Akdeniz çanağından okumalar…



18-03-2021 09:44


Nurettin Abacıoğlu

Trump, “ABD’yi büyük yapmak” bayrağını taşıyordu. Seçilmiş Başkan Biden ise, “ABD geri döndü” mottosunun sahibi! Sonuç olarak ve Trump seçimleri kaybettiğine göre, şimdi ABD okumalarını, Biden pusulası üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Geçtiğimiz 19 Şubatta, Biden, başkan olarak Münih Güvenlik Konferansı’na katıldı ve ABD’nin uluslararası arenaya geri dönüşüyle beraber, ‘Transatlantik’ dünyasına da geri dönmüş olduğunu ve beraberce demokrasiyi savunma ve yeniden güçlü kılma mücadelesine, kaldıkları yerden devam edeceklerinin müjdesini verdi. Rusya’yı, AB demokrasilerine zarar vermekle suçlayan ve Çin’in dünya ticaret normlarına uyması gerektiğini vaz eden Biden, mücadelede öncelik sırasının Rusya’da olduğu işaretlerini de vermiş oldu. İlginç görüntü ise, Rusya’yı çeşitli cephelerden eleştiri bombardımanına tutarken, Almanya ve ABD arasında 3 yıldır gerilime yol açan Alman-Rus projesi Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hattına değinmemesi ise, büyük dikkat çekti.

İLK OKUMA VE SONRAYA DAİR…

Biden’ın kendi siyasası üzerine verdiği ilk işaret, Rusya’nın ‘baş çelişki’ olarak nitelenmesidir. Kuşkusuz bu, bay başkanın kişisel tercihi değil, ABD müesses nizamının genel tercihine ilişkin bir yansıma olmalıdır. Böylelikle, ABD’nin yeniden Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e döndüğü çıkarsaması (hiç çıkmamış olmasına karşın) yapılabilir. Bu, bölgeyi yeniden ABD-Transatlantik ortaklığına konsolide ederek, ikincil olarak Çin’i bu bölge üzerinden kontrol etme düzenine geri dönüşün ilk sinyali de verilmiş sayılabilir.

BU BÖYLE MİDİR (?)

Bu sorusunun paydasında neler bulunduğu üzerinde düşünülmelidir.

Orta Doğunun göbeği, esasen Akdeniz’dir. Özelde ise Doğu Akdeniz jeopolitiği bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarının değeri, relatif olarak üç trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır. Sadece Kıbrıs adasının karasuları altında, on sekiz milyar dolarlık ve kıyıdaş ülkeler münhasır ekonomik bölgeleri içinde de yukarıda vurgulanan devasa bir zenginlik, kapsama alanı içinde bulunmaktadır.

İlk bakışta, ABD’nin İsrail ve Mısır ile bir sorunun bulunmadığı ileri sürülebilir. Yunanistan, Doğu Akdeniz haritalamalarında, doğrudan bir sınırı olmamakla beraber, bu denklemde ABD ittifak anlayışının

vazgeçilmezi içindedir.

Güney Kıbrıs, AB içinde üye ülke olması itibariyle, hem AB ve hem de ABD için, Doğu Akdeniz denkleminin en önemli siyasi ve jeostratejik ortağı konumunda olmayı, kendine sağlamaktadır.

Suriye’deki ABD varlığı, kendine ortak ilan ettiği PYD-YPG üzerinden belli bir pekişme düzlemindedir. Oysa Suriye’deki Rusya varlığı, bir taraftan ABD’nin engeli olarak, onun karşıt boyutunu oluşturmaktadır. Rusya sadece Suriye’de değil, Libya’da ki varlığıyla da bölgenin en ciddi aktörlerinden birisi olarak, ABD’nin karşısındadır. Sonuç olarak, Rusya’nın her iki ülkede hem limanları ve hem de askeri üsleri var. Bu da Biden siyasetinin, denklem olarak bölgede yeniden bir ‘kuruculuğu kurmasını’ gerektiriyor. O nedenle, ‘ABD geri dönüyor’.

NATO’NUN VARLIK ÖLÇÜTLERİ

Sonraya dair meselesi bu denli basit değil…

Bölge aktörleri, şimdiye kadar adından bahsedilen ülke coğrafyaları ile de sınırlı değil. Mesela bir Türkiye ve yarattığı bir problematik var. Biraz da bunun şifrelerine bakmak gerek.

