Ahmet Ümit’in gecikmiş Elveda’sı-8: Elveda’nın devlet felsefesi



29-07-2016 23:46


B. Sadık Albayrak

Elveda’nın kapağında yer alıyor, reklamlarında kullanılıyor, ortasında okuyoruz ve son cümlesidir: “Devletin derinlikleri toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.” Bu kadar reklam ve tekrara bakınca Elveda’nın devlete ilişkin bir kitap olduğunu zannedebilirsiniz. Uzun uzun anlattım, özetler verdim, bu cümle dışında, devletin ima edilen “derinliklerine” ilişkin bir açıklamasını bulamadım.

Elveda’dan toprağın altını üstüne getirmesini, devletin karanlıklarını aydınlatmasını boşuna bekledim. Bir zamanlar bir yatak reklamında kullanılan, “yanmayan yatak” sloganı benzeri, bunun, içeriği ve işleviyle ilgisi olmayan boş bir reklam cümlesi olduğunu anladım. Günümüz dünyasında alabildiğine büyüyen ve her yere nüfuz eden devlet’in olmadığı köşe bucak kalmadığına, kapağına slogan olduğuna göre, Elveda’da da elbette vardı. Toprağın derinliklerine değil, sözlerin, Ahmet Ümit Türkçesiyle “lakırdıların” derinliklerine gizlenmişti ve ben onu bulup gün ışığına çıkarmalıydım.

Elveda, yukarda da tartışmaya çalıştım, devrimle ilgili, demek oluyor ki, devletle de ilgili. Devrim kitlelerin devleti ele geçirme ve yeniden kurma eylemidir. Böyledir ama devleti yeniden kurma işini kitlelere bırakmıyorlar, tarihsel olarak güçlü ve örgütlü sınıf, devlet iktidarını ele geçiriyor ve kendi çıkarlarına göre düzenliyor. Burjuva devrimlerinde olduğu gibi, emekçiler savaşıyor ve ölüyor ama devlet sermaye sınıfının adamlarının eline geçiyor. Bu oyunu ilkin Lenin 1917 Şubat’ından Ekim’ine bozmayı başardı. Rus Devrimi’ni burjuvazinin iktidarına düşmekten korudu ve proletaryanın devletini kurdu.

Devletin derini ve sığı

Dolayısıyla, sözlerimi geri alıyorum, Elveda, devrimle ilgili olduğu kadar devlet’le de ilgilidir. Ancak devrim’le ilgisinin, devrim’i karalamaya, karanlıklaştırmaya yönelik olması gibi, devlet’le ilişkisi de buna paraleldir.

Yoksa, Elveda’daki, liberallerin ve ak-trollerin çok sevdikleri “paralel devlet” midir?

Eğer “devletin derinlikleri” varsa, yani liberallerin “derin devleti”, ak-trollerin “paralel devleti” de olur, neden olmasın, Ahmet Ümit buna “toprağın derinlikleriyle” edebi bir katkıda bulunuyor.

“Derin devlet” ve karşıtıyla düşünecek olursak “sığ” ya da “yüzeysel devlet”, gerçeğe, bayağı ve bilimdışı bakışın kavramlarıdır. Devlet gerçeği, toplumsal ilişkilerin ürünü ve sonucudur, bu ilişkileri tekelinde tuttuğu zor yoluyla pekiştirir ve denetler. Devletin çok çeşitli ve karmaşık işlevlerinden bir kısmını soyutlamak ve “derin devlet” kavramı çerçevesinde bütünden kopartarak ele almak neoliberal küçük burjuva düşüncesinin bayağı bir ürünüdür. Devleti anlamayı değil, karanlıklaştırmayı, devletin sınıfsal gerçeğini örtbas etmeyi amaçlar. Çünkü devletin kendisi, egemen sınıfın baskı aygıtıdır ve bunu bürokratik, silahlı, ideolojik, kültürel araçlarıyla sağlar. Bugün çokça kullanıldığı ve anlaşıldığı biçimiyle “derin devletin” işleri, muhalif ve devrimci kişi ve örgütlere yönelik yasadışı şiddet uygulaması ile onların dilinden konuşacak olursak, “sığ devletin”, piyasa yazarlarına ödül dağıtarak, devlet bütçesinden kitap projelerine gizli sübvansiyonlar sağlayarak, kitaplarının yabancı dillere çevrilmesi için sponsorluk yapması birbirinden bağımsız ve karşıt işlevler değildir. Bunlar devletin çok yanlı işleyişi ve yapısının işlevleridirler. Birbirlerini yüzeysel olarak değil, özsel olarak birleştiren bir iktisadi, ideolojik, politik bağ vardır.

