Anılar güzeldir



19-07-2020 00:05


İzge Günal

“Bütün anılar güzeldir. Anılardaki bütün insanlar güzeldir. Anı haline gelince her şey güzeldir” demişti Oktay Akbal. Ben de en az birkaç yazımda “herkes anılarını yazmalı” dediğimi anımsıyorum. Bunu derken sadece önemli olaylara tanık olanları değil, kelimenin tam anlamıyla herkesi kastediyordum. Çiğdem Kağıtçıbaşı annesine anılarını yazmasını önerdiğinde, onun önce şaşırdığını, “ama tanınmış kimselerin anıları olur” diye itiraz ettiğini ama sonunda yazdığını söyler ve bence ortaya çok güzel bir kitap çıkar1, çünkü herkesin anlatılacak bir öyküsü vardır.

Anıların, en keyifli okuma deneyimlerim arasında olduğunu söylemeliyim. Tam olarak nereye oturtacağımı da bilemem; kimi zaman bir roman, bir öykü tadındayken, kimi zaman kendimi ciddi bir teorik yapıtı okurken bulurum. Sadece anılardaki bu gelgitlerden değil, asıl sevme nedenim içerdikleri olağanüstü öznelliktendir. Attila İlhan’ın deyişiyle “Anıları okuyan insanların uyanık olması lazım yani anıda ne söyleniyorsa onu yüzde yüz gerçek diye almaması lazım. O dönemi biraz düşünmesi veya o dönem hakkında biraz bilgi edinmesi yararlı olur.” Elbette anı yazarı nasıl baktığı yerden yazarsa, okur da istediği yönden okuyabilir2. Dedim ya, anıların zaten en keyifli yanı da böyle öznel olmalarıdır.

Sanırım anılardaki öznelliğin bir nedeni kişinin kendisiyken, diğeri de zamanın anılar üzerindeki aşındırıcı, daha doğru bir deyişle değiştirici etkisi olsa gerek. Böyle bakıldığında tam olarak anı sayılamayacak kitaplar da var. Örneğin, Nurettin Bilici’nin 1980-1990 yıllarını anlatan Belçika’da Bir Doktora Öğrencisi kitabının önsözünde “anı kitabı” olduğu söylense de kitabı okudukça o dönemde tutulan günlükler olduğu anlaşılıyor. Günlükler, doğal olarak, yaşanılanı anlatırken, anılar yaşanmışlıklar üzerine kuruludur. Demek istediğim, zamanın etkisi olmuyor günlüklerde. Bu dediğim kitabın değerini azaltır mı? Elbette hayır, ama başka bir tür olur; bunu unutmamak gerek.

(Belçika’da Bir Doktora Öğrencisi. Nurettin Bilici. Savaş Yay., 2016. Etiket fiyatı 19 TL.)

CHP genel başkan yardımcılarından Yıldırım Kaya’nın 2018-2019 yılları arasında “yaşadıklarımı anlattığım” kitap dediği Hazirandan Hazirana da bir anı kitabı değil bence; aslında yaşadıklarını da anlatmıyor. Kaya, kuşkusuz; aktif, çalışkan bir politikacı. Kitabında özelikle seçim dönemlerinde yaptığı konuşmaları bir araya getirip, önlerine kısa açıklamalar koymuş. Dönem hakkında bilgi vermekle, kimi ayrıntıların unutulmasını önlemekle önemli bir işlevi yerine getiriyor ama biz Kaya’nın anılarını okumuş olmuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse; ben, Hazirandan Hazirana da bir miktar da olsa olayların, özelikle CHP içindeki perde arkasıyla ilgili bir şeyler okumak istiyordum. Olmadı. Artık, Kaya’nın gerçek anlamda anılarını yazmasını bekleyeceğim. Ne kadar sürer bilmem.

(Hazirandan Hazirana. Yıldırım Kaya. Kalkedon Yay., 2019. Etiket fiyatı 35 TL.)

