Ahmet Ümit’in gecikmiş Elveda’sı-3: Ahmet Ümit’in bireyci mutluluk felsefesi



25-06-2016 11:00


B. Sadık Albayrak

Elveda’sında, 12 Eylül bireyciliğini, Ester’in ağzından ve yirmi yıl sonra ona hak veren Sami’nin yazılarından yeniden pekiştirmeye çalışan Ahmet Ümit de, bu esaretin üreticilerinden biridir. İlk yazıcılık denemelerinden Bir Ses Böler Geceyi kitabında, bireyin faziletlerini anlayamayan, onu dışlayan örgütleri sorun haline getirmiştir. Bireycilik yalnızca Ester’de değil, yazarda da temel bakıştır.

Elveda’da roman kişileri olmayışının en çarpıcı örneklerinden biri de, Şehsuvar Sami’nin mektup niyetine bu bitmek bilmeyen monoloğu yazdığı, Selanik’teki sevgilisi Ester’dir. Sami ile Ester’in ilişkisi yirmi yıl sonraki bakışla anlatılmaktadır. Sami’nin mektuplarında seslendiği Ester, hiçbir zaman tam bir roman kişisi olarak ortaya çıkmaz. Yalnızca birkaç özelliği ile var olur. Bu nedenle anlatıcı ile aşk ilişkisi de gerçek bir dinamizm ve içerikten yoksundur, yalnızca Sami’nin sözlerinden ibarettir. Sami, mektubunda, “seninle yaşadıklarımızı tekrar tekrar hatırlamak nasıl mesut ediyor beni bilemezsin.” (s. 47) der ama bu yaşadıkları biz okurlar için meçhuldür. Ahmet Ümit, bu aşkı canlandıramaz, iki insanın duygularının gelişimi üstüne hiçbir şey yazmaz. Her şey, var olduğu veri kabul edilen bir aşk ve bunu engelleyen şematik bir karşıtlık üzerine kurulmuştur. Bu iki genç arasındaki aşk duygusu ve bunun sonuna kadar yaşanmasını önleyen çatışma hiçbir aşamada inandırıcı değildir. Bütünüyle kâğıt üzerinde kalmıştır. Çünkü Ahmet Ümit’in roman kişileri, kendi başlarına ayakta duramazlar, yazarın belli düşüncelerinin, savlarının kanıtlanmasının nesneleri olarak tasarlanmışlardır.

Ahmet Ümit’in kadim varoluş sızısı

10 Temmuz Devrimi’nin Selanik’i ayağa kaldırdığı günlerde Ester, hiçbir neden yokken nevrotik tepkiler gösteren huysuz bir kadın olmuştur. Dayısı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sosyalizme sempati duyan üyelerindendir. Ester, devrim günlerinde birden “soğuk, uzak ve temkinli” olmuştur. Sami’nin Cemiyet’teki kadın toplantısına götürmek istemesine karşı çıkar, onun yerine evinde oturup Poe’den şiirler okumayı tercih eder. Poe’nin Kuzgun şiiri Ester’i çok etkiler. “Biz de Poe gibi, ızdırabımızla alay etmeyi başardığımızda insan olmaya bir adım yaklaşacağız” (s. 71) der. Sami ise, devrim günlerinin coşkusu içinde buna karşı çıkar. Dayısı ile sevgilisi Sami inkılâpçı olduğu halde Ester, küçük burjuva bireycisidir. Devrimin getirdikleri için, “Bunlar slogan” (s.71) yakıştırmasını kullanmaktan çekinmez. “Ben fertten bahsediyorum” der. “Şu sokakları dolduran kalabalıkların kaç tanesi, Poe gibi sadece insan olmanın kederini hissedebilir? Onların bu görkemli isyanı, herhangi bir canlının hayatta kalma çabasından daha manalı değil ki.” Ester’in ağzından sanki antikomünist yazar Ayn Rand konuşmaktadır. “Elbette biz sosyalleşmiştik, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik isteyecek kadar geliştik ama hâlâ insan olmanın derinliği bütün bu kalabalıkların hareketlerinden uzaklarda bir yerde duruyor. Ben siyasetten, demokrasiden ya da ihtilalden bahsetmiyorum. Bunları lüzumsuz filan da saymıyorum, sadece hayatın manasından söz ediyorum. Niye yaşıyoruz? Amacımız ne? Varolma meselesi yani, ruhumuzdaki o kadim sızı…” Hayatın en anlamlı olduğu bir tarih kesitinde, devrimci coşkunun halkı sardığı günlerde, Ahmet Ümit’in genç kadın karakteri, birdenbire bütün bunları anlamsız bulur ve bireyci olur. Ama yazar, bize bunun nedenlerini, Ester’in kişiliğinde bu tutumu doğuran çelişkileri göstermez. Üstelik Ester’in bu söylediklerinde “derin hakikatler” olduğunu ima etmektedir. Burada, “demokrasinin” de “edebiyat okuru” türünden, bugünden yüz yıl önceye uçurulan bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Yüz yıl önce istibdat’a karşı mücadele edenlerin ileri kesimlerinin“hürriyet” ve içten içe “cumhuriyet” arayışları vardı, “demokrasi” ise, bugünün maymuncuğudur, liberallerin “her niyete yenebilecek bir muz” türünden yaygınlaştırdıkları bir kavramdır.