Yazarlara, bilinmeyen seçici kurul üyelerince, gizli dosyalardan seçim yaparak gizli para dağıtımı, “derin devletin” gizli mercilerinde alınan ve uygulamaya konan suikast kararlarına pek benziyor. Diyebiliriz ki, devletin derini nerede biter, sığı nerede başlar bilemeyiz. O nedenle devleti bütünlüklü olarak ve tarihsel, toplumsal nitelikleriyle anlamaya çalışmalıyız. Bunu yaptığımızda yaratıcı bir ana, doğurgan toprağın derinlikleri kadar yaşam dolu bir doğa değil, insanlık tarihi boyunca, insanları köleleştirenlerin, sömürenlerin, savaşa süren, hapishanelere kapatan, işsiz, aç sefil bırakanların alçaklıklarıyla karşılaşacağız.

Devlet ve Devrim

Şimdi, Lukacs’ın en heyecan verici Marx anlatımını bulduğu Devlet ve Devrim’e gelebiliriz. Lenin, 1917 Şubat Devrimi ertesinde, Ekim Devrimi öncesinde yazdığı Devlet ve Devrim’de devleti şöyle özetliyor: “Marx’a göre, devlet, bir sınıf egemenliği örgütü, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı örgütüdür; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasalaştırıp pekiştiren bir ‘düzen’in kurulmasıdır.”[1] Bu düzen egemen sınıfın sömürüsünü süreklileştirmek için ezilen sınıfın başkaldırısını önlemeye yönelik baskı aygıtlarına dayanır. Ordu, polis, bürokrasi, yargı, hapishaneler, okullar, ibadethaneler, gazete ve televizyonlar, sosyal medyalar, edebiyat ve sanat, felsefe, bilim bu baskının açık - gizli, yumuşak - sert cephelerini oluşturur.

Devrimler ise ezilen sınıfın devlet aygıtını ele geçirmek, yıkıp kendi çıkarlarına göre yeniden kurmak için kitlesel olarak eyleme geçtiği süreçlerdir. Elveda’da bir karikatürünü gördüğümüz 1908 Devrimi, Türkiye’de feodal devleti yıkmış, yerine burjuva devleti kurmaya çalışmıştır. 1908’le başlayan devrim süreci, Cumhuriyet’le 1920’lerde görece istikrarlı bir burjuva devlet ve düzen kuruluşuyla sonuçlanmıştır.

Elveda’nın İttihat ve Terakki fedaisini korkuyla itirafçılığa yönelten 1926 İzmir Suikastı Davası, yeni düzenin, son istikrarsızlık kaynağı gördüğü İttihat ve Terakki kadrolarını tasfiye girişimidir. Bu tasfiyeyle uzun bir süre egemen sınıfın istikrarlı düzeni kurulacaktır. Türkiye’de yirmi yıla yayılan bu uzun burjuva demokratik devrim sürecinin bilimsel incelemesi yapılmıştır. Romanları, hikâyeleri, şiirleri yazılmıştır. Devrimler, halkların tarihsel olarak trajik, en kahraman ve yaratıcı eylemleridir. Bizim devrimimizde de bu kahramanlığı ve yaratıcılığı buluruz. 1908’in ve 1920’nin ne kadar ileri atılımlar olduğunu, bugün, Ak-diktatörlüğün Cumhuriyet’i yıktığı koşullarda daha iyi anlıyoruz.

