Amok Koşucusu



28-02-2021 01:28


Levent Turhan Gümüş

Stefan Zweig, aynı adlı eserinde, kendisi de bir Amok koşucusuna dönüşmüş olan roman kahramanı aracılığıyla “Amok”u şu şekilde tarif eder:

“... ... Amok nedir, bilir misiniz? Deliliktir. Kitap gibi konuşalım: Bir cins insan kuduzudur; duygusuz, öldürücü bir monomani krizi... (Amok) koşarken salyalar akar ağzından, deliler gibi bağırır ama koşar, durmadan koşar, sağını solunu görmeden, durmadan, bağıra bağıra koşar, elinde kanlı hançeri...” (1)

Adını koyalım, adını koymayı kolaylaştıracak bir cümleyle başlayalım:

Devlet ve hükümet biçimi olarak Faşizm adıyla kayda geçmiş bilindik rejimlerde siyasal süreçler nasıl geliştiyse ülkemizdeki siyasal sürecin seyri de öyle olacaktır; öyle olmaktadır.

Hitler ve Duce bir lider profili olarak, Naziler ve Kara gömleklilerse liderin vücut bulmuş, çoğaltılmış numuneleri olarak birer Amok koşucusudur.

Süreç şu şekilde işler; işlemektedir:

“Temsil yetkisi” sahibi özne her ne yapıyor ise devleti ve milleti adına yaptığını önsellikle kabul etmiştir; bu kabul, kişiyi ilk elde kişi-iktidar özdeşleşmesine, devamında kişi-devlet özdeşleşmesine, sonrasında yüceltilen devlet üzerinden “ben”in yüceltilmesine ve nihayetinde her yaptığı doğru olan bir “mutlak ben” saplantısına götürür.

İktidarla özdeşleşmiş “makam sahibi”, her türlü yanlıştan münezzeh olduğu kanısıyla hareket ettiği için ne yaptığı işi ve aldığı kararları sorgular ne de sorgulanmasına izin verir. “İktidar mensubu” apoleti üzerinden devletle irtibatlanan her “yetkili”, en küçük memurundan en yüksek rütbelisine kadar, devlet adına hareket etmekte beis görmez. Ahlâk da dâhil olmak üzere her türlü yanlış ya da kusur başkalarındadır; ötekine ait bir bozulmuşluk hâlidir. Suç da suçlu da aslında bellidir ama muktedir bunu örtmek için yalanlar söylemekte zerre tereddüt etmez; suçu ve kabahati en yüksek sesle, hasım addettiğine, düşman olarak nitelediği öznelere yükleyerek kendisini temize çıkarır. Bu hâl öylesine tehlikeli ve kendi çeperini yiyip bitiren bir girdaptır ki içine çekildiği durumun yol açtığı telaş, uygulanan şiddetin daha da artmasına, artan şiddet sarmalı girdabın daha da derinleşmesine yol açar. “Düşman” hep oradadır. Bertaraf edilmesi, sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesi gerekenlerdir. Ve sonunda; uygulama dozunu bu alt edilmesi gerekenlerin “çokluk” niteliği üzerinden kurgulamak zorunda olan dizginsiz şiddet, siyasi muktediri açık ve görünür bir güç zehirlenmesi içinde kendinden geçmiş, bilinçsizlik hâlinde denetimini yitirmiş bir Amok koşucusuna dönüştürür.

Amok koşucusu bir yerde durmaz, duramaz; ya bitap düşüp çöker kalır ya da bir şekilde durdurulur.

Yukarıda andığımız faşizmler de içinde olmak üzere insanlık tarihi Amok’a dönüşmüş tiranların, diktatörlerin dramatik yazgısına tanıklıklarla doludur.

Bu zorbaların ortak özelliği, bir tür sarhoşluk ve kendini bilmezlik hâli içinde “bu kadar da olmaz artık” dedirten acımasız, gaddar uygulamaların altına imza atmış olmalarıdır.

Ve yine hepsini belirleyen bir diğer ortak özellik, “muktedir” oldukları dönemde yargılanmaktan tamamıyla azade olmaları, yaptıklarını doğal, yapılması gereken bir iş olarak görmeleridir.

Bu ülkede, yaşadığımız bu topraklarda özellikle 2015 Haziran seçimlerini takip eden süreçte, “en kötü oldu, daha başka ne olabilir ki” kanısını her defasında yanlışlayan, öngörülebilirliğin çok ötesine geçen sayısız kötülük gerçekleşti. “Rıza üretmek” için; siyasal zorun en kanlı, en dehşet verici biçimlerinden biri olan bombalı katliamlar birbiri ardına devreye sokuldu. Kitlesel pasifikasyon yöntemlerinin en özel, en alçakça biçimleri “demokrasi için” oy devşirmek adına meşru gösterilebildi.