Ester’in “ruhumuzdaki kadim sızı” sözlerinde dile gelen ve hiçbir yaşamsal anlam içermeyen metafizik bakış, Ahmet Ümit’in kişilerinin hal ve gidişlerini sergilemesinde de geçerlidir. “Ruhlarındaki” kadim veya güncel bir esinti onları bir anda şöyle veya böyle yapıverir.

“Ruhuyla başbaşa” bireyciliğe açılan kapı

Gerçi Şehsuvar Sami, o günlerde Ester’in bu sözlerine karşı çıkar; devrim günlerinde inançlarını yitirip bireyciliğin etkisine kapılmaz ama yirmi yıl sonra yazdığı mektuplarda geçmişini yadsımaya hazırdır. Şehsuvar Sami, yeni bir kişisel tarihçe ve Ahmet Ümit yeni bir tarih yazımının peşindedir. “Fakat aradan geçen onca yılın ardından, şimdi bu otel odasında kendi ruhumla başbaşa kalınca, söylediklerin daha bir anlamlı geliyor, sanki yavaş yavaş seni anlamaya başlıyorum.” (s.73) Eski inkılâpçı Şehsuvar Sami, Elveda’sına kapı aralamaktadır. “Ruhuyla başbaşa” metafizik âleme, “kadim sızılara” kapılmakta, bireyciliğe hak vermeye başlamaktadır.

Bizde bireyciliğin doruğa çıktığı tarihlerden biri, 12 Eylül 1980 darbesinin ertesidir. Bireyci ideoloji her kapıdan üstümüze yağıyordu. Edebiyat ve sanatta, felsefe ve politikada bireyin faziletleri sayılıp dökülüyordu. Devrimcileri karalamanın ve gözden düşürmenin sloganlarından biri, bireyin değerini anlamamış ve sol örgütlerde bireyi “yoksaymış” oluşlarıydı. Bu birey ve bireyci ideoloji en büyük başarısını 1990 sonrası ortaya çıkan şiir, roman ve öyküde göstermiştir. Bugün bütünüyle sanatımız bu kof bireyciliğin esareti altındadır.

