Adana'da şiirsel gerçekçilik ve yeni gerçekçilik öne çıktı



24-09-2016 08:35


Kaya Özkaracalar

Yarışma filmlerinin gösterimleri dün tamamlanan 23’üncü Adana Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film, Öğrenci Filmleri ve Adana Konulu Uzun Metraj Senaryo yarışmaları ödüllerinin açıklanarak dağıtılacağı kapanış töreni bu akşam yapılıyor. 12 filmin yarıştığı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda en fazla beğeni toplayan filmin Reha Erdem’in yeni filmi Koca Dünya olduğu söylenebilir. Venedik Film Festivali’nin ‘Ufuklar’ bölümünde Jüri Özel Ödülü kazanmış olan Koca Dünya, ormana kaçıp saklanan iki öksüz kardeşin öyküsünü perdeye getiriyor. Görüntü yönetimi, oyuncu yönetimi, oyunculuk performansları, müzik ve ses tasarımı ve uygulaması gibi alanlarda tek kelimeyle mükemmellik düzeyini yakalayan Koca Dünya’ya getirilebilecek en önemli itiraz, yönetmenin önceki filmlerindeki kimi figürlerin bu öyküye pek bir şey katmadan, biraz fazlalık gibi dururcasına filme dahil edilmiş olup hiç gerek yokken Erdem’in yaratıcılık krizinde olduğu izlenimi vermeleri. Bir yönetmenin sinemasında tematik süreklilik başta olmak üzere tekrarlar pahasına tutarlılık bir meziyet ve auteur kimliğinin alameti farikasıdır ama örmeğin Jin’deki (2013) geyiğin muadiliymişçesine Koca Dünya’ya bir keçi koymak, tutarlılık ve süreklilikten ziyade bir taklit hissi yaratıyor. Öte yandan böylesi fazlalıklarına karşın Koca Dünya kendi öyküsünü zaten çok güçlü ve yetkin bir sinema diliyle anlatmayı başaran bir çalışma ve kendi öyküsü içinde Erdem’in önceki filmleriyle (kıstırılmış genç bireyin kıstırılmış olduğu ilişkilerin hüküm sürmediği bir mecraya kaçışı veya bu yöndeki arzusu gibi) tematik sürekliliklerin yanısıra çocukluktan kadınlığa geçiş dönemine dair, önceki filmlerinde daha tali iken burada daha belirginleşen ve daha derinleşen, karmaşıklaşan kimi motifler, daha göze çarpan ve daha anlamlanan görsel sunumlar da barındırıyor.

Koca Dünya ile birlikte festivalin öne çıkan diğer filmi ise Kıvanç Sezer’in ilk uzun metraj çalışması olan Babamın Kanatları oldu. Kanser olduğunu öğrenen yoksul bir ustabaşı ile onun ‘köşeyi dönme’ planları içindeki hırslı, genç yeğeni etrafında dönen Babamın Kanatları çok başarılı ve sinemamızda eksikliğini duyduğumuz bir ‘işçi filmi’. Farklı sinema ekollerinden gelen Koca Dünya ile Babamın Kanatları’nı (birini ‘şiirsel gerçekçilik’ ekolüne, diğerini neo-realizme yakın sayabiliriz) birbirleriyle kıyaslamak aslında son derece abes ancak “yarışma” ortamında ne yazık ki kaçınılmaz da olacak. Ve böylesi bir kıyaslamada Koca Dünya’nın kuşkusuz daha “büyüleyici” olan anlatımı ile ödüle uzanması sürpriz olmaz. Oysa her iki filmin kendi sinema dillerini o sinema dilinin kriterleri açısından ne kadar başarıyla uygulayabildiklerine bakıldığında kendi adıma hangisinin daha fazla başarılı olduğunu söylemekte zorlanırım ve sanırım sonuçta Babamın Kanatları’nı işaret ederim. Bu arada Babamın Kanatları’nın başroldeki Menderes Samancılar’a En İyi Erkek Oyuncu ödülü getirmesinin sürpriz olmayacağını, ustabaşının yeğeninin sevgilisi rolündeki genç oyuncu Kübra Kip’in de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü hakettiğini kaydetmeliyim.

Festivalin en merakla beklenen yerli filmlerinin başında ise hakkında son derece olumlu duyumların her nasılsa peşinen çok yaygın biçimde dolaşımda olduğu Albüm yeralıyordu. Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajı olan Albüm gerçekten de ilginç bir çıkış noktasına sahip: Evlat edinme sürecindeki bir çift, bu gerçeği çevrelerinden gizleyebilme amacıyla kadının sözümona hamileliğine ve bilahare doğum yapmasına dair sahte fotoğraflar çekmektedirler. Mertoğlu bu ilginç öyküyü yeterli derecede yetkin biçimde sinemalaştırmayı başarmış, üstelik arada kara mizah bağlamında gerçekten de çok keyifli mizansenler, diyaloglar mevcut. Ancak belki de beklentilerimiz önceden çok fazla yükseltilmiş olduğu için Albüm sonuçta “bu muymuş yani o kadar yere göğe sığdırılamayan film?” hissiyatı bıraktı.

Pek çok sinemasever nezdinde festivaldeki asıl hayalkırıklığı ise Yeni Türkiye Sineması’nın önde gelen yönetmenlerinden Derviş Zaim imzalı Rüya oldu. Zaim konut sektöründe konut sakinlerinin can güvenliğini riske atan yolsuzluklar etrafında dönen bir öykü çerçevesinde bireysel sorumluluk, vicdan, pişmanlık gibi evrensel temaları ele alan Rüya’da senaryonun kurgusu açısından çok zor, Türkiye sinemasında benzerini anımsamadığım cüretkar ve değerli bir denemeye girişmiş. Filmin son tahlilde başarılı olamamasının ise esas itibariyle oyunculuk performansları ve/veya oyunculuk yönetimindeki sorunlardan ve belki kastingdeki hatalardan kaynaklandığını düşünüyor ve Zaim’in En İyi Senaryo ödülünü hakettiğine inanıyorum.

Bu yıl resmi isminden “Altın Koza” ibaresi her nedense ve hiç içimize sinmeyen şekilde çıkartılmış olan Adana Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, hele uluslararası gösterim seçkisiyle (*) kıyaslandığında, geneli itibariyle zayıftı. Bu durum kuşkusuz önemli ölçüde yerli sinemamızın güncel durumunun bir göstergesi ve yansıması. Ancak bu noktada sözedilmesi gereken diğer bir faktör ise bu yılki yarışmanın önseçiminin bir hayli tuhaf oluşu. Daha önce Istanbul Film Festivali’nde izlemiş olduğumuz ve dün vizyona da giren dikkate değer burjuvazi taşlaması Rüzgarda Salınan Nilüfer’in Adana’da yarışmaya kabul edilmemiş olmasını, hele yarışmaya kabul edilmiş diğer bazı filmlerin, en başta Dar Elbise’nin!, düzeyini gördüğümüzde izah edebilmemiz, içimize sindirebilmemiz olanaksız.

 

(*) http://ilerihaber.org/yazar/ken-loachun-altin-palmiyeli-yeni-filmi-ben-daniel-blake-60231.html