Oyunun kurallarının oyun oynanırken değiştirildiği, gerçeklerin iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip büküldüğü, kutuplaştırma siyaseti güdülerek bütün kötülüklerin üstünün örtüldüğü bir süreç yaşandı. Şu an içinden geçtiğimiz günler de benzer özellikler içeriyor. Hiçbir şey nizâmi değil.

Adlandırma önemlidir.

“Bir tek söz (bir telefon numarası, bir adres ya da bir insan adı) elde etmek için insanlara edilen işkenceleri düşünürseniz,” der Sartre, “Yazarın Sorumluluğu” adlı denemesinde, “Bir şeyi adlandırmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir şeyi değiştirmek olduğunu görürsünüz. (... ...) Adlanan şey masumluğunu kaybeder. Dil, bir bakıma masumlukları ortadan kaldırır. Dil araçsızlığı kaldırır ve insanı sorumlulukları ile karşı karşıya koyar. “Zenciler eziliyor” demedikçe, zencilerin ezilmesi bir şey demek değildir. O ana kadar kimse bu durumun farkında değildir, belki zencilerin kendileri bile. Bir tek sözdür buna bir anlam kazandıran.” (2)

Geçtiğimiz günlerde Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun meclis kürsüsüne taşıdığı gerçeklik durumu ile dilin kurmuş olduğu ilişki bu bağlamda ele alınabilir.

Hak ihlalleri konusundaki duyarlılığı ve insan hakları alanındaki mücadelesiyle öne çıkan Gergerlioğlu, “adını koyarak” verili bir gerçeği değiştirmiştir. “Çıplak arama vardır” diyerek ve bunu kadınların, üstelik mütedeyyin kadınların maruz kaldığı muamele üzerinden dile getirerek “kadın ve mahremiyet” bağlamının algılardaki değişkenliğini deşifre etmiştir. İktidarın çıkarları söz konusu olduğunda “masumiyet”in nasıl ayaklar altına alınabildiğini görünür kılmıştır. Ve üstelik bunu, yeni sistemde hiçbir muhalif etki yaratmaması öngörülen meclis kürsüsü üzerinden söz alarak yapmıştır. Açıktır ki Gergerlioğlu’nun milletvekilliği “çıplak arama vardır” dediği, “türban” üzerinden kurulan “masumiyet hegemonyası”nı yerle yeksan ettiği için düşürülmek istenmektedir.

Çıplak arama deşifrasyonu ve başarısız Gara operasyonu sonrası iktidar, bildiğini okumaya devam ediyor. Düşman odaklı siyasetin içerdiği bütün “kod sözcükler” iktidar sözcüleri tarafından birbiri ardına kürsülerden boca ediliyor. Parmak sallanıyor, belâ okunuyor; tehdidin, hakaretin bini bir para.

O zaman biz de adını koyalım:

Türkiye, Amok koşucusuna dönüşmüş bir ittifak tarafından yönetiliyor. Söz konusu ittifak, iktidarı kaybetmemek için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir karaktere sahip. Türkçü İslamcı. İçte siyasal zoru giderek artan bir yoğunlukta uygulamaktan çekinmiyor. Dışta yayılmacı bir siyaset izliyor. Parlamenter sistem yıkıldı ama yerine geçirilmek istenen, adına “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen kerameti kendinden menkul ucube sistem kurulamadı. Hukuk, adalet herkes için geçerli olmaktan çoktan çıktı. Kuralsızlık, öngörülemezlik hâli, içinden geçtiğimiz salgın süreci de dâhil olmak üzere gündelik hayatın bütün alanlarında hâkim. Derin bir toplumsal kaygı ve gelecek belirsizliğinin yaratmış olduğu güvensizlik hâli artarak yaygınlaşıyor.

Tam bir yıkım, çöküş dönemi.

Futbol terminolojisine iktibas ederek söylemek gerekirse “defans hâli” içinde kalınarak, “içe kapanarak” bu topyekûn saldırı alt edilemez.

Futbolun basit bir oyun olduğu, sonuca giden yolun bloklar arasındaki uyumda saklı olduğu söylenir.

Uyarlanabilir:

Rejimin “düşman” addettiği kesimler / bloklar arasındaki mesafenin ortadan kaldırılmasıyla işe başlanabilir.

Oyunun herkes için geçerli, tüm muhalif kesimler tarafından kabul gören bir kurallar bütünü üzerinden yeniden kurgulanması ise sonranın işidir.


DİPNOTLAR

1. Stefan Zweig, Amok, Çev. Tahsin Yücel, Varlık Yayınları, 1954, s.34. (Monomani: Kişinin bir fikir, şüphe, kanı ya da amacın esiri hâline geldiği ve ondan başka bir şey düşünemez olduğu, bu durumun giderek bir sanrıya dönüştüğü, aşırı ve abartılı ruh hâli, zihinsel bir hastalık.)

2. Jean Paul Sartre, Denemeler, Çev. Sabahattin Eyuboğlu - Vedat Günyol, Say Yayınları, s.22, 23.

.