Alkışlara karşı



05-03-2021 00:35


Akın Olgun

Sırp yazar ve şair Danilo Kiš “Milliyetçilerin hiçbir evrensel değeri, estetiği ya da ahlakı yoktur” der ve bu tespitin yakın karşılığını, AKP’nin 19 yıllık iktidar pratiğinde görmek mümkün. Ülkenin getirildiği yer, âdeta bu tespitin bir sembolü niteliğinde. Kafanızı nereye çevirseniz, onunla yüzleşiyor, onunla muhatap oluyorsunuz.

Sağcısı, muhafazakarı, islamcısı, ulusalcısı ve hatta kendisini “Sol” olarak tanımlayan kimi çevrelerin, milliyetçiliği bir iç “değer” olarak yaşatması, evrensel değerlere olan düşmanlıkları, estetiğe duydukları kaba nefretleri ve ahlaksızlığa geçirdikleri pragmatizmleri bir “milli mutabakat” olarak, özellikle Türkiye siyasetinin zorlamalı dönemlerinde karşımıza çıkıyor. Bu elbette tesadüf değil.

“Yerli” statükoyu koruyup, kollayan, onunla uzlaşarak korunaklı alanını işaretleyen ve nihayetinde onun tüm şekilsizliğini, “devlet”, “beka”, “bayrak”, “ezan”, “bölünmez bütünlük”, “emperyalizm” diyerek, üst üste giyinenler, siyasetin de belirleyicisi olarak, tüm topluma “makbul” etiketiyle kendilerini takdim ediyorlar.

Devletten, “noter” tasdikli milliyetçilik onayı almayan hiçbir siyasete yaşam hakkı tanınmayışının, en önemli sebeplerinden biridir bu. Siyaset alanının hakim gücünü önceden belirleme stratejisi ve kitlelerin buna uygun hale getirilmesi, uzun zamandır devam ediyor.

Sürdürülebilir yağma ve talan, elbette stratejinin bel kemiğini oluşturan milliyetçilikle oluyor.

Kurulu düzenin sarsılıp sarsılıp, belini yeniden doğrultabilmesinin ve aynı kodlarla yeniden kendisini inşa edebilmesinin altında, bu yağma ve talan ortaklığının gücü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu ortaklığın, sadece ve sadece “milliyetçilik” ile garanti altına alınabileceğinin deneyimine tarihsel olarak sahipler.

Ve,

Siyaseten, “makbul” olanı “milliyetçilik” zemininde onaylayıp, kitlelere aynı hapı farklı renklerde sunmak, eleştiriyi de, muhalefeti de milliyetçilik çizgisinde hareket ettiği oranda “kabul” etmek, bunun dışında kalan her kesime “düşman” muamelesi yapabilmek, devlette devamlılık esasını koruyabilmekle mümkün sadece.

Bu devamlılığı sağlayacak olan ahlaksızlığı inşa etmenin yolu ise, evrensel değerler ve estetiği “milli” söylemiyle tarumar etmeyi gerektirir ve evet hayatımızın her alanına girmiş rüküşlük onun eseridir. Rüküşlük, tek tip bir ülke hayalinin en çarpıcı yansıması değildir sadece, tek tip siyasetin yükseldiği zemindir de. “Anadolu” denilince “bozkır”, “kültür” denilince “inşaat”, “sanat” denilince “popstar” akla geliyorsa, işte bu siyasetin başarısıdır. Ülke siyasetini belirleyen de bu “zevk”tir. Birbirini besleyen, birbirini büyüten, birbirini kollayan zincir, yaratılan bu “zevk”in eseridir ve hiç de sanıldığı gibi sabun köpüğü değildir.

Ürettikleri zevksizliğe, ilkesizliğe, onursuzluğa karşı, evrensel değerleri sahiplenmek, estetiği zenginleştirmek, bilimsel ahlakı korumak, bu üçünün etrafında toparlanmak, az olmadığımızı da gösterecektir.

AKP’den ve milliyetçi gelenekten çıkma partilerin bir “umut” olarak önümüze atılıp, siyasetin eksenine oturtulmasının ve “kötünün iyisi” söylemi içine alınarak aklanmasının seyircisi olmak, ensemize kurşun sıkacak olanlara, kendi ellerimizle silahı vermek demektir.

Eğer bugün Meral Akşener’in söylemleri alkışlanıyor, “bravolar” çekiliyorsa, Davutoğlu’nun açıklamaları “kıymetli” görülüyorsa, Babacan’ın tiril tiril beyazlığı “gelecek” olarak pazarlanıyorsa, Kılıçdaroğlu’nun sağ siyasete kafayı gömmesi “stratejik akıl” olarak kitlelere kabul ettiriliyorsa, bu ortak bir çaresizliktir.

Cumhur İttifakı'nın elindeki zorbalık karşısında oluşan çaresizlik duygusu, yarın Millet İttifakı politikalarının karşısında oluşacak bir çaresizlikle yer değiştirecek. Milliyetçi, sağcı, muhafazakâr siyasete mahkûm edilmiş kitleler için, bundan daha acısı olamaz. Milyonların mahkûm edileceği milliyetçilik cenderesi, yarın bir başka zorbalığın aracı olacak.

Siyaset bu kadar hızlı ve keskin şekillenirken, arkasından bakakalmak sol siyasetin de harcı olamaz elbette. Alternatif bir merkezi kurabilmek için, elimizden ne geliyorsa, ne yapabiliyorsak ortaya koymanın ve müdahil olmanın tarihsel zorunluluğu, her şeyiyle kendini hissettiriyor.