Amerika’nın bumerangı: İslam (I)



20-09-2014 11:23


Deniz Hakan

Sosyalistler, zamanında sıklıkla dile getirilen, “Sovyetler’de rüzgar esse, Türkiye’de solcular nezle olur” sözüne aşinadır. Dozu tartışılabilir, ama bir hastalığa işaret ediyor ve şimdi belki, tersinden bir hastalığımız var; Ortadoğu’da ne olsa, her boyutuyla “Amerika’nın işi” biliyoruz. Ortadoğu’yu bugünkü kan gölüne çevirenin Amerika olduğunu söylemeye gerek bile yok; ancak bu her gelişmenin Amerika’nın kontrolünde olduğu anlamına gelmiyor. Amerika Ortadoğu’da pek çok alanda “kontrolü” elden kaçıralı çok oldu ve şimdi bir büyük atılımla yeniden kazanmaya çalışıyor. Amerika’ya kazanmadığı zaferler atfetmekse, herhalde bizlere düşmüyor.

Rus subayların fıkrası

Geçtiğimiz günlerde El Cezire’de yayınlanan bir makalede, Rus yetkililer arasında bir fıkranın yaygınlaştığı haber veriliyordu. “Yankiler IŞİD’le nasıl başa çıkacak?”, soru bu, ve cevabı “Bir IŞİD 2 yaratacaklar. Daha büyük ve daha iyi silahlanmış bir IŞİD... İlk IŞİD’in karşısına çıkacak”. Elbette, ikinci soru kaçınılmaz oluyor: “Peki, bu ikinci IŞİD, ilkinde olduğu gibi, Amerikan çıkarlarına karşı hareket etmeye başlayınca ne olacak?” Cevap ve “punch line”, “fıkranın yumruğu”, gelmekte gecikmiyor: “Ne yapacaklar, tabii, 3. IŞİD’i kuracaklar”. Bir kısırdöngüye ve gelinen noktada, sürdürülemezliğe işaret ediyor. Bugün Amerika’nın ve genel olarak Batı dünyasının karşı karşıya kaldığı durum, işte tam da bu. Elbette Ortadoğu ve dünya açısından sonuçlarına bakıldığında, Amerika’nın çaresizliğine bile kimse gülemiyor; yüzbinlerce insan öldü, kelleler kesilmeye devam ediyor ve Ortadoğu halkları, sınırlarının kanla bulandığı topraklarda ölüm kalım savaşı veriyor.

Bilanço

“Amerika’nın işi” ve kontrolünde değil. Büyük Ortadoğu Projesi, nihayetinde, İsrail’i genişletme projesiydi. Bunu söylerken, illa İsrail’in somut sınırlarının genişletilmesinden bahsetmiyoruz. Ancak, Amerika’nın ekonomik ve siyasal hegemonyası altındaki bir Ortadoğu, ABD ve İsrail’in karakolları olarak işlev görecek uydu devletçiklerin oluşturulduğu, İsrail’in “barış içinde” serpilebileceği bir Ortadoğu’dur, biliyoruz.

Amerika ve İsrail için işlerin hiç de iyi gitmediğini de biliyoruz. İsrail’i genişletme projesi fena halde çatırdıyor; Amerika’nın 2003’te müdahale ettiği Irak, Maliki yönetimi altında, İran’a yakınlaştı; ciddi çabalar sonucunda yerine getirilen Abadi de, eninde sonunda, İran’ın onayıyla geldi ve Amerika Maliki’den hâlâ kurtulabilmiş değil. “İnecek, 3 haftaya inecek, ya inecek ya inecek” diye bağırdıkları Esad, inmediği gibi tekrar başkan seçildi. Amerika’nın kırmızı çizgileri dünyada alay konusu olurken, Rusya-İran-Çin-Suriye cephesi yeniden iki kutuplu dünyayı tartışmaya açtı. Beslediği çetelerle bu cepheyi yarmada güçsüz kalan Amerika, kendisi için gittikçe bir bataklığa dönüşen bölgeden, İsrail’in tüm ısrarlarına ve provokasyonlarına karşın, çekilirken, Amerikan think-tanklerinin radikal İslam’ı diline doladığını, Amerika’da tüm çekilme yanlılarının “Rejimi değiştiremedikçe hem biz yara üstüne yara alıyoruz, hem de yapıp ettiklerimizle radikal İslam’ı fazla yükseltiyoruz, geri adım zamanı” yollu bağırdığını herkes unutmuş görünüyor. Şimdi o “radikal İslam” Musul’da ve Golan’da; hakimiyet alanı kontrol altında tutulamıyor ve karşısına çıkarılan peşmergeleri ilk karşılaşmada perişan edişi daha bir süre hafızalardan silinmeyecek. Amerika, Amerikancı İslam Baharı olarak tasarladığı Arap Baharı’nda İslam Kışı yaşıyor.

