67,17,27...



29-08-2016 07:43


Emre Gürcanlı

67, 68’den bir küçük. 68 de olacak, umarım olmaz, ama büyük olasılıkla olacak.

67, Zonguldak’ın plaka numarası değil başka bir şey.

17, 18’den bir küçük. 18 de olacak, umarım olmaz, ama büyük olasılıkla olacak.

17, Çanakkale’nin plaka numarası değil başka bir şey. Bir de bizim aklımıza getirdiği 1917 Devrimi de değil, keşke… Ama başka bir şey…

27, 28’den bir küçük, ama 28 hiçbir zaman olmayacak, olamayacak

67,17, 27 Necat Demir’i beynimize kazımamız için gerekli üç sayı. Bu üç sayıyı ezberleyin.

Necat Demir saptanabildiği kadarıyla silikozis hastalığı sonucu yaşamını yitiren 67. işçi.

Necat Demir Bingöl, Karlıova ilçesi Taşlıçay köyü’nde silikozis hastalığı sonucu ölen 17. Kişi.

Necat Demir 27 yaşındaydı, gencecik bir işçi, İstanbul’da kot taşlama işine kendi köyünden arkadaşlarıyla girmişti, yıllardır bu hastalıkla boğuşuyordu, önlenebilen ama tedavisi olmayan silikozis hastalığı sonucu o da yaşamını yitirdi. Bu ölüm de cinayet olarak kayıtlara geçmedi, daha öncekiler gibi. İstanbul’da bulunan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi, Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne bu yıl içerisinde 100’ü aşkın Silikozis hastasının geldiği belirtildi. Ayrıca çok sayıda işçinin Sinop, Tokat, Bingöl, Siirt, Erzurum, Yozgat, Zonguldak ve Çorum'da kot taşlama işinde çalışırken akciğerleri iflas ettiği için memleketlerine dönmek zorunda kaldığı kaydedildi. (http://www.kizilbayrak1.net/ana-sayfa/sinif/haber/kot-taslama-iscileri-silikozisle-katlediliyor/) Dahası, yalnızca Sağlık Bakanlığı’nın bir genelgesi ile kot taşlama yasaklanırken, silikozise yol açan pek çok üretim sürecine ilişkin bir adım atılmadı. Daha önce bu konuda ayrıntılı bir yazı yazmıştım yine bu köşede (http://ilerihaber.org/yazar/kum-tanesinin-cinayeti-2-turkiyede-silikozis-30732.html), oradan kısaca aktarırsam:

“Özetle, kumlama sanayide ağartma, yıpratma, boya kavlatma, çapak alma gibi amaçlarla kullanılan bir yöntemdir. Değişik kumlama yöntemleri olmakla beraber; ülkemizde silika içeriği yüksek ve ucuz olan; deniz kumu kullanılmaktadır. Yasaklanma öncesi sadece İstanbul’da 1000 “rodeo(kumlama)” atölyesi bulunmaktadır. Bu yöntem yasak öncesinde ülkemizde 10 yıldır kullanılmaktaydı. Akselere Silikozis için yeterli maruziyet süresi 3 yıldır. Bilimsel olmayan bir tahminle 5.000 dolayında ölüm yaşanacaktır. 20.000 den fazla kişinin belirli düzeylerde sağlığını kaybedeceği açıktır (Dr. Hınç YILMAZ, Meslek Hastalıklarında Genel Yaklaşımlar, S.B. Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi Başhekimi SUNUM). “

Türkiye'de Silikosis dendiğinde en fazla maruz kalan sektörlerin/çalışanların şunlar olduğunu söyleyebiliriz

Kot Taşlama İşçileri (şu an yasaklanmış olsa da)

Diş Protez Teknisyenleri

Seramik Fabrikası İşçileri

İnşaat İşçileri

Tersane İşçileri

Kısacası kumlama yapılan tüm sektörler bunun içine dahil edilebilir. Örneğin bu alanda gerek bilimsel çalışmaları gerekse de mücadeleleri ile hepimize ışık tutan Dr. İbrahim Akkurt’a göre Önlenebilir meslek hastalıklarının başında olan silikosisde önemli olan riskli iş kollarında gerekli önlemlerin alınması; toz oluşumunun ve oluşan bu tozun yayılmasının, kişinin solunum düzeyine ulaşmasının önlenmesidir. Daha ayrıntılı bir şekilde aynı yazısında Silikosis Riskinin Olduğu Bazı İş Kolları’nı da vermektedir:

Taş ocakları, 
Kuvars değirmenleri,
Kum püskürtme işleri,
Madenciler,
Tünel kazıcıları,
Dökümcüler,
Cam sanayi, 
Seramik, 
Vitray yapımı,
Çimento üretimi, 
Çanak-çömlek yapımı,
Kiremit, tuğla, balçık üretimi...