Devrimci ile katili özdeşleştirmek

Bugün, 1908’e ve 1920’ye, elbette, burjuva niteliğini gözardı etmeden sevgimiz ve saygımız artmıştır. Bugünün yazarı, eğer bu devrimleri anlamaya, insani özünü ortaya koymaya, kahramanlığını ve trajedisini göstermeye çalışmak yerine, yeni-Osmanlıcıların karalamalarıyla bakıyor ve yazıyorsa, yeri onların yanındadır. Elveda, böyledir ve yeni bir “küfür romanıdır”.

12 Eylül’ün küfür romanlarını aşmıştır, yalnızca devrime ve devrimcilere değil, cumhuriyete ve aydınlanmaya da karalama yazmaktadır.

Devrimci ile katili özdeşleştirmeye çalışmaktadır.

Şehsuvar Sami, itiraflarına başlarken, 1908 yılında sevgilisi Ester’e İttihat ve Terakki’ye katılmak istediğini söyleyince aldığı karşılığı hatırlıyor: “Katil mi olacaksın Şehsuvar?” 1908 yılında, gizli bir siyasi örgüt olan İttihat ve Terakki üyeliğini “katillikle” özdeşleştirmek, ancak 2015 yılında ak-diktatorya altında bir piyasa yazıcısının yapabileceği bir şeydir. Çünkü İttihat ve Terakki, 1908 yazına kadar, gizli örgütlenmeye, Kahire’de, Paris’te ve Avrupa şehirlerinde çok sayıda dergi yayınlayarak gizlice İstanbul, Selanik, İzmir’e ulaştırmaya ve siyasi propaganda yapmaya çalışan bir örgüttür. Örgüte katılan yeni üye gözleri bağlı, silah ve kitaba el basarak yemin etse de, İttihat ve Terakki 1908’e kadar mücadelesinde silahı kullanan bir örgüt değildir.

Ahmet Ümit, Elveda’nın Ester’ine, söylettiği, “Katil mi olacaksın Şehsuvar” sözüyle gerçekdışı bir İttihat ve Terakki yazmaktadır. İttihat ve Terakki üyeliğini katillikle özdeşleştirmekte, 1908 Devrimi’ne bu düzeyden bakmaktadır.

Elveda’nın sonuna eklenmiş onlarca kitaptan oluşan kaynakçada yer alan kitaplardan biri, İttihat ve Terakki’nin, 1908 yılındaki çalışmasını yoğun bir istibdat karşıtı propaganda ve örgütlenme arayışının belirlediğini saptıyor. Bu tarihte herhangi bir politik cinayet bulunmuyor. Hatta Petrosyan, İttihat ve Terakki yöneticilerinin, 1908 başında padişahı “ikna” yoluyla Anayasa’yı yeniden yürürlüğe koymasını sağlayacaklarına inandıklarını yazıyor.[2] Balkanlarda, ordu içinde örgütlenme çalışmalarını ve siyasi propagandayı yoğunlaştıran İttihat ve Terakki’nin padişaha gönderdiği bir mektuptan yola çıkan Petrosyan, devrim öncesindeki durumuyla ilgili şunları yazıyor: “Jöntürkler ya da bir kısım Jöntürk yöneticileri, 1908 ilkbaharında bile anayasa reformlarını barışçı yolla elde etme konusundaki hayallerini koruyorlardı. Aslında sadece Müslüman Türk halk kitleleri arasında değil, eğitimli Jöntürkler içinde de hanedanın kutsal olduğuna, haklarının değişmezliğine ilişkin geleneksel düşüncelerin oldukça güçlü olduğunu anımsatmak gerekir.”[3] Jöntürkler başlangıçta buradalar ve kısa sürede tarihin mantığı onları daha devrimci olmaya zorluyor. Abdülhamit’i tahtından indirip sürgüne gönderiyorlar.