Çöken projeler, eriyen sınırlar

İslam Kışı ve son suretiyle IŞİD, Amerika’nın Suriye’ye vurmak için basına verdiği kesik kelle resimleriyle bir kılıf mı, artık yalnızca Amerika’nın rakiplerini değil, Amerika’nın çıkarlarını ve müttefiklerini tehdit edecek noktaya ulaşmış bir bumerang mı; son Ortadoğu çıkarmasında Amerika açısından ilk büyük yenilginin, kendisi için Arap Baharı’nın temelini oluşturan Müslüman Kardeşler projesinin çöküşü olduğunu söyleyebiliriz. Mısır ordusu, eninde sonunda, Mursi karşısında halkın yanında yer aldı ve ne kadar “Amerikancı” olursa olsun Sisi, Amerika’nın Müslüman Kardeşler’inin ipliğini pazara çıkardı. Ardından patlayan Gezi, kendisi için hiç de “ılımlı” olmayan İslamcı rejime Türkiye’nin yıllardır görmediği boyutlarda bir başkaldırı olarak, Amerika için ciddi bir uyarı fişeği oldu. Amerika’nın Arap Baharı süresince Katar’la işbirliğinden pek rahatsız olan Suudi Arabistan’ın, Müslüman Kardeşler’in bıraktığı boşluğu hem derinleştirmeye hem de kendi desteklediği cihatçılarla doldurmaya koşması uzun sürmedi. Ancak sonuçta geldiği nokta, bu açıdan Katar’dan çok farklı değil; Riyad şimdi beslediği cihatçıların avlanabilmesi için Washington’a bağlılık yemini ediyor. Amerikancı olmaları için yetiştirilen İslamcılar birer birer Amerika’nın hedeflerine dönüşüyor.

Kullan-at bataklığı

Arap Baharı’ndan çok önce, Sovyetler Birliği ve Baas’a karşı İslamizasyon projesine sarılan Amerika için “kullan-at İslamcılar’ın” yeni olmadığını biliyoruz; ancak bugün Amerika’nın, senelerdir sürdürdüğü savaşta, Irak’ın fiili olarak bölünmesinin yanında yegane önemli “başarılarından” Barzanistan ile İsrail, kendilerini bir “düşman Araplar” ve radikal İslam havuzunda bulmuş durumdalar. Amerika cephesi bunu, istese de istemese de, ciddiye almak zorunda ve aldığını görüyoruz.

Elde ne var

Evet, Amerika ve özellikle İsrail hâlâ, çeşitli renklerde ve boylarda, ılımlı radikalleri ya da radikal ılımlıları destekliyor. İsrail, Amerikan ordusunu bölgeye çekme umudundan hiç vazgeçmedi; Libya’da Amerikan elçiliğine yapılan El Kaide saldırısından, Guta’da kimyasal kullanılmasına pek çok provokasyonda parmağı olduğuna inanılıyor; kurulduğundan bu yana fevri ve tehlikeli çıkışlara, oldu-bittiler’e dayanıyor. Son iki yıldır İsrail’in en azından ordu isteğine olumlu yanıt vermeye gücü yetmeyen Amerika’nın ise, İsrail’le birlikte kazdığı kuyunun içinde alternatifi kalmadı; şimdilik ellerinde, Avrupa destekli hava taarruzu dışında, canalıcı önemdeki karada gene ne kadarsa o kadar hür çeteler toplamı, gücü ne kadarsa o kadar bir Sünni koalisyonu ve bir de hızla toparlamaya çalıştıkları Kürtler var.