Gündemimize Kot Taşlama İşçilerinin birer birer aramızdan ayrılmasıyla girdi. Hala yasaklanmadığından söz ettik, evet doğru çünkü kumlamanın yasak olduğu tek bir sektör var, o da kot taşlama (kumlama). Aslında yasak da sayılmaz pek, Sağlık Bakanlığı yayınladığı bir genelgeyle, ki bu genelgeye bir işyeri uymuyorum da diyebilir, kot kumlama işlemini yasaklamış.

“Silikozisin fark edilmesinin ardından Eylül 2008'de Sağlık Bakanlığı'nın bir genelge yayınladı. Ama bu genelgenin ardından Sağlık Bakanlığı'nın aylarca silikozis konusunda Çalışma Bakanlığı'nın adım atmasını beklediği, iki bakanlık arasında tartışmalar yaşandığını ancak Çalışma Bakanlığı'nın herhangi bir adım atmadığı belirtildi. Sağlık Bakanlığı, bu bekleyişin sonunda, kamuoyunda tepkilerin giderek yükselmesini de göz önüne alarak Nisan 2009'da bir genelgeyle kot kumlama işine yasak getirdi. Yasak şöyle: Bu çalışmalar neticesinde, bilim kurulu kararı, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatımız hükümleri dikkate alınarak; öncelikle her türlü kot giysi ve kumaşlara uygulanan püskürtme işleminde kum (silis tozu) veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanılması yasaklanmıştır. Kum kullanılan diğer iş kolları ise, uygulanan yöntem, kristalize silika içeriği ve alınan tedbirler yönünden Bakanlığımızca değerlendirilmekte ve sağlık sonuçlan izlenmektedir" ( T.C Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, GENELGE 2009/.2.4)

Özetle; kamuoyu baskıları ve bu konudaki mücadele sonucunda, Sağlık Bakanlığı bir genelge yayınlamak zorunda kalmış, ama bu genelge sadece ama sadece kot kumlamada silika kristallerini yasaklamış, diğer sektörlerde "sağlık sonuçları izlenmektedir" demiştir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan ise yasak konusunda hala ses çıkmamaktadır. Sağlık sonuçlarının izlenmesini silikozisten yaşamını yitiren Bingöllü işçilerin çocuklarına da, Bozüyük'te zar zor yolda yürüyen babasının elinden tutmakta olan kızına da sormakta yarar vardır!” ((http://ilerihaber.org/yazar/kum-tanesinin-cinayeti-2-turkiyede-silikozis-30732.html)

 

Neden yasaklar hep geriden geliyor?

1948 yılının sonbaharında soğuk bir gün.  Dökümhane işçisi Lundh ile Nilsson bir toplantıdan çıkmışlar, saat dokuzu geçiyor, hava soğuk, rüzgar içlerine işliyor, hızla evlerine gitmeleri gerek. Lundh sürekli ısrar ediyor ama Nilsson’un adım atacak hali yok. Lundh koluna giriyor, omzundan tutuyor ve Nilsson’u evine kadar götürüyor. Nilsson bir dökümhanede, demir kalıpların temizliğinde çalışıyor, kalıpların temizliği yüksek kuvartz içeren kumla yapılıyor. 1942 yılında 47 yaşındayken silikozis tanısı yapılıyor, çalıştığı departman değiştiriliyor, her çalıştığı departman daha da ağır geliyor, en sonunda işyerinin kapıcısı oluyor pek çok engelli işçi gibi.