Elveda’sında, 12 Eylül bireyciliğini, Ester’in ağzından ve yirmi yıl sonra ona hak veren Sami’nin yazılarından yeniden pekiştirmeye çalışan Ahmet Ümit de, bu esaretin üreticilerinden biridir. İlk yazıcılık denemelerinden Bir Ses Böler Geceyi kitabında, bireyin faziletlerini anlayamayan, onu dışlayan örgütleri sorun haline getirmiştir. Bireycilik yalnızca Ester’de değil, yazarda da temel bakıştır, şunları da okuyoruz: “Öyle büyük baskı vardı ki insanların üzerinde, fert ortaya çıkamamıştı bir türlü. Kimse kendisi olamamış, hep bir lidere, bir öndere ihtiyaç duymuştu.” (s.118) “Kendisi olmak”, işte bu, neoliberal hegemonyada “New Age” süprüntüsünün temel arayışıdır. İnsanı ve toplumu tarihselliği içinde kavramaktan uzak, metafizik, gerçekdışı bir düşüncedir.

Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev

Oysa devrimcilerin başucu şairi Nâzım Hikmet, daha 1920’lerde ve 30’larda bu bireyci ideolojinin çıkmazını sergileyen şiirler yazmıştır. “Ruhumuzun kadim sızısı” diye bir şey yoktur ama kişiliğimizi kemiren bireyci küçük burjuva ideolojisi vardır ve her yerdedir. Nâzım Hikmet’in devrimciyi yolundan döndürüp bireyci küçük yaşamlara hapsetmeye çalışan aşklara karşı yazdığı Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri şiirinde dile getirdiği çelişkiyi, Ahmet Ümit, Sami ile Ester ilişkisinde tersinden yazmaktadır.

***

Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri

 

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

     Bahçesinde ebruliii

                 hanımeli

                            açan bir ev.

 

Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

     hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

     çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruliii

                 hanımeli

                            açan evin.

 

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

     yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

     bahçesinde ebruliii

                 hanımeli

açan eve.

 

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

     bahçesinde ebruliii

                 hanımeli

açan ev.

Nâzım Hikmet

***

Sahici kişilerin, sahici aşkını yazamayan yazar, yirmi yıl sonradan görülen bir geçmişte, bahçesinde ebruli hanımeli açan evi elde edememenin hayıflanmalarını, pişmanlıklarını bitmeyen bir monolog haline getirmiştir. Nâzım Hikmet’in şiirinde de bir “elveda” var; rahata acıkan kadın, devrimcinin uzun ve zorlu yolunda yorulup bahçesinde ebruli hanımeli açan eve kapanıyor. Ahmet Ümit’in kitabının adı “Elveda” ve ilk elveda’cı Selanikli okumuş yazmış Yahudi kızı Ester oluyor. Devrim günlerinde birdenbire nevrotik tepkiler gösteren Ester’in hayali, Sami ile evlenmek, Paris’e yerleşmek, şiir yazmak, Sami’nin ise ünlü bir yazar olmasıdır. Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev budur. Bütün bunlardan mutlu bir yaşam doğacaktır. Ester’in dayısı Leon, bu yaşamı Sami’ye şu sözlerle özetler: “Sen romancı olacaksın, o şair… Ve sanatın ve aşkın şehri Paris, kendi öz çocuklarıymış gibi bağrına basacak sizi.” (s.75) Yirmi yıl sonra Ester’e yazdığı mektuplarda Sami de, bu hayali gerçekleştiremediğine yanmaktadır. Ahmet Ümit’e göre, bu hayali gerçekleştirmesini, vatanın kurtuluşu için devrimci mücadeleye girişmiş olması engellemiştir.

Sami’nin uzun monoloğu, bu büyük mutluluğu önleyen devrimci mücadeleden duyulan pişmanlığın bıktırıcı tekrarlarla yazılmasından ibarettir.

Sanatın ve aşkın başkenti Paris klişesi

Ahmet Ümit yazıcılığında klişeler sorgulanmaksızın kullanılır ve yeni klişeler yontulur; “sanatın ve aşkın şehri Paris” de tam bir klişedir. Hangi sanatın, hangi aşkın şehridir Paris? Yakup Kadri’nin 1937 yılında yazdığı Bir Sürgün romanın baş karakteri, Jön Türk Dr. Hikmet’in 1905 yılında sürgüne gittiği Paris, ne aşkın ne de sanatın başkentidir; tersine, ikisinin de mezarlığıdır. Dr. Hikmet’in sonu da bu acımasız kapitalizmin başkentinde, kimsesizler mezarlığına gömülmek olur.

