ABD’de ne oluyor?



11-12-2014 13:21


Mehmet Karaoğlu

Kimse dünyanın daha istikrarlı bir rotaya gireceğini düşünmüyor. Bütün devletler farklı biçimlerde ifadesini bulabilecek ve farklı düzlemlerde ortaya çıkabilecek krizlerin, çatışmaların, gerilimlerin ve zaman zaman savaşların artacağı bir dünyaya hazırlık yapıyor. Ve dünya kapitalizminin bu sürece hazırlığı konusunda da başrol kuşkusuz ABD’ye düşüyor.

Ülkede şu anda birinci gündem maddesi olan polis şiddeti konusunda ABD devletinin takındığı tavır ise bu “hazırlık” bağlamında değerlendirilebilecek yönler içeriyor. Murat Yetkin bu açıdan Pazartesi günkü köşesinde sitemkar bir şekilde de olsa ABD’nin “polis devleti” olarak örnek olmaya başladığını yazarak doğru bir noktaya işaret etti. ABD devleti geçmişte bu tür durumlarda defalarca kez yaptığı gibi göstermelik ve biçimsel bir dizi sansasyonel adım atarak toplumsal tepkiyi dindirebilecekken, aksini yapmakta ve polis şiddetinin düzeyini ve “meşruiyetini” artırıcı adımlar atarak toplumsal öfkeyi daha da büyütmektedir.

ABD, polis şiddetini halk üzerinde bir tehdit olarak kullanarak kitleleri sindirme, bir dönem kontrgerilla örgütlerine sınırsız olarak tanınan hukuki dokunulmazlık hakkını bir düzeyde fiilen polis teşkilatına tanıma ve bütün bunlara yönelik toplumsal tepkiyi yönlendirme konusunda bütün dünyanın gözü önünde diğer burjuva iktidarları için adeta bir “örnek” sunmaktadır.

Erdoğan’ın ABD’deki bu gelişmeler üzerinden Haziran Direnişinde uygulanan polis şiddeti için haklılık payı çıkarmaya çalışan sözler sarf etmesi bu açıdan önemlidir. Brezilya, İspanya, İtalya, Mısır, Yunanistan ve halkın sık sık sokağa çıkmakta olduğu bir çok ülkede burjuva egemenliğinin önümüzdeki günlerde ABD’yi örnek alacağından şüphe yok. Baskılar karşısında ABD’yi örnek gösteren veya baskıları ABD’ye şikayet eden liberaller ve sivil toplumcular için zor günler devam edecek gibi görünüyor.

Bu gündem kuşkusuz ABD’de yoğunlaşmakta olan iç ve dış siyasi gündemin bir parçasını oluşturuyor. Resmin bütününe ve yaşanan tartışmalara bakıldığında, Obama yönetiminin bu son döneminde ABD egemenlerinin yeni bir genel politika geliştirmeye çalıştığını ve bazı tercihler yapmaya hazırlandığını görüyoruz. ABD’deki sermaye egemenliği, çeşitli bileşenleriyle bu hazırlık için yoğun bir politika geliştirme sürecine girmiş durumda.

Mesele en genel haliyle, ekonomik ve siyasi sıkıntılar yaşayan ABD’nin krizlerle dolu olması beklenen yakın geleceğe nasıl gireceği ile ilgili. Burada genel iki ana yönelimden birini tercih etmeye ve tercih edilen yönelimin altını doldurmaya yönelik bir süreç yürüyor: ABD devleti bu dönemde stratejik bir geri çekilmeyle kendini korumaya alan ve güç biriktirmeye odaklanan bir politika izlemek ile, bütün risklerine ve ekonomik maliyetine rağmen müdahaleci ve saldırgan bir politika izlemek arasında karar vermeye çalışıyor. Şimdilik göstergeler önümüzdeki dönem için ikinci eğilimin öne çıkmakta olduğuna işaret etse de, süreç henüz tamamlanmış ve yeni strateji tam olarak geliştirilmiş veya uygulanma koyulmuş değil.

ABD burjuvazisinin bu politika geliştirme süreci biri iç ve biri dış politikada olmak üzere iki ana siyasi gündemde somutlanıyor. Birincisi, iç politikada işçi sınıfıyla ne düzeyde uzlaşılacağı ve ne düzeyde kazanımlarına yönelik saldırıların artırılacağı meselesidir. Obama yönetimi ilk eğilimi temsil etmekteydi ve özellikle iddialı olduğu sağlık reformu geçtiğimiz dönemde ABD’de ciddi bir tartışma yarattı.

Obama’nın sağlık alanındaki uzlaşma politikasının başına gelenler aslında ortadaki nesnel kısıtları göstermesi bakımından öğretici oldu. “Obamacare” adı verilen reform paketi hem emekçiler cephesinden hem de patronlar cephesinden ağır bir şekilde eleştirildi ve kimseye yaranamayan reform Obama’nın elinde kadük kalmış oldu. ABD sermaye sınıfı emekçilerin bir takım tavizlerle kandırılamayacağını ve hakların alana kadar tatmin olmayacağını açıkça gördü ve bu nedenle başarısızlığın faturası Obama’ya kesilmiş oldu.

Siyahilere yönelik artan polis şiddeti de bu başlık kapsamında değerlendirilebilir. ABD burjuvazisi emekçiler üzerindeki baskıyı ve saldırıyı artırmaya eğilimli olduğunu göstermek için Obama yönetiminin gitmesini beklemeyeceğini göstermiştir.

Yeni politika geliştirme sürecinin ikinci ana başlığı ise, dış politikada Rusya ile ilişkiler konusuna odaklanıyor. ABD zorlu bir dönemde bir stratejik geri çekilmeyle güç biriktirmek ile, rakiplerin öne çıkmasını engellemek için müdahaleci ve saldırgan bir tutumu yeniden gündeme getirmek gibi tercihlerle karşı karşıya. 2008 ekonomik krizi sonrasında toparlanma döneminde savunma bütçesini sınırlandıran ABD, bu dönemde ekonomiye odaklanan Rusya’nın güç biriktirerek süreçten inisiyatif alarak çıkmasından endişeleniyor. Bu nedenle Rusya’ya yönelik sıkıştırma politikasının da ilk işaretleri şimdiden başlamış durumda.

Bu iki ana siyasi gündemde ABD egemenleri daha saldırgan bir tutuma eğilim gösterdiklerini şimdiden belli ediyor. Ancak yine de, yeni politikanın kesinleşme ve içinin doldurulması için bir sonraki seçimlere kadar zaman var. Yeni politikada içi doldurulacak başlıklardan biri de kuşkusuz ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu politikası olacaktır. Saldırgan ve müdahaleci eğilimin Obama sonrasında ana politika haline gelmesi halinde emperyalizmin Ortadoğu’da farklı bir döneme gireceğini söyleyebiliriz.