1920’lerde İsveç’te büyüyen demir çelik sanayii’nde silikozis görülmeye başlanıyor. Österbybruk bölgesinde silikozis yaygınlaşıyor, iş müfettişleri yaptıkları kontrollerde maske takan işçileri gördükleri zaman “tehlike yok” raporu yazıyor. Uzunca tartışmalardan sonra 1931 yılında İsveç’te silikozis bir meslek hastalığı olarak kabul ediliyor. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) 1947’de silikozis’i meslek hastalığı olarak ilan derken, dünya kamuoyunda gündeme gelen silikozis Türkiye’de de aynı yıl bu hastalığı meslek hastalığı olarak kabul ediliyor. Österbybruk’da yaşanan silikozis vakalarına bir kez daha dönelim, bu önemli. Çünkü kapitalist ülkeler içinde işçi sağlığına en fazla önem veren İsveç’ten söz ediyoruz, yasal olarak mevzuata meslek hastalığı olarak girdiğinden söz ediyoruz. Hatta meslek hastalıkları konusunda milat kabul edilen Bernardino Ramazzini sonrasında silikozisten en fazla söz eden bir bilim insanı İsveçli; Carl von Linne (1707-1778) taş ocaklarında çalışan Orsa köylülerinden erkeklerin genç yaşta akciğer hastalıklarından öldüklerini saptıyor. Orsa dul ve yetimlerin köyü olarak anılıyor. İsveç’te görece erken bir zamanda gündeme gelmesine, 1931 yılında meslek hastalığı olarak kabul edilmesine karşın etkili önlemler çok ama çok geriden geliyor. Çünkü bugün de tartıştığımız bazı şeyler İsveç’te de karşımıza çıkıyor. Hükümetin hastalık ve kazaları önlemeye dönük politikalarında belirleyici şey “güvenli işyerleri” yaratmak değil “güvenli insan” yaratmak, bu politika “dispositionprevention” anılıyor (Thörnquist, 2006: 112). Kazaya eğilimi ortadan kaldırmak, işçinin maruziyetini azaltmak, kişisel koruyucular vererek işçiyi korumak…

Meslek hastalıkları konusunda sermayenin hep geriden gelmesi, ayak diremesini ise Thörnquist, oldukça güzel bir şekilde açıklıyor:

“İşverenler kazaları azaltmanın ekonomik dürtülerine daha duyarlı olagelmişlerdir, iş kazaları, meslek hastalıklarından farklı olarak, üretimi doğrudan sekteye uğratır, emek devrini yükseltir (kazaya uğrayan deneyimli bir işçi yerine yeni deneyimsiz bir işçi alınması gibi) ve kısa vadede tazminat maliyetlerini artırır. Keza, kazaları ortadan kaldırmaya dönük işletme stratejileri sıklıkla işçilerin davranışlarının kazaların ana nedeni olduğunu ima eder.

Diğer yandan, meslek hastalıklarının önlenmesi genellikle daha radikal ve pahalı yatırımlar gerektirmiştir. Ayrıca, bu tür hastalıklar genelde uzun bir süre geçtikten sonra geliştiği için, bu hastalıkların kaynağının sorgulanması ve sorumluluk sorunu (sorumlunun kim olduğu) genelde karmaşık bir konudur. Bu yüzden, meslek hastalıkları emek piyasasındaki ve siyaset arenasındaki taraflar arasında iş kazalarından daha büyük bir çelişki kaynağı olagelmiştir. Silikozis buna güzel bir örnek sunmaktadır.”

Gerçekten de, işçi sınıfı bir hastalığın meslek hastalığı olarak kabul edilmesi, tazminat alabilme, o hastalığın kaynağının yaptığı iş olduğunu ispat edebilme konusunda yaklaşık 150 yıldır mücadele etmektedir. Sermaye sınıfının temel argümanı ise hiç ama hiç değişmemiştir: Yeterli bilimsel kanıt yok! Sağlık Bakanlığı genelgesinde yazılanlar da bu temel bakış açısını birebir yansıtmaktadır  “Kum kullanılan diğer iş kolları ise, uygulanan yöntem, kristalize silika içeriği ve alınan tedbirler yönünden Bakanlığımızca değerlendirilmekte ve sağlık sonuçlan izlenmektedir”.

İşçiler onar onar ölmekte, sermaye sınıfı ise on yıllardır bilimsel kanıt bulamamaktadır. Meslek hastalıkları ve bu hastalıkların kaynakları konusunda yapılan bilimsel çalışmalar ve bunları çürütmek için sermayenin çabaları konusu ise uzun bir yazıyı hak etmektedir, sermayenin sicili kirlidir ve bu kirli sicil konusunda (silikozis, kurşun, asbest, GDO vs. vs. ) çok geniş bir külliyat bulunmaktadır…

İsveç’te Silikozis hastalığının seyrini izlemek için kaynak:

The Long Road to Action: Thörnquist, A. (2006). The Silicosis Problem and Swedish Occupational Health and Safety in the 20th Century. Tucker, E. (2006). Working disasters: the politics of recognition and response. Baywood Publishing Company, Inc.. kitabı içinde.