Türkiye, bir NATO üyesidir. Yani lafız olarak Transatlantik ittifakının bir ortağı. Bu ortaklık seneye 70 yaşına basıyor. Yani koca bir insan ömrü. NATO kurumsal olarak doğumunda sonra, yaş almaya devam ediyor. Bu doğum ve gelişme dönemi, üç ana uğraktan geçiyor. Varlığını tanımlayacak ve onu tekraren meşru kılacak üç jeostratejik dönemi bir bir adlandırmak gerek.

NATO ve Sovyetler-Komünizme karşıtlık: İkinci paylaşım savaşı sonrası, ABD jeopolitiği, ABD’nin bekasını, sınır ötesi alanlardan sağlamak üzere yeni bir dünya yapılanma stratejisine oturtma ihtiyacını duymuştur. Bu ihtiyacın adı da NATO olmuştur. NATO’nun var olma ölçütleri, o günden bu yana, üç temel basamağa dayandırılmıştır. Bunlardan ilki, Rusya’yı Avrupa’nın doğusunda tutmaktı. İkincisi Almanya’yı sürekli kontrol altına almak ve nihayetinde üçüncü olarak da ABD-Birleşik Krallık patronajıyla, Avrupa’yı bu emperyal sisteme konsolide etmeyi kapsıyordu. Böylelikle hem Rusya kuşatılacak ve hem de ABD emperyalizmine uygun bir ‘demokrasi vahası’ inşa edilmiş olacaktı. ABD ve NATO üyesi Avrupa ülkeleri için, doktriner bir uluslararası strateji retoriği de tarihsel bağlamı içinde kurgulanarak gelmiştir. Kurgunun ilk hanesinde Sovyetler Birliği ve komünizm sahnesi yer aldı. Sovyetler, ikinci savaştaki müttefik gücü olarak, savaş sonrası beka stratejisini, Doğu Avrupa coğrafyası üzerinden kontrol üzerine kurmuştu. Bu da Varşova paktı olarak tezahür etti. Böylece iki kutuplu olarak kurulan yenidünya düzeni, bir kavşağa kadar devam etti, geldi. Küresel köy dönüşümünün başlangıcı, 1989 da Berlin duvarının çöküşü ve ardından Sovyetlerin dağılmasıyla tetiklendi ve nihayetinde ABD’nin 11 Eylül ikiz kuleler travması, NATO’ya varlık nedeni olarak ikinci bir stratejik uğrak fırsatı yarattı.

NATO ve Terörizmle mücadele dönemi: Sovyetler Birliği sonrası, coğrafya yerini Rusya Federasyonuna terk etti ve Varşova paktı da dağıldı. Düşman eşini yitiren NATO, meşruiyet siyasasını, retorik olarak ‘terörizm’ şiarı üzerine kurdu. Sahnede NATO adına sergilenen, terörizme karşı bir demokrasi koalisyonculuğu yapmak ve bunu dünya çapındaki emperyalist çıkarlar adına yaymaya çalışmaktı. Büyük Ortadoğu Projesinin ortaya çıkışı ve o günden itibaren de bir yanda ‘Büyük Kürdistan’ haritaları, öte yanda ‘Büyük Ermenistan’ haritaları ve hepsinin üstünde de ‘Büyük İsrail ve vaat edilmiş topraklar’ haritaları gün olmadı ki ortaya sürülmemiş olsun. Körfez savaşlarının, Arap devrimlerinin, Afganistan savaşlarının içeriği, NATO’nun bu dönemdeki terörizme karşı mücadelesinin ve meşru askeri stratejisinin temel direği haline getiriliş özeti ve hikâyesidir.

Ne terörizm hal oldu, ne de sürdürülen mücadelelerin tükenmesi söz konusu olabildi. Zira terörizmin asıl gerçekliği, başta ABD olmak üzere emperyalizmin kendisi olarak da var olmaya devam etti. Irak işgallerinin ve sonrasında Suriye’nin bütünlüğünün ortadan kaldırılmasının ardında, bu ‘terörizmle mücadelenin’ laboratuvar denemeleri yatmaktadır.