Bunları söylüyorum ama bu anıları yazarken günlüklerden, notlardan, konuşma metinlerinden, gazete yazılarından yararlanılmayacak anlamına gelmiyor; zamanın etkisini yok etmeden, yani dozunu kaçırmadan böyle kaynaklar kullanılabilir. Eski bakan, öğretim üyesi, özel sektör üst düzey yöneticisi Prof. Dr. Baran Tuncer’in Aklımda Kalanlar; Ankara Eczacılar Odası eski başkanı, akademisyen, Türkiye’nin en önemli entelektüellerinden Aydın Çubukçu’nun ağabeyi Akın Çubukçu’nun Hacettepe Eczacılık Nerede?; Cumhurbaşkanlığı Halkla İlişkiler eski başkanı, Anadolu Ajansı eski genel müdürü Ekrem Ergin Karaismailoğlu’nun Sivri Kayalar Üzerinde Çıplak Ayakla Dolaşmak ve Prof. Dr. Demir İnan’ın Şu Bizim Beytepe kitapları bu şekilde hazırlanmış ve “anı kitabı” kavramının gerekliliklerini yerine getirmiş gibi geldi bana.

(Aklımda Kalanlar. Baran Tuncer, Tarihçi Kitabevi Yay., 2013. Etiket fiyatı 27 TL. )

(Hacettepe Eczacılık Nerede? Akın Çubukçu, Berfin Yay., 2017. Etiket fiyatı 30 TL.)

(Sivri Kayalar Üzerinde Çıplak Ayakla Dolaşmak. Ekrem Ergin Karaismailoğlu. Ümit Yay., 2006. Baskısı yok, sahaflarda 4-26 TL arası.)

(Şu Bizim Beytepe. Demir İnan.2006. Sahaflarda 28-45 TL arası.)

Sanırım yazarlarının saydığım özellikleri bile anılarını okunası hale getiriyor ama yine de 1960’dan 1997’ye kimi tanıklıklardan örnekler vereyim diyorum, yorumsuz:

1960, 29 Nisan. Menderes iktidarı. Ankara SBF polis ve asker ablukasındadır. “Önce havaya sıkılan silah sesleri duyuldu. Arkasından Fakülte binası hedef alındı. Askerlerin ateş açmasından yararlanan polis ön kapıdan binaya giriyordu. O sırada ben bazı arkadaşlarla birlikte binanın ön cephesine bakan odalardan birinde camın önündeydim. Silah seslerini duyunca kendimizi yere atarak siper aldık. Birkaç kurşun biraz önce bizim dışarı baktığımız camı delerek içeri girdi. Ayakta kalmaya devam etseydik, herhangi birimizin vurulması işten bile değildi… Birinci katın koridoruna kadar gelen polis içeride de ateş açıyordu” (Tuncer, s.100).

1960. “İktidarın SBF’ye karşı duyduğu rahatsızlık öyle bir hale gelmişti ki, Fakültenin okula çevrilip Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanması ve Konya’ya nakledilmesi bile konuşulmuştu” (Tuncer, s.102).

1967. Özel Yüksek Okul (eczacılık) Müdürü “Bunlar gece bölüm öğrencileri Akıncığım, gündüz çalışıp gece okuyan insanlar. Dünyanın parasını ödüyorlar buraya… Bunları böyle çatır çatır sınıfta bırakırsak bizi çiğ çiğ yerler… Alın sınav kağıtlarını, yeniden okuyun, başarı oranını yükseltin” (Çubukçu, s.54).

1971. Üniversite eğitimini İtalya’da yapan, sonradan önemli bir bilim insanı ve Türkiye’nin önde gelen aydınlarından olacak, 1978’de faşistlerce katledilen Bedrettin Cömert DTCF İtalyan Filolojisi Bölümü’ne asistan olarak alınmaz (Çubukçu, 240).

1971. “Poliste işkence görebilir, emniyetin üst katından atlayarak intihar ettirilebilir veya kafasını nezarethanenin duvarlarına vura vura kendisini öldürebilir, yani başına olmadık işler gelebilirdi.” (Çubukçu, s.108).

1974. “Mühendislik Fakültesi Sekreteri, elinde üçgen bir değnek ile gezerek Beytepe’de su kuyusu açacak yer arıyordu” (İnan, s.4).