Yazar, klişeleri parçalayan kişidir. Yakup Kadri, Bir Sürgün’de, olağan yaşamı “dahili harp”, iç savaş olan bir Paris gösterir bize. Bu savaşın içinde aşk da, sanat da, devrimci fikirler de büyük yaralar almıştır. Ondan yüz yıl önce Balzac, Sönmüş Hayaller’de, bu Paris’in şiiri ve sanatı nasıl öldürdüğünü bütün gerçekçiliğiyle sergilemiştir. Yirmi birinci yüzyılda yeniden klişe ve yalan bir Paris’le karşılaşmak, bunca tarihsel gelişmeden sonra Paris’in Gizemleri’ne teslim olmak, ne kadar bayağı bir gerilemedir.

Aşk ile devrimci mücadele arasında sahte karşıtlık

Elveda’nın temel savı, yaşamın amacının “mutluluk” olduğu ve bunun da bahçesinde ebruli hanımeli açan evde simgelenebilecek bir küçük burjuva sınırlılığında süren yaşamda elde edilebileceği düşüncesidir. Bu mutluluğun bir düşmanı vardır; vatanın kurtuluşu için mücadele etmeyi seçmek! Ahmet Ümit’in Elveda’sı bütünüyle bu karşıtlık üzerine kuruludur. Şehsuvar Sami, bütün geçmişine bu gözle bakar, İttihat ve Terakki’ye katıldığı için Ester’den ayrılmak zorunda kaldığını, mutluluğunu feda ettiğini düşünür. Paris’i “aşk şehri” olarak tanımlayan Leon Dayı bu karşıtlığı Sami’ye şu sözlerle açıklar: “Hayır, sen kendi mutluluğun için, vatanından vazgeçemezsin. Ülke ateşler içinde kalmışken, kendi gönül yangınını söndürmenin peşinde koşamazsın.” (s.76) Yazar, bu şematik karşıtlığı bir kez de Talât Paşa’nın ağzından yineler: “hiçbir kadını vatanına tercih etme. Emin ol, vatan, hepsinden daha kıymetlidir.” (s.131) Ahmet Ümit, bu gerçekdışı karşıtlığı sürdürebilmek için, Enver Paşa ile Naciye Sultan arasındaki aşkı paranteze almayı deniyor.

Aşk bir olgu değil, yaşamın bir sürecidir. İnsanın toplumsal varoluşu ve mücadelesi de yaşamın bir sürecidir. Bütünsel bir yaşam sürecinde aşk ile toplumsal mücadele arasında metafizik karşıtlıklar değil, diyalektik çatışmalar ortaya çıkabilir. Nitekim bu çatışmaların yaşamı güçlendiren çözümleri de mümkündür. Enver Paşa’nın çılgınlık düzeyine varan vatanseverliği ve yenilmez İttihatçılığı, Naciye Sultan’la dillere destan bir aşk ilişkisi yaşamasına engel olmamıştır. Bu kavramsal düzeyde, şematik karşıtlığı doğrulayabilmek için Ahmet Ümit, gerçek tarihsel kişilerin aşk ve evlilik yaşantılarını Sami’nin gözünden yadsımaya, neredeyse “vatana boşvermekle” eşdeğer saymaya hazırdır: “Yıllar sonra Talat Bey’in, Yanya’lı Hulusi Bey’in kızı Hayriye Hanım’la izdivaç yaptığını öğrendiğimde, o tren seyahatinde söylediklerini hatırladım. İçimde belli belirsiz bir öfke kabardı, ben, hayatta en çok sevdiğim kadından ayrılmıştım ama o ferdi mutluluğundan feragat etmemişti. Aynı hayal kırıklığını Enver Paşa, saraydan Naciye Sultan’la dünya evine girdiğinde de hissetmiştim. (…) Şimdi ise hiç umursamıyorum bu tutarsızlıkları…” (s.132) Yazarın metafizik karşıtlık şemasını parçalayan yaşam gerçeği, “tutarsızlık” olarak paranteze alınmıştır. Oysa tutarsızlık, Ahmet Ümit’in uzun monoloğunda yaşamı şematik karşıtlıklar içine sığdırmaya çalışmasıdır.

