"Marksist kimlik" ve bir öneri



19-04-2016 09:10


Metin Çulhaoğlu

Devrimcilik, sosyalistlik, komünistlik ve Marksistlik…

Her zaman, her konuda olmasa bile kimi durumlarda bunlardan herhangi biri diğerlerinin yerine kullanılabilir.

Akla gelebilecek çeşitli örtüşmelere ve ayrışmalara girmeden belirli konuya odaklanacağız. Konu, tekil kişiler açısından bu kimliklerin edinilmesi söz konusu olduğunda ortaya çıkan, bizce önemli bir farklılıkla ilgili. Yazma gereği duymamızın nedeni de, genç kuşaklar arasında Marksizm’e özel ilgi duyanlara bir öneride bulunmak.

İnsanlar, devrimci, sosyalist ve komünist kimlikleri, her durumda ve koşulda güncellikten hiç kopmayarak ve kolektif süreçlerde edinirler. Sürecin “bireyden” başlayan bir yanı elbette vardır; ama yerleşik bir kimliğin edinilmesi, bu kimliğin “kemale ermesi” mutlaka bir kolektiviteyi gerektirir.

Peki, aynı şey “Marksist kimlik” için de geçerli sayılamaz mı?

Burada “varsayılmış” bir kimlikten değil, bir ilgi alanı olarak Marksizm’de belirli ölçülerde “derinleşilmesinden”, Marksizm’in bir düşünce sistemi olarak az çok içselleştirilmesinden söz ediyoruz. Kolektiflerin devrimci, sosyalist ve komünist kimlikleri, o kolektiflerin her üyesini “taşıyabilir”. Başka bir deyişle, bu kimliklere sahip kolektifler, üyelerinden aldıkları kadarını, hatta daha fazlasını üyelerine verirler.

“Marksist kimlik” ise böyle değildir.

Edinilmesi için, herhangi bir kolektif tarafından aktarılabilecek olanın daha ötesinde ilgi, motivasyon ve çalışma gerekir.

Şimdi, diyoruz ki belirli bir aidiyet dolayısıyla “varsayılmış” Marksist kimliğin ötesine geçmek isteyenler, diğer kimlikler söz konusu olduğunda hiç kopulmaması gereken güncelliğe bir ölçüde ve bir noktaya kadar “mesafe koymak” ve bireyler bazında “özelleşmenin” Marksizm’in ediniminde belirli bir meşruiyet taşıdığını kabul etmek durumundadırlar.

***

Marksizm dâhil hiçbir düşünce sistemi, gerçek yaşamı, yaşanan süreçleri, güncelliğin barındırdığı çeşitliliği ve karmaşayı hemen ilk ağızda kapsayıp açıklayamaz. Ancak, “sistem” dediğimiz şeyin bir de “yöntemi” varsa, sistemi yöntemiyle, yöntemi de sistemiyle birlikte düşünebiliyorsak, kolaylaştırıcı bir adım atmış sayılırız.

Bu ilk adımın, “soyuttan somuta doğru” atılması gerekir…

“Hadi atalım” diyorsak, elimizde iki anahtar vardır: Sınıflar mücadelesi ve kapitalist birikim süreçlerinin belirli bir dönemdeki özgül biçimi/modeli…

Bir adım daha atalım ve belirli bir ülkeyi, diyelim Türkiye’yi, henüz verili güncelliğiyle değil kendi tarihsel gelişim sürecinin ana hatlarıyla sınıflar mücadelesi ve birikim süreçlerinin çizdiği çerçeveye oturtalım, böyle anlamlandıralım.

Soyuttan somuta belirli bir mesafe almış ve ülke özelinde bir başka anahtar kavramın karşılığı olan olguya ulaşmış oluyoruz: (Türkiye özelinde) toplumsal formasyon…    

Daha sonraki adımlarda bu kez güncelliğe bakıp önümüzdeki somut olguları, süreçleri, siyaset, ideoloji ve kültür gibi alanlarda yaşanan gelişmeleri ilk adımlarda elde ettiğimiz çerçeveye vurup test edelim…

İddia ediyoruz: Sınıf mücadeleleri, birikim süreçleri ve toplumsal formasyon çerçevesine dâhil edilemeyecek, bu çerçevenin dışına taşan, çerçeveyle hiç bağdaşmayan tek bir güncel süreç, olgu, durum, vb. bulamayacağız…      

***

Hepsi bu kadar mı?

“Soyuttan somuta” tamam da, “somuttan soyuta” giden bir yol yok mu?

Kuşkusuz vardır ve “Marksist yöntem” diyorsak ikisinin birlikte kullanılmasından oluştuğunu söyleyebiliriz.

Ancaaak…

Ancak, önce ilkiyle, soyuttan somuta doğru bir kurguyla başlamak gerekir; bu kurgu olmadan açıklama, anlamlandırma, ilişkilendirme derdine düşeceğimiz her güncel durum bizi ya baştan sona soru işaretleriyle dolu bir belirsizlikler (ve çaresizlikler) alanına ya da ülkeyi sadece ve sadece kendine benzetebilen “biriciklik” teorilerine taşıyacaktır.

O halde, somuttan soyuta giderken elimizde olan her güncel ve özel durum, “yukarılara” taşındığında bir duvarla karşılaşsın, bu duvarı yıkamasın, kenarından dolanamasın, üzerinden atlayamasın. “Duvar” benzetmesi dogmatizmi, gerçekleri zorla kendine uyduran, uyduramadıklarını da görmezden gelen yapay bir seti çağrıştırmasın; öyle bir duvar olsun ki oraya kadar taşıdığımız her gerçeklik, her olgu için sahiden “bak buraya tam oturuyor” diyebilelim.

Eğer böyleyse, duvarın örülmesi öncelik taşımaktadır; zaman aralığı koyma açısından değil, düşünsel süreçlerde başlanması gereken yer olarak…

Duvar ne kadar iyi örülmüşse o kadar fazla olguyu kendine çekecek, anlamlandırıp bir yer bulacaktır.

Duvarın iyi örülmesi ise hem düşünsel süreçlerde verili güncelliğe belirli bir mesafe konulmasını hem de başka alanlardan farklı olarak “bireysel girişimleri” gerektirmektedir.