmaşık işleyişi öyle güzel ve tırkır tıkır dokuyor ki, içeri girip soyut kavramlar geçidinde, kızarmış patates dünyasında deli gibi gülüp eğlenmek istiyorsunuz. Her şeyiyle mükemmel olan bu animasyona bir büyük olarak adım atın derim. Korkmayın küçülmüyorsunuz! Dublajlı izleyecekler için özellikle Üzgün’ü seslendren Gupse Özay’ın vurgularına bayılacaksınız. Diğer seslendirmenler de çok başarılı. Yani kendinizi bir ters yüz yapıp bu animasyona düz gidin derim.

Kuzu’cum…

Altın Portakal’ı potesto edip gitmediğimiz için portakalın galibi Kuzu’yu izlemek de bugünlere nasip oldu. İzledim ve her şeye rağmen beğendim duygusunun dışında beğendim elbet. Kutluğ Ataman’ı Ataman yapan Kuzu film olmadığı için, kendisinin diğer işleriyle de fazlasıyla haşır neşir olduğumuz için siyasi çarkını çok anlayamadık açıkçası. Kendisi yurtdışında yaşadığı için yurtiçi siyaset duygusundan uzak kalmış olabilir mi? Ulusalcılara diş bileyip AKP’nin kucağına atılmak çok yönlü bir sanatçı için ne kadar doğru gibi bir sürü soru sorulabilir! Bir de filmini az izleyen olur diye sanatsal ibaresini özellikle kullanmayın diyor. İyi de baba iki tane gülmece unsuru kattın diye film sanatsal olmaktan çıktı mı? Ya da taşra film çektin diye taşralı mı sandın filmini? Bir de SİYAD en iyi film seçti diye ürkmüş. Çünkü sanatsal sanılırmış da izlenmez diye. Hadi benim izlediğim sinemadan, salondan kaynaklandı diyelim ama tek başıma izledim filmi maalesef! Siyad’ın sanatsal ruhu çoktan bulaşmış o zaman filme. Neyse bunlar Kuzu’yu sevmemek için neden olamaz bizim için, ortada bir film var tüm objektifliğiyle değerlendirmek lazım. Filmi bir yere kadar, hadi ortası diyelim. Oraya kadar bir hayli sevdim ama babanın ya da filme yansıtılan erkek temsilinin şehri mi diyelim, şehre gelen şarkıcı kadını mı diyelim. Tam olarak neyi keşfettiğini de anlayamıyoruz, aileden bir kopuş var diyelim. O koptu ben de birazcık koptum filmde. Yoksa bütün köyün kuzu diye sevdiği, ablası Vicdan’ın onun kurbanlık koyun olarak inandırdığı ve bir süre sonra da kendisini kuzu sanan Mert’in dramı çok iyi. Annenin çözümsüz kalan ve yürekleri ağza getiren o anının da filmin çekirdeği olduğunu düşünüyorum. Sanki o an için çekilmiş duygusu uyandırıyor ki, izlediğiniz diğer anların etkisini biraz yok ediyor. Yani ben de öyle oldu. Çocuk oyuncular çok iyi, filmin konusu da başarılı. Ama sonunda bir hayli çözümsüz kalmış Ataman. Gayt naif, politikadan uzak, değişik bir taşra algısı yaratmış. İşte bu zaten!

Yazlık sinema olmalı şimdi her yer!

Yaz gelince yazlık sinema da gelmeli şehre. Otel havuz başlarını saymıyorum tabii. Mahalle aralarında, tahta sandalyeli, gazozlu çekirdekli kurulanından olmalı. Evet hayal ediyorum, şehre sinema gelse bile öyle olmaz artık. Sanki gelmez de artık! Gezi’yle birlikte parkları keşfeden yurdu insanının bir kısmıyla birlikte yazlık sinemaların temelini de atmak lazım en kısa zamanda! Film artık her yerde, her ortamda izleniyor ama yaz gelince çoluklu çocuklu şöyle nostaljiye uzanmak da güzel olsa gerek! Belki biraz titrer ve kendimize geliriz.