Amerika’da bugün en fazla tartışılan konuların başında, destekledikleri ÖSO’nun dahi ne denli güvenilir olduğu tartışması geliyor. Esad, IŞİD’e kellesini kestiği Amerikan gazeteciyi teslim edenin ÖSO olduğunu hatırlatıyor; bir gün ÖSO’nun IŞİD ile ateşkes imzaladığı haberini okuyoruz, iki gün sonra “imzalandı ama ateşkes bir günlük” deniyor; ertesi gün ÖSO “Esad’ı hedef ilan etmedikçe ÖSO Amerikan koalisyonuna katılmayacak” haberi geliyor, patlayan her haberin bir düzeltmesi var, “o kısım katılmayacak da bu kısım katılacak”; düzeltilemeyen, ÖSO’ya duyulan pek haklı güvensizliktir.

Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz toplamın alternatifi, halihazırda Esad’la işbirliğinden geçiyor; Amerikan basınında giderek daha çok dillendirildiğini not etmek gerekiyor. Bu yönde yazı ve raporların, Carnegie Endowment’tan, Al Monitor’a pek çok önemli adreste, hatta Obama yönetimine yakınlığıyla bilinen New York Times’da çıkabilmesi ise ayrıca dikkat çekici. Elbette, bu seçeneğin dillendirilmesi bile Amerika’nın Ortadoğu politikasında ne büyük bir yenilgi yaşadığını gözler önüne seriyor. İsrail, Alman ve Suriye basınında Amerika’nın IŞİD’e karşı Suriye yönetimine dolaylı istihbarat sağladığına yönelik haberler yer alsa da, Amerika’nın bu aşamada Esad’la açık işbirliği yolunu seçmesi pek zor.

Çağımızın Dr. Frankenstein’ı Amerika, bu kez öncelikli olarak, kendi yarattığı canavar IŞİD için Ortadoğu’ya dönerken bu büyük yenilgiden de dönüş yollarını arayacak mı, kuşkusuz arayacak. Bu kadarını söylüyor da. Başarabilirse, adları ne olursa olsun yeni bir Irak ordusu ve hatta yeni bir Suriye ordusu kurma peşinde olduğu sır değil. Bu yolda Suriye ordusunu da vurur mu, yanıtı çok zor değil: Güç bulursa. Henüz güç dengesi, Amerika’nın bunu yapmasına izin verir görünmüyor.

Karşı cephe

Amerika Cenevre toplantılarında Rusya’yı yumuşatamayınca, İran’a havuç ve Rusya’ya sopa yolunu seçti. Reagan döneminde bir yandan Polonya ve Afganistan üzerinden, bir yandan da ambargolar yoluyla Sovyetler Birliği’ni sıkıştırma çabalarını anımsatacak şekilde, hem Ukrayna’dan sıkıştırıyor, hem Batı’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalışıyor, hem de bir kez daha gücü yettiği oranda ambargolara başvuruyor. Henüz, Rusya’yı da İran’ı da ittifaktan koparabilmekten uzak. Bu cepheyi kıramadığı gibi, Suriye konusunda yeni müttefiki de yok. Rusya ve Fransa koalisyona katıldılar; ancak Rusya Esad yanlısı tavrından geri adım atmıyor; Fransa ise desteklerinin yalnızca Irak için geçerli olduğunu açıkladı.

Uzun savaş

Amerika, elinin, ihtiyaç duyduğu kadar güçlü olmadığının farkında; uçaklarını, danışmanlarını ve CIA’i sürebiliyor, ancak kara kuvvetlerini Ortadoğu’ya süremiyor. Öte yandan müdahaleyi daha fazla erteleyebilecek durumda da değil. Müdahaleyi bekletmenin bedeli büyük: ya IŞİD ilerleyecek ya Esad ve İran; muhtemelen ikisi birden. Bu nedenle karşımıza, şimdilik üç yıllık, muhtemelen çok daha uzun sürecek bir savaş planıyla çıkıyor; zaman içinde ittifakını güçlendirebileceğini umuyor ve Ortadoğu’daki iddiasını sürdürüyor.

Amerika’nın bu seferki Ortadoğu çıkarmasının farkını görmek istemeyenlerin başında Erdoğan geliyor. Amerika’nın “bumerangın döndüğü” kabulünün Erdoğan için ne anlama geldiği konusu ise bir sonraki yazıya kalıyor.