1974. Gümrük ve Tekel Bakanı’yken düzenlenen bir basın toplantısına “basının gösterdiği yoğun ilgiden hoşlanmış ve etkilenmiştim. Demek ki Tekel’in yaptığı işler basını yakından ilgilendiriyordu. Toplantı bitip odadan çıktığımda dışarıda bir masanın önünde gazete muhabirlerinin sıraya girmiş olduğu gözüme çarptı. Sırasıyla herkese içinde bir karton sigara ile birkaç içki şişesi olan paketler veriliyordu…Böylece basın toplantılarının niçin büyük ilgi gördüğünü (!) de öğrenmiş oldum” (Tuncer, s. 250)

1980, Ekim. Darbeden sonra. “Bir asker geldi ve öğretim üyelerinin bahçede toplanacağını söyledi. O gün akşamüstüne değin saatlerce orada öyle durup bekleştik. Akşamüstü serinlik çıktı ve bazılarımız üşümeye başladı. Yapılacak bir şey yoktu; odalarımıza ya da evlerimize gidemiyorduk. Askerler çevremizde çember oluşturmuşlardı. Sonra birden azat edildik. Ne olmuştu da azat edilmiştik diye kimsenin düşündüğünü sanmıyorum, çünkü öyle sıkılmıştık ki azat edilince çocuklar gibi bir anda dağılıvermiştik” (İnan, s.26).

1980. “12 Eylül’den sonra paşaların üniversiteye gelecekleri söylentisi çıktı. Yalnız, paşaların bıyıklı sakallı öğretim üyeleri istemedikleri ve bıyıkların sakalların kesilmesi gerektiği söyleniyordu… Bir kısım öğretim üyesi kesti diye anımsıyorum” (İnan, s.27).

1986. Turgut Özal, Erdal İnönü için ara seçimler öncesi, “Bizde boyu uzun olanın aklı kısa olur” demişti. Ertesi gün şöyle söyler: “Çok düşündüm, şimdi sayın İnönü bana ‘Onun boyu bücür, fitne fücur’ dese olur muydu? Kendisinden özür diliyorum” (Karaismailoğlu, s.83).

1986. 1971 Ziraat Bankası soygunu failleri hapisten çıktıktan sonra, Banka soygun parasını geri ister. Banka avukatı şöyle der: “Biz sizi soyguncu olarak görmüyoruz, sen bir müşteri olarak bankaya gelmişsin, diğer arkadaşlarını da kefil göstererek bir kredi çekmişsin ve ödememişsin. Şimdi biz senden bu krediyi geri istiyoruz, mesele bu. Şimdi nasıl ödeyeceksin onu konuşalım…” (Çubukçu, s.126).

1991, 6 Kasım. Başbakan Mesut Yılmaz, “seçim yenilgisine yol açan nedenleri ANAP’ın 12 Eylül ürünü olması ve iktidarları döneminde yolsuzluk ve haksız kazanç sağlandığı yolundaki iddialar olduğunu sıraladı” (Karaismailoğlu, s.145).

1995. Devlet Bakanı Işılay Saygın Özel Kalem’e seslenir: “’O karı kılıklı adamı bağlayın’. Üç beş saniye sonra, sekreterlerden biri kafasını çekingen tavırlar içinde kapıdan uzatarak Bakan’a – çevresinde karı kılıklı adam bolluğuna dikkati çeken- bir soru yöneltti: ‘Hangisini efendim?’” (Karaismailoğlu, s.239).

1997. Anadolu Ajansı Genel Müdürü iken üst düzey bir MİT yetkilisi ziyaret ederek, “bazı mensuplarına Anadolu Ajansı muhabiri kimliği kazandırmak istediklerini, söyler. Karaismailoğlu’nun yanıtı şöyle olur: ‘Görevim bana MİT ya da başka herhangi bir örgüt tarafından yürütülen gizli istihbarat hizmetlerine katkı yapmak misyonu yüklemiyor. Çok mecbur kalmadıkça üstüme vazife olmayan işlere karışma gibi bir huyum da yoktur’” ve istemi reddeder. (Karaismailoğlu, s.265). Yorumsuz dedim ama söylemeden duramayacağım, sanırım bu yanıtı şimdi verse MİT Yasası’na muhalefetten Barış Pehlivanoğlu’nun yanına cezaevine yollanırdı.

Neyse, dikkatinizi çekmiştir; son alıntı ve Özal’ın özür dilemesi dışında hiçbir şey değişmemiş gibi. Şimdi derseniz ki, bunu anlamak için bunca kitabı okumaya değer mi?

Bu soruyu yanıtlamıyorum, siz de sanırım sormadınız.

-----------------------------------------------------------------------------     

1 Kağıtçıbaşı Ç. Lülâ ve Ben. Doğan Kitap, 2015.

2 Günal İ. Her bilim insanı anılarını yazmalı. soL gazete 17.11.2014