İktidara yaklaştıkça geri kaçıyorlar.

Babıâli’yi basarak sadrazam indiriyorlar.

Yazar mı, fedai mi tarihte önemlidir

Ahmet Ümit, İttihat ve Terakki’ye bugünün liberallerinin ve ak-yobazların ortak tarih yorumuyla baktığı için, tarihi ve gerçekleri çarpıtıyor. Devrimin kahramanlığını ve trajedisini yazmak yerine küçük burjuva bireyciliğinin huzur arayışında pişmanlık ve itiraf monologları yazıyor.

Ne devrimi ne de devleti yazabilmiştir.

Yazdığı, devrime, devrimci mücadeleye, trajik tarihimize karalamadır.

Günümüz Türkiye’sinde devlet’i yazmak için Devlet ve Devrim okumaya da gerek yoktur. Türkiye’de devlet oldukça yüzeysel ve çırılçıplaktır. Artvin Cerattepe’de bu dünyadaki cennetlerini sermayedarın maden yıkımından korumak isteyen halkın karşısına polis, jandarma, tank çıkaran ve zehirli gazlar sıkan devlettir. Zonguldak’taki kömür ocağında, ödenmemiş ücretlerini alabilmek için, dünyanın en pasif eylemiyle, açlık grevinde madene inenlere “işgalci” diyen vali devletin teori ve pratiğidir. Özelleştirilen elektrik dağıtımında, milyonlarca tüketiciden çalınan “kayıp ve kaçak” bedelinin mahkemelerce haksız yere alındığının hükme bağlandığı koşullarda, yeni kanun çıkararak bu hırsızlığın sürmesini sağlayan devlet ortadadır.

Ortada olanı, toprağın derinliklerinde aramak; işte, bu Ahmet Ümit edebiyatı olmaktadır.

Şehsuvar Sami’nin en büyük pişmanlığı, bir yazar olmak yerine bir İttihat ve Terakki fedaisi olmayı seçmiş olmasıdır. Belki de Sami haklıdır. Tarihsel ve toplumsal açıdan bakarsak, bir fedai ile bir yazarın karşılaştırmasını yaparsak, devrimciler ölür, yerine yenileri doğar, ama yazarlar öyle mi?

Denizler, Sinanlar, Mahirler, İbolar öldü yerine yenileri geldi. Erdal Eren’ler, Kemal Pirler, Fatih Öktülmüşler, Sinan Kukul’lar doğdu… 12 Mart faşizminin öldürdüğü devrimcilerin yerini yenileri doldurdu.

Yazarlar öyle mi?

Orhan Kemal’in, Sevgi Soysal’ın, Hasan Hüseyin’in, Fakir Baykurt’un, Kemal Özer’in yerine yenileri geldi mi?

70’lerden 80’lere Denizlerin yerini yeni kuşak devrimcilerin hızla doldurmasının nedenlerinden biri, o dönemde etkin ve çok okunan bir devrimci edebiyatımızın olmasıdır. 12 Eylül’den sonra bu edebiyatı yok etmek için devletin baskı aygıtları “küfür romanlarını” bastı ve best seller yaptı. Edebiyat bütünüyle sermayenin güdümüne sokuldu. Aydınlanma, devrim ve devrimci düşmanı bir edebiyat ve yazıcılar kuşağı çıktı. O yüzden Erdal Eren’lerin yerini dolduracak Ali İsmail’lerin, Ethem’lerin, Ayvalıtaş’ların, Berkin Elvan’ların çıkması otuz yıl gecikti.

Bugün oradayız. Ahmet Ümit’in gecikmiş küfür romanı Elveda ve benzerleri artık bu çıkışın önünde duramayacaktır. Şehsuvar Sami, fedai ile yazarın karşılaştırmasında kendi açısından haklı olsa da, yazar, toplumsal süreci hızlandırma ve yavaşlatmada gerçekten de sanılandan daha etkili olsa da, geleceğe elveda değil, merhaba dediğimiz bir döneme giriyoruz.