Aşk ile devrimci mücadele iç içe yürüyebilir ve yürümüştür de.

Ahmet Ümit’in bireyci mutluluk felsefesi

Elveda’nın mektup yazarı Şehsuvar Sami, İttihat ve Terakki’ye üye olmasını, 1908 Devrimi’nde ve sonrasında partinin fedaisi olarak çalışmasını, aşkının ve mutluluğunun yitmesinin temel nedeni olarak görmektedir. Burada, Ahmet Ümit’in “mutluluk felsefesi” üzerinde biraz durmak zorundayım.

Ester’in hayal ettiği evliliği ve Paris yaşamını elde edememiş oluşu, Sami’nin, aynı zamanda “mutluluğunun” da kaybıdır. Şu türden cümleler okuyoruz: “Sahi ben hiç huzur bulamayacak mıydım? Tam mesut oldum derken hep bir olay oluyor, bir mevzu çıkıyor, yarıda kalıyor mutluluğum.” (s.231) “İnsan kendi mutluluğunu nasıl olur da kendi elleriyle yıkar diye düşünüyordum sürekli.” (s.242) “Hem kendim mutsuz olacak hem de seni mutsuz edecektim.” (s.246) “Sen de gelmediğine göre mutluluk ihtimali tümüyle ortadan kalkmıştı.” (s.451) “İstanbul kurtulduktan sonra da hiçbir cemiyete ya da fırkaya bulaşmadım. Bulaşmayacağım da, zira siyaset, mutluluk getirmedi bana.” (s.453) Ester de, yıllar sonra Paris’te karşılaştığı Ahmet Rıza’ya, Sami için, “Mesut olmasını dilemekten başka söylenecek söz yok” (s.447) demiştir. Sonunda Sami, Ester’in, Yahudi bir ressamla evlendiğini, kendinin tersine, “çok mesut” (s.454) olduğunu da Dayısı Leon’un ağzından duyacaktır.

Toplumsal mücadeleye giren, bu uğurda yaşamını tehlikeye atan birinin yukardaki türden bir mutluluk anlayışı ve huzur beklentisi olabilir mi? Karşımızda bir İttihat ve Terakki fedaisi değil, televizyon dizilerinin yeteneksiz senaristleri eliyle konuşturulan sığ ve çökmüş bir erkek vardır sanki. Mutluluk belli formülleri olan bir durum değildir ki. Şehsuvar Sami, mutluluğu Ester’in istediği gibi bir hayatı yaşamak olarak anlıyor; Paris’te evlilik, romancılık ve huzurlu bir yaşam. Peki, Abdülhamit’e Kanuni Esasi’yi yürürlüğe koyması için tehdit dolu bir telgraf çeken ve gönüllülerden oluşan 180 kişilik çetesiyle Rumeli dağlarına çıkan Resneli Niyazi’nin mutlu olmadığını düşünebilir miyiz? Ya da siyasi bir cinayetle yaşamına son verilen gazeteci Ahmet Samim, mutlu değil miydi? Çağdaşlarının tanıklıklarına bakacak olursak, ölüm tehditleri altında da mücadelesinden ve neşesinden pek bir şey kaybetmemişti. Sirkeci’de, akşam saatlerinde vurulduğunda birlikte yürüdüğü arkadaşı Fazıl Ahmet, o gün de, yaşama sevincini kaybetmeyen bir Ahmet Samim çiziyor. Ahmet Ümit’in Elveda’sının Şehsuvar Sami’si, Ahmet Samim’i öldüren fedai çetesindedir. Elveda, sayfa 238’de, pusu kuran Sami’nin gözünden anlatılan suikasta uğramadan birkaç saat önceki Ahmet Samim’i, Fazıl Ahmet’tin Kırpıntı’sından aktarıyorum:

“-Ne yaparlarsa yapsınlar Fazıl; hiçbir şeyden korkum yoktur!

