AKP ve mezar kazıcıları



06-11-2019 09:00


Can Soyer

Türkiye, 2002 Kasım’ından bu yana tarihinin bambaşka bir dönemini yaşıyor. Şimdiye kadar iktidar olmuş hiçbir gerici, sağcı hükümetle kıyaslanamayacak ölçüde kapsamlı bir dönüşümün yaşandığı bu 17 yıl, geldiğimiz noktada ağır bir yıkım manzarasıyla karşı karşıya bıraktı bizleri. Türkiye sermayesinin beslemesi olarak palazlanmış piyasacı, işbirlikçi, gerici çeteler tarafından uzun yıllar içinde teslim alınan ülkemiz, trajedisinin son sahnesinde AKP iktidarı tarafından yıkıma sürüklendi.

Yıkım manzarasını uzun uzun tasvir etmeye gerek yok. Her şey gözler önünde yaşanıyor ve gündelik hayatın en ufak ayrıntılarında dahi bir ülkenin çökertilişi tüm netliğiyle izlenebiliyor.

Ancak, yıkımı bu kadar net izlenebilen ülkemizin, gerek süregiden direniş imkanları gerekse Saray Rejimi’ne karşı bir “yeniden kuruluş” rotası açısından da netliğe, sadeliğe ve odaklanmaya ihtiyaç duyduğu açık. Üstelik ihtiyaç duyduğumuz netlik, sadelik ve odaklanmanın kaynakları, sadece muhalefetin öznel gündemlerinde değil, aynı zamanda Saray Rejimi’nin nesnel zemininde ve bu zeminde meydana çıkan dinamiklerde de bulunabiliyor.

Bir ülkenin nasıl yıkıldığını gösteren Saray Rejimi, aynı görüntünün tersini, kendi yıkımının imgesini, bir ülkenin yeniden kuruluşunun yöntemini de yansıtıyor çünkü.

***

AKP’nin 17 yıllık iktidarı boyunca Türkiye toplumunda yarattığı dönüşüm, kapsamı ve bütünselliği düşünüldüğünde dehşet verici boyutta elbette. Ancak, aynı tabloya karşı cepheden bakıldığında, bu denli kapsamlı ve bütünsel bir dönüşümün, yine aynı ölçüde kapsamlı ve bütünsel bir karşı hamleyi gerektirdiği de görülebilir. Zira AKP iktidarı ile birlikte Türkiye, kısmi reformlarla veya ortalamacı çözümlerle kurtarılamayacak noktaya gelmiştir. Daha önceki dönemlerde kısmi veya ortalamacı çözümlerin işe yarar olduğunu ima etmiyoruz aslında. Ancak, eğer bu yönde umutlar vardı ise, 17 yılın sonunda bunların tümüyle buharlaşıp ortadan kalkmış olması gerektiğini söylüyoruz.

Dahası, AKP iktidarı, sadece yarattığı dönüşümle değil, siyaset alanına ve toplumsal dinamiklere yönelik müdahale tarzıyla da karşısındaki muhalefeti radikal (köktenci, bütüncü ve uzlaşmaz) olmaya zorlamakta. Siyaset, salt bir düşünceler bulutu; siyasal mücadele de düşünceler arasındaki münazara faaliyeti değilse, yani siyaset dediğimizde maddi bir zemini ve bu zeminin üzerindeki aktörlerin pratik hamlelerini kast ediyorsak, Saray Rejimi’nin söz konusu siyaset zeminini hayli daralttığı görülüyor.

Öyle ki, hız kesmeden süren ve artık ayyuka çıkmış olan hukuksuzluklarla yürüyen siyasal baskı ve yasaklamalar dahi, sadece AKP iktidarının ‘anti-demokratik karakterinden’ veya ‘hoşgörüsüzlüğünden’ kaynaklanmıyor. Elbette bunların da payı, yani AKP gericiliğinin tıyneti söz konusu; ancak esasında, AKP iktidarı, kendisi dışındaki siyasal aktörlere ve toplumsal dinamiklere alan bırakmamaya, onların siyaset yapabileceği özgün zeminleri ortadan kaldırmaya uğraşıyor. Verili siyaset zemininde yer bulamayan, bu ‘topografya’ üzerinde konum alamayan dinamiklerin, köktenci ve bütüncü bir mücadeleye, verili zemini yıkacak bir radikalizme yönelmesi ise zorunluluktur.

Bu durum, ilk bakışta, siyaset alanında yer bulmaları engellenen dinamiklerin, ülkenin siyasal süreçlerine katılım kanalları tıkanan halk kesimlerinin tepkisel ve ani patlamalarla kendini ifade etmesine yol açacak bir olgu olarak anlaşılabilir. Bu biçimde anlaşılmasının özel bir sorun yarattığı söylenemez. Ancak bu, tablonun sadece bir boyutu. Asıl önemli olan ise, bu yolla, halk kesimlerinin siyasal pratiğinin konusunun/içeriğinin de genişlemesi.

Daha açık bir deyişle, AKP iktidarının siyaset alanını toptancı ve bütünsel bir biçimde işgal ettiği bir ortamda, hiçbir tekil talebin veya mücadelenin sürdürülebilirliği kalmamış durumda. Her tekil talep ve mücadele, çok değil birkaç adım içinde, ister Saray Rejimi’nin gadrine uğrayarak olsun isterse yalnızlaşıp marjinalleşerek olsun, ülke genelindeki siyasal ve toplumsal mücadeleye eklemlenmek zorunluluğuyla karşı karşıya geliyor.

Benzetme uygunsa, AKP, öyle büyük oynamıştır ki, karşısındakini de o kadar büyük oynamaya mecbur kılmıştır. AKP, siyaset alanını, minör dinamikleri bile bastıracak ölçüde düzledikçe, halk kesimlerini majör müdahalelere zorunlu bırakmıştır.

Radikalizm, artık öznel bir tercih değil, nesnel bir şarttır.

***

17 yıllık iktidarı boyunca AKP’nin ülkeyi adım adım yıkıma sürüklemesi, birçok boyutuyla ele alınmış ve gözler önüne serilmiş durumda. Bu noktadan sonra, yaratıcılık ve cesaret gerektiren tartışma, bu yıkımın kendisini değil, yıkımdan sonrasını, yani eşit ve özgür bir ülkenin kuruluşunu konu almalı.

Çünkü yıkım kesindir, eskiye dönerek kurtarılacak bir mazi kalmamıştır. Türkiye, yıllar boyu mezarını kazan gerici ve işbirlikçi çeteler tarafından yıkıma uğratılmıştır.

Öte yandan, bu çete, kendi mezar kazıcılarını da yaratmıştır.

17 yıllık iktidar, o cephede servet ve güç biriktirdiyse, halkın içinde de azımsanmayacak bir öfke ve kararlılık biriktirmiştir.

Siyaset alanında yerini bulamayan, siyasal ve örgütsel temsiline kavuşamayan, mücadelesinin sürekliliğini sağlayamayan; ama yine de Saray’ın gözünü korkutacak ölçüde sağlam duran bir öfke ve kararlılık.

Sosyalizm adına siyaset yapılacaksa bu öfke ve kararlılığı bir temsilciye ve sürekliliğe kavuşturmak ilk ve en ivedi iştir artık.