Küfür yazıcılarına hak ettikleri derinlikte elveda demek ve merhabanın yazarlarını yaratmak zorundayız. Korkmaz’ların ve Sarısülük’lerin yerini dolduracakları bir otuz yıl daha bekleyemeyiz.

Söz Hakkı’ndan lakırdıya Ahmet Ümit

Ahmet Ümit’in Elveda’sına bu eleştiriyi yazmak ve bu sonuca ulaşmak benim açımdan çok üzücüdür. Çünkü hayatımın en güzel döneminde, devrimci bir gençlik dergisinde birlikte çalıştık. Yıl, 1988’di, Ahmet Ümit, Söz Hakkı dergisinin genel yayın yönetmeniydi, ben karikatür editörüydüm. İlk sinema eleştirim, Zoltan Fabri’nin Ağıt filmiyle ilgiliydi, bu dergide yayınlandı. Ahmet Ümit o yıllarda şiir ve hikâye yazıyordu. Sosyalisttik. Gençliği siyasi olarak etkilemek ve YÖK’e karşı örgütlemek için dergi çıkartıyorduk.

Benim açımdan çok kısa sürdü. İkinci sayıdan sonra, Ahmet Ümit’le tartışarak dergiden ayrıldım. Belki de çok iyi oldu; Ahmet Ümit’in bugünlere getiren çizgisinin ipuçlarını o tartışmada bulmuştum. Ahmet Ümit, Kazım Polat arkadaşım ile hazırladığımız derginin grafik tasarımını, Zülfü Livaneli’yi kapağa çıkarabilmek için bozmuştu. Ünlü bir türkücüyü kapağa çıkartırsa Söz Hakkı’nın çok satacağını ummuştu. O yolda çok mesafe aldığını görebiliyoruz. Kitapları yüz binlerce satan, çok satarlıkta Zülfü Livaneli ile yarışan bir yerdedir. Ama “söz hakkı”ndan eser kalmamıştır.

Elveda, sözün lakırdıya dönüştüğünün uzun bir belgesidir.

Hak ise, pişmanlık ve itiraf monoloğunda silinip gitmiştir.

İttihat ve Terakki fedaisi Şehsuvar Sami’den itirafçı çıkaran tarih, Ahmet Ümit’ten de çok satar piyasa yazıcısı yapmıştır. Ancak Elveda’sı gecikmiştir. Ak-diktatoryanın çöküşe geçtiği bir zamanda çıkmıştır ve çok satılması yanıltmamalıdır. Etkisi ve ömrü, saman alevinden öteye geçmeyecektir.

Ne tuhaf bir kişisel yazgım var; uzun bir süredir Elveda’yı eleştirmek için çalışıyorum ve bu süre boyunca her gün, işe gidip gelirken, iki yanında devasa Elveda reklam panosunun asılı olduğu bir kapıdan girip çıktım. Çalıştığım işyerinin giriş katında bir kitabevi kafe var, Ahmet Ümit’i oraya imza gününe çağırdılar, panoları bunu duyurmak için astılar ve aylardır indirmediler.

İmza günü çoktan yapılmıştı, dayanamadım, kitabevinin müdürüne, Elveda reklamlarının neden hâlâ asılı olduğunu sordum. Ümit, “Evet işi bitti ama zaten duvarlar çok kirliydi, hiç olmazsa onu kapatıyor, o yüzden kaldırmıyorum.” dedi.

Elveda için işlev bulmakta güçlük çekmiyoruz. Ama roman ve edebiyat bulamıyoruz.

 

 

 

[1] Lenin, Devlet ve İhtilal, çeviren Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları,  1976, Ankara, s.12.

[2] Y. A. Petrosyan, Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi, çevirenler Ayşe Hacıhasanoğlu – Mazlum Beyhan, Yordam Yayınları, 2015, İstanbul, s. 315.

[3]A.g.e., s.316.