Terörizmin yeni adı, İslami terörizm: NATO askeri doktrininin devamında, terörizm kavramı bakımından yeterli gelmeyen süreç, ardından Arap baharı devrimlerine ve Balkanlardaki etnisite temizliklerinin ortaya çıkışıyla başka bir sürece evrildi. Bu defa terörizm kavramını ‘teopolitk’ yeni bir stratejiye ve adını da ‘İslam terörizmine’ çevirdi. Milyonlarca sivilin katledildiği bir tarihi özetlemek acı veriyor olsa da işte böyle birkaç yüz özet sözcüğe sığdırılabilir kıldı.

Bu paragrafın başında, “Türkiye bir NATO ülkesidir” demiştim. Bundan sonrasını, bu başlık üzerinden mercek altına almak gerek.

'TÜRKİYE BİR NATO ÜLKESİDİR'

Evet, kâğıt üzerinde öyle ve fakat kendine biçilmiş role sadık kaldığı kadarıyla öyledir. Bugün ise, öngörülemez bir üye kategorisinde görülmektedir.

Türkiye’nin, Büyük Ortadoğu projesinde, ABD ile eş başkan sayıldığı günler üzerinden, sular aktı geçti. Bu dönemin başlangıcı, ‘Körfez Savaşlarına’ adreslenebilir. Bunlar da önce İran-Irak Savaşıyla başlayan ve takiben birinci ve ikinci Körfez savaşları diye adlandırılan iki dönemi içermektedir.

Körfez savaşlarının başına, 1980-1988 arasında yaşanan İran-Irak savaşını yazmak gerekir. Batı emperyalizminin, her iki tarafı da alttan destekledikleri, silah satarak kendi ekonomilerini semirttikleri ve bölgesel istikrarsızlıktan büyük zenginlikler elde ettikleri bir döneme işaret eder. Bu galibi olmayan dönemin, İran açısından sonucu, ‘İslam devrimi’ ile tanışma ve mollalar iktidarının başlamasıdır. Irak ise, ekonomisi felç olmuş durumda, savaş alanlarını terk eder.  Dönemin tarihsel kavşağı ise, kapitalizmin devrevi krizinin depreştiği ve buna neoliberal iktisadi dönüşümlerin eşlik ettiği restoratif yenidünya düzeni kuruculuğunun doğmasıdır.

Irak’ta Saddam, ekonomik yıkımını hafiflemek amacı ile Körfez ülkelerinden talepte bulunmaya kalkmış ve öncelikle ABD’nin alttan verdiği destekle Kuveyt’i işgal etmiştir. Osmanlının Basra vilayetine bağlı bir sancak olan Kuveyt’i kendi toprak parçasının bir devamı olarak gören Saddam Hüseyin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Kuveyt işgalinin sonlandırılması talebine olumsuz yanıt vermiştir. Böylece Irak’a karşı, BM üyesi 37 ülke koalisyon güçlerinin yürüttüğü ilk Körfez Savaşı, 1991 de kod adı ‘Çöl Fırtınası’, olarak ve baba Bush döneminde başlatılan savaştır. Bu, Türkiye’de Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemdir. Turgut Özal, Türkiye’ye ‘kazan kazan’ mantığı ile aktif rol oynatmak istemiştir. Oysa dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut, Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın muhalefet istifaları ve meclis muhalefetinin direnişiyle karşılaşmış ve Türkiye, Irak sınırına sekiz tümen yığarak ve savaştan kaçan 1,5 milyon Kürt sığınmacıyı da Türkiye’ye kabul ederek çıkmıştır. Bunun sonucu, Türk dış politikasına, sınırlarda sınır ötesi tampon bölge kurulması gerektiği görüşü, bir beka algılaması olarak da düşmüştür.

Yenilen ve tarumar edilen Irak, BM şartını kabul etmek zorunda kalmıştır.

