Açık konuşalım



25-08-2016 08:09


Erkan Baş

Dünya'daki gelişmeler bir yana, sadece Türkiye'de ve son bir yıl içinde yaşanan önemli olayları kapsayan bir film çekilmiş olsa pek çok insan böyle bir filmi pek gerçekçi bulmazdı. Film, büyük olasılıkla, çok fazla şiddet ögesi içerdiği için televizyonlarda yayınlanamazdı, daha önemlisi izleyen herkesin içini karartırdı. Uzatmayalım, 2015 yaz aylarıyla içinde bulunduğumuz dönem arasında yaşananlar tarihte eşine çok çok az rastlayabileceğimiz günlerden geçtiğimizi gösteriyor. Önümüzdeki günlerin ise, geride bıraktığımız bir yıldan daha durağan geçeceğini gösteren herhangi bir verimiz yok. Aksine biraz dikkatli baktığımızda Türkiye, AKP/Saray iktidarı eliyle freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı sürüklenişini andıran bir süratle hazin sona doğru gidiyor.

Bu durumda, düne kadar devrim, sosyalizm gibi iddiaları olanlar için artık kesin bir yol ayrımına gelinmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bize göre ortada sadece ve sadece iki ana tercih vardır ve fazla eğip bükmeden, açıkça herkes bu yollardan hangisini tercih ettiğini de açıkça ortaya koyarsa, kimler (ve kimler kimlerle) ne yapabilir ve neler yapamaz sorularına net yanıtlar verilebilir.

TESLİMİYETİN FORMÜLASYONU

Bu yollardan birincisi, bize göre teslimiyete gider ve aşağı yukarı şöyle formüle edilebilir.

Türkiye, büyük güçlerin belirleyici olduğu kaotik bir süreç yaşıyor. Bu tabloda solun, sosyalistlerin mevcut güçleri ve birikimleriyle etkin bir özne olma şansı yoktur. Dolayısıyla kendimizi yormaya, yıpratmaya gerek yok, sonu hüsran olacağı kesin bir mücadeleye girmek maceracılıktır. Yapılması gereken, sağlam-güvenli koordinatlar belirleyerek geleceğe dönük olarak bir hazırlık süreci tanımlamaktır. Güncel siyasetten büsbütün kopmadan, hatta zaman zaman kimi radikal sözler de söyleyerek geleceğin örgütünü kurmak üzere geri çekilmek zorundayız.

Bu geri çekilişin çeşitli biçimlerde (süslü sözlerle, açıkça ilan ederek, çaktırmadan vb) hayata geçirilmesi mümkündür, kimi nüansları da olabilir ancak bunlar söz konusu tercihin özünü değiştirmez.

Bu tarz bir yaklaşımın tarihin hiçbir döneminde anlamlı olamayacağını iddia etmek en azından teorik olarak mümkün değil. Türkiye özelinde konuşursak, sınırlı dönemler için buna benzer yaklaşımların da görece başarılı sonuçlar vermiş olduğunu bile söyleyebiliriz. Ancak 2016 yılı Türkiye'sinde konuşuyorsak bunun ancak ve ancak bir teslimiyet formülasyonu olduğunu eklemeliyiz.

Bize göre bu yolun başarıya ulaşma şansı yoktur.

Böylesi bir sürecin sonunda, başka şeyler bir yana bu tezin en önemli argümanı olarak ileri sürülen "devrimci bir örgüt kurmak" bile mümkün değildir.

DEVRİMCİLERİN YOLU

İkinci ve bize göre doğru olan yol ise kabaca şöyle özetlenebilir.

Evet, Türkiye büyük güçlerin hesaplaşmasının yaşandığı, devrimciler açısından son derece zorlu bir süreci yaşamaktadır. Ancak her zorlu, riskli dönem aynı zamanda doğru hamleler yapabilen güçler için bir fırsatlar dönemdir.

Bu dönemin devrimci görevi, bu kaos ve karmaşa içerisinde devrimci bir eksenin belirginlik kazanmasını, güçlenmesini ve etkin bir özne olarak devrimci güçlerin devreye girmesini sağlamaktır.

Türkiye'nin içinden geçtiği karanlığı kabul etmek istemeyen, buna karşı mücadele etme arayışında olan ancak bunun yolunu-yöntemini tanımlayamadığı için harekete geçemeyen milyonların arayışlarına yanıtlar üretilmelidir.

Yakın geçmişe ve bugüne baktığımızda sadece koyu bir karanlık görmüyoruz. Gezi-Haziran Direnişi, Metal işçilerinin estirdiği fırtına, 10 yıldır sayısız örneğini gördüğümüz büyüklü-küçüklü yerel direniş odakları, yoksul Kürt halkının direnişi, alevilerin, kadınların, gençlerin mücadeleleri topluca ele alındığında tarihimizde eşine rastlanmayan bir mücadele sürecinden geçtiğimizi söylemek mümkündür. Eğer  bunların tümü bizim uydurduğumuz şeyler değilse Türkiye'nin bu karanlığa teslim olmayacak önemli bir birikimi-gücü vardır.

Böylesi büyük bir birikimin olduğu ülkede, "yapacak bir şey yok demek" kabul edilebilir bir yaklaşım olamaz.

Sözünü ettiğimiz, yakın dönem için zafer garantisi olan bir yol elbette değildir, ancak tek devrimci yoldur. Doğru bir bakışla değerlendirilip, sağlıklı bir yaklaşımla örgütlenilebildiği, kişisel-grupsal kaygıların yerini memlekete karşı sorumluluk duygusuyla hareket etme eğiliminin aldığı durumda Türkiye'nin gidişatını köklü biçimde değiştirmek mümkündür.

Son olarak eklemek gerekirse, eğer tartışılan tarihsel iddiaların da taşıyıcısı olacak devrimci komünist bir örgütlenme ise bu örgüt de ancak böylesi bir mücadelenin içinde yaratılır. Bu mücadele sürecinin bir parçası olan, komünist bir örgüt ihtiyacı saptayanların, bunun için mücadele edenlerin marksist leninist birikiminin ve devrimci iradesinin ürünü olabilir.

Böylesi bir alt-üst oluş döneminde, en azından elinden geldiğini yapmak için çaba sarf etmeyen bir politik öznenin yarın bu ülkenin yeniden kuruluş kavgasına önderlik etme iddiasının bir geçerliliği olmayacaktır.

Bizim düşüncemiz kabaca budur, yapmaya çalıştığımız budur.

Sözün özü herkes ne düşünüyorsa açıkça ortaya koymalı, inandığı-savunduğu şeyi örgütlemek üzere harekete geçmelidir. Komünist  Manifesto'da ilan etmiştik; "komünistler görüşlerini gizlemeye tenezzül etmezler".

Düşüncelerini açıkça söyleme cesareti olmayanlar, düşüncelerini ifade etmekten utanmak yerine yaptıklarından utansınlar.