Adana Film Festivali'ndeki yeni filmler ve salgında sinemanın krizi



26-09-2020 00:41


Kaya Özkaracalar

Salgın dolayısıyla sinemanın içinde bulunduğu darboğaz keskinleşerek sürerken ülkemizin önde gelen film festivalleri tüm olumsuz koşullara karşın küçültülmüş ölçeklerde de olsa, esasen ulusal yarışmalarını korumaya öncelik vererek gerçekleşmeye devam ediyorlar. Yerli sinemanın da salgının getirdiği darboğazdan ciddi biçimde etkilendiği bu dönemde ulusal yarışmaların iptal edilmeyerek şu ya da bu şekilde gerçekleştirilmesinin sembolik anlamının ötesinde hem moral desteği, hem de sınırlı ölçüde de olsa maddi destek olarak önemi var; ulusal yarışma filmleri böylece hem çok sınırlı sayıda da olsa izleyicilerle buluşuyorlar, hem de ödül kazananlar belli bir nakit kaynak elde etmiş oluyorlar.

Geçtiğimiz haftalarda daraltılmış bir programla ama çevrimiçi değil salt sinema salonlarında gerçekleştirilen Ankara Film Festivali’nin ardından, Adana Altın Koza Film Festivali de Temmuz ayındaki İstanbul Film Festivali’ne benzer hibrit bir yöntemle yapıldı; yani, yarışma filmleri sağlık önlemleri doğrultusunda sınırlı sayıda izleyici kabul edilen bir salonda gösterilirken bu filmlerin çoğu çevrimiçi olarak da izlenmeye açıldı.

Geçen Pazar günü yapılan ödül töreniyle sona eren 27. Altın Koza Film Festivali Ulusal Yarışması’ndaki on filmden(*) üçü Türkiye veya dünya prömiyerlerini Adana’da yaptılar. İlk kez Adana’da izleyici karşısına çıkan filmlerden kanımca en dikkate değer olanı yönetmen-senarist Barış Hancıoğulları’nın ilk uzun metrajı Yeniden Leyla’ydı.Yeniden Leyla’nın ilk yarısı boyunca konuşma engelli genç bir erkeğin günlük yaşamına ve birlikte yaşadığı annesinin kendisinden gizlediği bir ilişkisinin izini sürmesine tanık oluyoruz. Başkarakterin konuşma engelli oluşu dolayısıyla doğal olarak diyaloglu sahnelerin az olduğu bu ilk yarıda filmin akıcılığının, sürükleyiciliğinin sekteye uğramadığını, izleyiciye farklı bir seyir deneyimi sunduğunu not etmek gerek. Ancak Yeniden Leyla’nın esas sıradışılığı daha sonra, perdede izlediğimiz öykünün filmin takriben ortasından itibaren ilk yarıyla bağlantılı biçimde de olsa yerini başka bir öyküye aniden bırakmasıyla kendini gösteriyor. Üstelik bir müddet sonra ikinci yarıda seyretmeye başladığımız yeni öykünün de ilk yarıdaki öyküyle belli bir koşutluk taşıdığı ortaya çıkıyor. Freudcu psikanalizin temel nosyonlarından birini ele alan Yeniden Leyla bu nosyonu ortodoks biçimde yansıtmaktansa bu nosyonla ilişkili farklı olasılıkları perdeye taşıyor. Yakın dönem Türkiye sinemasının en kendine özgü çalışmalarından biri olan Yeniden Leyla’yı ileride vizyona girdiğinde bu köşede çok daha kapsamlı ele almayı umuyorum.

Ankara Film Festivali’nin belgesel yarışmasında gösterilmiş olan ama ayrı bir belgesel kategorisi içermeyen Adana Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’ya dahil edilen Kuyudaki Taş, seçkinin bir diğer ilginç filmiydi. İsmini “bir deli kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış” deyişinden aldığı anlaşılan Kuyudaki Taş, İstanbul’un değişik semtlerinde yaşayan bir dizi ‘akli dengesi yerinde olmayan’ bireyin değişik konularda sözlü anlatımlarını içeren bir belgesel. Kendi adıma bu içerikte bir belgeselde sözkonusu kişilerin örneğin geçimlerini nasıl sağladıkları gibi konularda da bilgilenmek isterdim ama yönetmen Gökçin Dokumacı’nın niyeti, tercihi açık biçimde başka bir yönde, belgeseli sözkonusu bireylerin yaşamlarını yansıtmaktan farklı bir çerçevede tasarlamış ve bu yöneliminin hakkını tam olarak vermiş: Kuyudaki Taş’ta, “deli” denilen bireylerin düşünce yapıları, aynı dili konuşuyor olsak da nasıl farklı dizgelerde söylemler ürettikleri çarpıcı biçimde aktarılıyor. Öte yandan bazı sinema ve tiyatro oyuncularının performanslarını içeren kısa dramatize sekansların ise, belgesele pek katkı sunmadığını kaydetmek gerek.