İkinci Körfez Savaşı, oğul Bush ve 2003 yılına tarihlenmektedir. Bölgenin askeri açıdan kontrolünün ve ABD açısından istikrarının sağlanamaması, yeni bahane siyasının adının da Irak’ın elinde kimyasal silah bulundurduğu ve bunun imhası gereği üzerine kurulmuştur. Koalisyon güçleri için, İncirlik kolaylıkla kullanılan bir üs olmasına karşın, ABD’nin Türkiye’den beklediği, Irak’ın kuzeyinden veya Türkiye’nin güneyinden koalisyon güç sevkiyatını yapmak, Mersin limanını lojistik kontrol üssü olarak kullanmak ve Türkiye toprakları üzerinde bulunan NATO üslerini koalisyon güçlerine konuşlanma merkezi olarak açmak da dâhil bir ortaklık teklifi ile gelinmiştir. 3 Mart tezkeresinin ardında bu hikâye yatar ve dönem AKP iktidarının kendine mevzi arayış dönemidir. Tezkere esasen, AKP oylarıyla kabul edilir. Muhalefet karşı oy kullanır ve toplumsal muhalefet meclis önlerine HAYIR diye yürümeye çalışır. Sonuç ise, teknik olarak tezkerenin reddidir. Zira gerekli oy sayısına iktidar partisi ulaşamaz. Tarihsel olarak ABD ve Türkiye ilişkileri de en büyük kırılganlık dönemlerinden birisine girer. O gün bugün yaralı, bereli askerin kafasına torba geçirmeli bir dönem başlar. Ve Türkiye NATO’nun öngörülemez ve güvenilemez bir ülke konumuna dönüşüp gelir… Üstü açık veya örtülü her türlü ambargoyla ve Türkiye’nin sınırlarında yeni devletçikler inşasıyla…

Bugünün Türkiye’si, esasen sadece ABD için değil hem AB ve hem de Rusya için aynı düzlemdedir. NATO ülkesi ve AB adayı olan Türkiye’ye bölgesel ve baskıların en ağırıyla geldiği taraf Transatlantik ittifakı olmasına karşın, Rusya ve biraz da İran çıkarlarıyla ortaklaşmayı kabul eden Türkiye, şimdilik bölgesel dansına devam etmektedir. Batının Türkiye’ye bakışı, her zaman üzerindeki eski Osmanlı gölgesiyle görülmektedir. Bu anlamda da özellikle ABD ve AB tarafından bir bölge gücü olması da istenmemekte ve engellenmeye çalışılmaktadır.

Ayrıntılar ise, buraya sığamamaktadır.

BİDEN ERDOĞAN’LA KONUŞACAK MI?

Bu soru, kimilerinin merak konusudur. Esasen hiç te önemli değildir. Oysa Biden hem izleme durumunda ve hem de Akdeniz’i kontrol edecek yegâne güç haline gelmek için de ne gerekiyorsa, onun zamanını kollamaktadır.

Biden, Türkiye jeopolitiğini baştan kurgulamak zorundadır. Ülkenin dünya haritasındaki yeri, üstündeki devletten bir çırpıda vazgeçilemeyecek kadar önemlidir. Sonuç olarak, Avrupa’daki emsal nüfus olan Almanya kadar büyük bir nüfusa sahiptir ve askeri güç olarak da NATO’nun ikinci büyük ordusu olma kapasitesini, kendi teknolojisiyle yeniden inşa ederek bağımsızlaşma yolunda ilerleyen bir ülkeden bahsedilmektedir. Ekonomisi kırılgan görülse bile, AB ekonomisiyle hemhal olmuş ve yıkılmaya kalkıldığında, AB ekonomisini de en ağır krizlere sürükleyebilecek potansiyele sahip bir coğrafyadır. Durum böyle olunca, Biden sükûnet içinde ve fakat el altından yeni tasarımlara hazırlıklar yapma kuluçka dönemini yaşamaktadır.

Daha düne kadar, hidrokarbon yataklarında karşıt pozisyonda olan Mısır’la, şimdilerde MEB düzenleme müzakerelerinin başladığı haberleri, basını süslüyor. Mısır’daki Sisi rejimi, Yunanistan’la yaptığı MEB anlaşmasına göre 11 bin 500 kilometre kare kaybı olduğunu, Türkiye anlatımlarından öğrenmiş vaziyette. Mısır ve Türkiye Dışişleri yetkilileri, karşılıklı görüşmeler yapıyor. Yunanistan da bundan son derece rahatsız oluyor.

İsrail Başbakanı Netanyahu alenen, Türkiye ile görüştüklerini ve ikili ilişkileri yeniden düzeltmeye çabaladıklarını ve iktisadi olarak ortaklaşa hareket edebileceklerini açıklıyor.