Bu son kelimeleri söyledikten sonra ruhunun o köpüklü ve taşkın neşesini saklayan şenlik deposundaki bütün muslukları yine açtı. Biliyordum ki benim ömrümü hergün güve gibi yiyen, ailemin hayat ve istirahatını bir asit gibi kavurup aşındıran her türlü mahrumiyet ve ıstırap, onun varlığına da adeta bir çekirge, filoksera hücumu yapmıştır. Bütün bunlarla beraber, daima yeşilliğini koruyan bir bitki gibi özü bol, gönlü hiç sararmıyor, hiçbir kuruluk göstermiyordu.”[1] Ahmet Samim’in ölümüne giderken yanında yürüyen arkadaşı Fazıl Ahmet, birkaç saat önceki durumunu böyle çiziyor. Aslında roman kişisi budur, roman buradadır ama Ahmet Ümit’in kişilik ve kurgu yoksulu Elveda’sında bu romanın izini bulamıyoruz. (DEVAMI VAR)

***

Ahmet Samim’in Romanından: Vasiyet Mektubu

1910 yılında öldürülen Sadayı Hak gazetesi yazarı Ahmet Samim’in son mektubu:

Kardeşim Şevket,

Bu akşam fevkalade bir işim zuhur etti, gelemeyeceğim. Bunun için bilhassa affını reca ederim kardeşim, bittabi Şahabettin de gelemez.

Sana gayet “confidentiel” ve namusuna tevdi edilmek üzere bir müjde vereyim, fakat bunun hariçte işaası etrafımızda dolaşan tehlikeyi daha yakınlaştırmaktan başka şeye yaramaz.

İttihat ve Terakki Cemiyeti idamıma hükmetmiş, idam olunacağım. Bunu nim resmi bir surette tebliğ eylediler. Haberiniz olsun. Yalnız arkadaşlardan bir şey reca ediyorum. Bana Hasan Fehmi’ye yaptıkları gibi mükellef bir cenaze alayı tertip etmesinler. Demirciköyündeki bir bayır tepesinde küçük ve garip bir köy kabristanı vardır. İstiyorum ki beni oraya defnetsinler. O mezarlığın kenarında gençliğimin en tatlı birkaç saati şiir ve hikâyesini geçirdim, fikrimin o küçük mezarlıkta olduğu kadar hiçbir yerde o kadar derin bir sükûn ve istiğraka daldığını bilemem… Mezarlığın bulunduğu tepeden bütün kırlar, tarlalar, etrafın uzakta birer küçük ve yeşil demete benzeyen koruları, ormanları… ve nihayet ta ilerde Karadeniz’in kâh rakid ve kebud, kâh beyaz ve mütehevvir sathı bipâyânı görülür. Cenazemin de orada kalmasını reca ediyorum.

Emin olun ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dindarane bir tevekkül geldi ve ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilmiyorum.

Yakında inşallah görüşür ve bunu tafsilatıyla anlatırım. Gözlerini öperim, Nurettin’e selam, Edhem Beyefendiye ihtiram.

(Bu mektup İştirak dergisinin klişesinden aynen alınmıştır. No: 17, s.259, 31 Mayıs 1320, 13 Haziran 1910)

Tarık Zafer Tunaya, Hürriyet’in İlanı, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, 1998, İstanbul, s.83.

 

 

[1] Fazıl Ahmet, Kırpıntı, Arba Yayınları, 1991, İstanbul, s.64.