Dünya prömiyerini geçen ay Saraybosna Film Festivali’nde yaptıktan sonra Türkiye’de izleyici karşısına ilk kez Adana Film Festivali’nde çıkan Mavzer, konusu bir dağ köyünde geçen bir film ama yakın zamanda izlediğimiz yerli yapım ‘taşra filmlerinin’ izinden gitmiyor; taşranın kentle/kasabayla ilişkisine dair bir öykü, taşradan kente/kasabaya gitmek isteyen ya da kentten/kasabadan taşraya dönen karakterlerin öykülerini sunmuyor. Mavzer’de bir yandan sürüsüne musallat olan bir kurt ile, diğer yandan da miras anlaşmazlığı içindeki kardeşiyle mücadele içindeki bir aile babasının öyküsünü izliyoruz. Kurtların kol gezdiği uçsuz bucaksız dağlık arazilerin dış mekan olarak kullanımında kaydadeğer bir ustalık sergilenen Mavzer, laykıyla deneyimlenebilmesi ve hakkıyla takdir edilebilmesi için sinema ortamında büyük perdede izlenmesi gereken filmlerden. Öte yandan Mavzer’in senaryosunun ve senaryosundaki anlatısının aynı derecede övgüye layık olduğu söylenemez. Filmin ‘mesajı’, en başta başkarakterin ileri yaşlardaki babasının ağzından doğrudan duyduğumuz üzere, “insan, insanın kurdudur” önermesi. Bu önermenin, toplumsal koşulların belirlemesini es geçen özselci bir önerme oluşunun Mavzer’in potansiyelini sınırlaması bir yana, Mavzer’de bu özselci ve dolayısıyla yüzeysel önerme de doğrudan ‘kör parmağım gözüne’ tarzında ve basit bir şekilde işlenmiş.

Yeniden Leyla gibi ilk kez Adana Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkan, yani “dünya prömiyerini” bu festivalde yapmış olan Ben Bir Denizim ise kağıt toplayıcısı genç bir erkeğin, kendisini baştan çıkaran genç bir kadına gönlünü kaptırmasının klişe trajik sonuçlarını arabesk filmleri çağrıştıran bir finalle perdeye taşıyan ve yarışmaya başvuran ama kabul edilmeyen filmler içinde gerçekten de ondan iyisi yok muydu sorusunu uyandıran bir film.

Sinemanın içinde bulunduğu darboğaz

Yukarıda, yazının giriş faslında salgın dolayısıyla sinemanın içinde bulunduğu darboğazı anmıştım. Bu darboğazın en yeni tezahürü olarak, sinemaların pek çok ülkede salgın koşullarında yeniden açıldığı dönemde sinemaya can simidi olacağı düşünülen Hollywood yapımı fantastik aksiyon filmi Tenet’in Fransa gibi kimi ülkelerde iyi iş yapmasına karşın Los Angeles ve New York’taki sinemaların halen kapalı olduğu ABD’de umulan gişe performansını gerçekleştirmekten uzak kalmasının ardından Hollywood’un önde gelen dağıtımcıları ellerindeki majör filmlerin çoğunun vizyon tarihlerini aylar ötesine ertediler. James Bond filmleri genellikle dış piyasalarda ABD’den çok daha fazla ilgi gördüğü için olsa gerek Kasım’da vizyona girmesi halen planlanan yeni James Bond filmi No Time to Die hariç, gişe potansiyeli yüksek hiçbir Hollywood filminin  önümüzdeki üç ay boyunca vizyona girmeyecek oluşu karşısında pek çok sinemanın yeniden, bu kez salgın önlemleri kapsamında idari makamlarca değil, ekonomik sebeplerle kendi inisiyatifleriyle kapanmak durumunda kalabileceği yorumları yapılıyor ABD’deki sektör uzmanları tarafından.

Hollywood’dan yeni film akışının büyük ölçüde sekteye uğramasının ülkemizdeki sinema salonlarını da zor durumda bırakacağı kuşkusuz. Aslında Türkiye, yerli filmlerin pazar payının ithal Hollywood filmlerinin pazar payından yüksek olduğu az sayıda ülkeden biri(ydi). Ancak ülkemizde önümüzdeki aylara ilişkin vizyon takvimi bu açıdan da  verimli görünmüyor an itibariyle. Üstelik salgının yeniden ivmelenmeye şimdiden başladığı (ve iktidarın salgın yönetiminde esasen topu vatandaşa atma stratejisinde bir değişiklik emaresi görünmediği) günümüzde, koşulların önümüzdeki aylarda daha da ağırlaşma olasılığı, iyimserlik için herhangi bir veri ortaya koymayı iyice güçleştiriyor. Uzun lafın kısası, hem salgını kontrol altına almak, hem de salgın mağdurlarını korumak için etkin politikalar geliştirilmesi ve bu talebin dillendirilmesi her geçen gün daha elzem hale geliyor.

(*) Adana Film Festivali Ulusal Yarışma seçkisindeki Bilmemek, Plaza, En İyi Film  ödülünü kazanan Nasipse Adayız, Körleşme ve Ceviz Ağacı’nı, bu filmler daha önce İstanbul Film Festivali’nde gösterildikleri dönem bu köşede değerlendirmiştim: https://ilerihaber.org/yazar/39-istanbul-film-festivali-ulusal-yarisma-filmleri-115568.html; ayrıca daha sonra Ankara Film Festivali’nde En İyi Film seçilen Bilmemek’in yönetmeni Leyla Yılmaz’la İleri TV’deki Ters Açı programımızda Tilbe Akan’la birlikte gerçekleştirdiğimiz söyleşi için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=3DIzxiQ1Ec4