Kuşkusuz bu ilişkilerin çok karmaşık bir alt yapısı var. Ancak bu bile Biden’la bir ilişki sinyalizasyonuna işaret etmektedir. Ortalığın yatışmasına neden olabilecek bir üçgen ilişkisi İsrail ve Mısır’ın istiareye yatıp, uyandıktan sonra karar verdikleri bir durum değildir. Yani bu süreç, nasıl sonuçlanacağı tam olarak kestirilemez olsa bile, ABD’nin vaz ettiği bir üçgen çalışmasıdır. Muhtemeldir ki, daha köşeye sıkıştırılacak bir Türkiye’nin, Rusya’ya doğru kaymasının öngörülemez keskinlikte olabileceği, ABD tarafından hesap edilmektedir.

S 400, ABD-Türkiye ilişkilerinde sadece ufak bir semboldür. ABD, Hindistan’ı tehditleriyle S 400 alımından vazgeçirebilir iken, Türkiye ve Rusya’nın ikinci batarya görüşmelerini sürdürdüklerini karşılıklı açıklamaları, işin nereye kadar gidebileceğinden ABD’yi haberdar etmek olarak da okunabilir.

S 400 argümanın ardından, F-35 dâhil, diğer ABD CAATSA olası yaptırımlarına karşı elde tutulan karşı koz ise, ‘İncirlik ve Kürecik’ olarak durmaktadır. Biden henüz konuşma adımı atmadıysa, bu bile, örtülü sinyalizasyon ilişkisi nedeniyle olmalıdır.

NATO ve özelinde ne ABD ne de Almanya, Türkiye’yi kolay gözden çıkaramaz. NATO genel sekreterinin Yunanistan’a Türkiye için söylediği ‘haritaya bakınız’ sözcüğü bir tiyatro repliği değildir. ABD’nin onayı olmadan da hiçbir genel sekreter kendi kendine böylesi bir siyaset kuramaz.

ABD’nin, ‘İslami terörizm’ faslından yürüttüğü Afganistan’da ki yeşil kuşak girişimi, tam bir başarısızlığa uğramış durumdadır. Taliban, ülkenin %68’in de tam kontrol ve eyaletler bakımından iktidardadır. Afganistan’da hem halk ve neredeyse Taliban için, koalisyon güçleri içinde yegâne benimsenen askeri varlık Türkiye’ye aittir. Biden yönetimi, görüntüsel olarak da Afganistan işlerini ve arabuluculuğu, Türkiye’nin gözetimine bırakma kararını almıştır. Yani Biden, Türkiye ile sessiz konuşmasına devam etmektedir. Yine dönemsel olarak NATO içi askeri komuta kontrol dönemi Türkiye’ye geçmiş durumda olup, buna karşı bir ABD tutumunun sergilenmemesi, ilişkilerin sürdürülebilir bir düzlem arayışında olunduğunun başka bir göstergesi sayılmalıdır.

Bunlar, ABD-Türkiye ilişkilerine olumluluk arayışları olsun diye yazılmamıştır. Yegâne kaygı, manzarada yer alan ayrıntıların, nereye evrileceğinin, anlaşılabilmesine ilişkin saptamalara ipucu teşkil etmesindendir. Uluslararası ilişkilerde, ‘iki çarpı iki’ hiçbir zaman dört etmediğine göre, önümüzdeki süreçte çarpım cetveli, bakalım hangi yeni seçenekleri gündeme getirecektir.      

KULLANIŞLI AJANLAR…

‘Milliyetçilik ve Din’ her çağda siyaseten kullanışlı bir ajandır. Kavramsal olarak milliyetçilik bir 19. yüzyıl düşünce biçimi olsa bile, izlerini tarihsel bağlamından hep ala gelmiştir. Tarih, milliyetçilik kavramına erişinceye değin, önün öncüller sayılabilecek birçok toplumsal aidiyet, bu kavrama içkin gelişmeleri içinde barındırmıştır. Klan ve aşiret kimliğinden, feodalizme, coğrafya kraliyetleri ya da imparatorluk kimliklerinden milliyetlere evrilen siyasal dönüşümler ve izlerin tümü, içinde aynı zamanda dinsel aidiyetleri de barındırmıştır. Osmanlı’da ortaya çıkan ‘millet’ kavramı da esasen tebaanın dinsel inanışlara göre bölüklere ayrılmasından başka bir şey olmamıştır. Din savaşlarının, haçlı seferlerinin temelinde yatan kavram bütünlüğü, bu kullanışlı ajanların ele ele yürüdüğünün de kanıtı sayılmalıdır.

Son günlerin Papa ve Irak ziyareti tartışmalarına, bu yönden bakmak doğru olur diye düşünürüm.

Papa, sadece bir ruhani lider değildir. Bir devlet başkanıdır ve dini olduğu kadar siyasi bir liderdir. Papanın dinsel vazifesi, Katolik Hristiyanlığın yayılmasını sağlamak ve vaftizdir. Diğer anlamıyla, misyonerlikle insan kazanmak ve kazanılanları kutsamak temel görevidir.

Irak savaşında milyonlar katledilirken, kılı kıpırdamamış Papalık makamı, Biden’ın iktidara gelmesiyle durumdan vazife çıkarıp, bu topraklarda barış içinde bir arada yaşamayı temenni ve kutsama görevi örtüsüyle soluğu Irak’ta almıştır.

Bu bariz biçimde, ‘eniştem beni niye öptü(?)’ sendromunun örneğidir. Papalık makamının aklına düşürülen iş, siyasal bir görev olarak Biden iktidarınca kendisine vaz edilmiş olmalıdır. Zira Biden, Kennedy’den sonra ABD’ye başkan olan ikinci Katolik liderdir. Katolik inanç, Evangelizmden sonra ABD’nin diğer büyük dini inanç bölüğünü oluşturmaktadır. Biden, özel görüşmede ‘yüksek kutsiyetin’ eline öperken, görünür perde de ise ondan siyasal olarak ricacı olmak durumunda kalmıştır. Öyle ya ‘ABD geri dönüyor’.

Papa, Barzani ile görüşüyor. Barzani görüşmesinde, her ikisi bir pul tablosunun önünde poz veriyorlar. Tablo bir harita içeriyor. Büyük Kürdistan haritada resmediliyor. Irak parçası kentler var. O kentlere ek olarak Türkiye’nin güneydoğusundan kentler de haritada en büyük puntolarla resmediliyor. Neresi (?) derseniz, görüntünün içinde Mardin, Antep, Urfa ve diğerleri bulunuyor. Biden, Papa aracılığıyla ayar çekiyor.

Türkiye’de kimi çevreler buna köpürüyor. Siyasal olarak kabul edilmez buluyor. Böyle sayılıyor olsa bile, bir defa şunu iyi bilmek gerekir ki, Anadolu pek çok kenti veya tarihi yerleşim bölgesi itibariyle, hem eski ahit Tevrat’ta hem de İncil’de kutsal topraklar olarak yazılmıştır. Özellikle Hristiyanlığın ortaya ilk çıktığı yerleşim bölgeleridir. Vaat edilmişlik öyküsü ve ülküsü de Mezopotamya’nın yanı sıra Anadolu’nun bu özelliğinden gelir. Dolayısıyla, Anadolu coğrafyasına Hristiyan teolojisiyle yaklaşım, bu toprakların tekrar ait olanlara döndürülmesi olacaktır. Bunu bir dip not olarak aklımızın bir köşesine yazalım ve ‘harita çizmekle kâğıtlar aşınmaz’ diyerek devam edelim.

Dönelim Papaya ve kimlerle görüştü işindeki tercihlerine bakalım. Barzani aşireti neden seçilmiştir (?). İlk neden, Barzani’ye devletinin önündeki yolların siyasi ve ruhani olarak açık olduğunun bildirilmesi bakımından. İkincisi, Barzani ve Peşmergeleri Suriye’de konuşlandırılmış PYD-YPG varlığına karşı genelde Türkiye ile beraber duruyor olması ve bunun değiştirilmesinin vakti zamanının geldiğinin bildirilmesi bakımından. Bu bağlamda ABD, Kürt siyasetindeki karşıtlık ve kopuşu izale etme girişimi içinde de olabilir. Bu bakımdan Barzani, seçilmiş bir aktör olarak, düşünülüyor da olabilir.

Papa, Barzani dışında, köken olarak Hristiyan Araplarla ve Şii Araplarla da temas sağlamıştır. Şii ayağındaki muhatabı Ayetullah Sistani olmuştur. Böylece, bölgedeki Şiilik inancı üstünden, İran’a bir mesaj gönderilmiştir. Zira Humeyni’nin damadı olan Sistani, Ayetullah Hamaney’e hayli mesafelidir. Mesafenin nedeni ise, Şiilik merkezinin neresi olduğuna ilişkin karşıt kabullere dayanır. Bu Hasan ve Hüseyin’in mezarlarının bulunduğu Necef Kenti mi, yoksa İran’daki Kum kenti mi tartışmasına dayanmaktadır. Sistani legalize edilmiş, muhatap alınmış ve böylelikle Irak, Araplar, Kürtler ve Şiiler olmak üzere hem milliyet kimliğinde ve hem de dinsel kimlikleriyle üçe ayrıldığının sembolik mesajını almıştır.

Papa ziyaret sırasındaki bir konuşmasında ‘İbrahimi’ dinlerin ortaklığından bahsederken, Sami kavimlerinin kardeşliğine de vurgu yapmıştır. Irksal olarak Arap ve Yahudi kavimlerinin birbirlerine kuzen teşkil eden akrabalığının, İbram oğullarından neşet olduklarına inanılır. Tümü de ‘Samiler’ olarak adlandırılır. Kısaca kullanışlı ajanlığın açılımlarında da sınır yoktur.

Papanın, Iraklılar arasında görüşmedikleri arasında, inanç olarak Sünniler ve milliyet olarak Türkmenler kalmıştır. Onlar aktörden sayılmamıştır. Papa’nın bu ziyaretinin bir finansörü de olmalıdır. Onun ardında da petrol araştırma şirketi olan ‘Eni’ nin adından bahsedilmektedir.

Verilen mesajların ve vaftizin sınırı bulunmamaktadır. Bu teopolitik kimlik, bölgenin yeniden yapılandırılmasında, Biden ve ABD için önem arz eden Irak, Katar, İran, İsrail, Rusya ve Türkiye’ye hem siyasi ve hem de dinsel güç gösterisinde bulunmuş olabilir.

Ziyaretin Irak parçası anlaşılmış olmalıdır. İran Ayetullah lığına karşı, bölgesel tercih olabileceği İran’a mesaj olarak gönderilmiş durumdadır.

Katar’a Sami olduğunu unutma ve Suudi Arabistan ve Körfez emirlikleri gibi kuzenlerin İsrail’in yanında dur denmiştir. Mesajı kapan Katar’da Kudüs’te elçilik açacağı duyurusunu yapmış vaziyettedir.

Vadedilmiş toprakların halkı olarak İsrail’e Büyük İsrail projesinin arkasında durulduğu ima edilmiştir.

Ortodoks inancının en yaygın olduğu bir coğrafyadan, apostolik bir gönderme olarak, Katolik dünyası bağlamından biz buradayız denilmiştir ve Türkiye mesajını anlamak için de başka söze artık gerek kalmamıştır. Biden Türkiye’yle de bölge coğrafyaları üzerinden konuşmaya devam etmektedir.

BİTİRİRKEN…

İşin Yunanistan bağlamı eksik kalıyor. Artık başka bir yazıya demeliyim. Ne ki ABD geri dönüyorsa, bölgenin ve Doğu Akdeniz’in yeniden tasarımlanmasının anahtarı, Kıbrıs sorunun çözümünde yatmaktadır. Kıbrıs işi çözülmeden, ne bölgenin hidrokarbon zenginlikleri pay edilebilir ne de İsrail’in bölgesel anlamda politik bir istikrara kavuşabileceği sükûnet sağlanabilir.

Biden, 40 yıldır temcit pilavı olarak görüşülen ve sonuca ulaşılmayan, federasyona dayanan, iki taraflı bir Kıbrıs ülküsünün ardında olduğu mesajını, sözcüleri aracılığıyla vermiştir. Resmi olmayan beşli görüşmelerin bu tavda sonuç vermesi isteğini, şimdiden ilan eden Biden’ı, Türkiye ile konuşmadı diye suçlamak bu anlamda haksızlık olacaktır.

Halklara daha içirilecek çok sıkıntı olduğuna dair elde yeterince kanıt bulunmaktadır.

Bu yazılanlar da kimisine güzelleme, kimisini de hayırhah saymama için yazılmamıştır.

Solun vaz ettiği barış içinde ve emekten yana özgür, eşitlikçi bir dünya için koşuşanlara bilgi notu niyetiyle kaleme alınmıştır. Mücadelenin bir parçası ve hatta en büyüğü, uluslararası arenada gerçekleştiğine göre, bu hepimizin hikâyesidir. Bilmek, anlamak gerekir…

Kısaca, zamanın ruhu değiştiğinde, ahkâmın kendisi de değişir…

Yani öğrenmek ve üstünde düşünmek gerekir…

nuriabaci@gmail.com