29 Ekim ve Koca Katran…



30-10-2014 07:53


Nurettin Abacıoğlu

Antalya Elmalı’nın Çığlıkara mevkiindeki Sedir çamı ormanları içinde bir bilge yaşıyor. İnsanlarımızın “Koca Katran” dediği bir “Cedrus Libani”. Diğer adıyla Lübnan Sediri… Adında Lübnan geçiyorsa da öyle bakmamak gerek. Anadolu habitatının bir yerlisidir bu çam; esasında “Toros Sediri” olarak da bilinir… 

Bu koca bilge, 262 santimlik gövde çapına, 8 metre 23 santimlik de bir çevreye sahipmiş. Boyu ise 25 metre. Yaşına gelince, derin soluk almak gerek; 2020 imiş. Yanlış yazılmadı; yanlış okunmadı. 2020! Hesaba göre İsa’dan tam yirmi yaş daha büyük. Bakılırsa bu ulu anıt, peygamberler çağının son tanıklarından birisi olsa gerek. Ne hükümdarlar, ne savaşlar, ne aşklar gördü. Ne rüzgârlara göğüs gerdi. Belki de kaç doğa afetinden; yangından, selden kurtuldu… Tıpkı Ahmet Arif’in şiirindeki gibi...

                                                                                           “Beşikler vermişim Nuh'a/ Salıncaklar, hamaklar,/ 

                                                          Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, / Anadolu’ yum ben,/ Tanıyor musun?”

İyi de, nasıl mı haberdar oldum, bu Koca Bilgeden?

Okuyup, yazmanın; düşünüp merak etmenin ve bilebilmenin sınırı yok. Sonunda hayretle bir bakıyorsun ki, burnunun dibindekinden bile habersiz bir hayat sürdürdüğünü fark edip kendi kendini şaşırtıyorsun. Doğrusu aklıma bile gelmemişti, yurdun en yaşlı ağacı kimdir diye…

İşte bu yazının başlığında, 29 Ekim'in yanına koyduğum Koca Katran da onlardan birisi. Aynı alanlarda çalışmasak bile kültürümü besleyen bilimci arkadaşlarım, dostlarım iyi ki varlar da, ben paylaşımlarımızdan nice bilmediklerimi öğreniyorum. Hacettepe’den Galip Akaydın yazmış ve hepimize armağan diye burada onun izniyle paylaştığım resmini koymuş Koca Katran’ın. Nasıl da ulu duruyor Koca Bilge. 

Galip Hoca bir doğa bilimci. Dağların doruklarından rüzgâr toplayıp, ovalarından güneş devşiriyor. Gitmiş, “Koca Bilge”yi bulmuş ve kutsal gövdesine ellerini sürmüş. Bana yazdığına göre, onunla konuşmuş. Anlatırsa ben de öğreneceğim neler dinlediğini. Bendeki umut artık kapıya asılıdır; kim bilir belki rehberim olur; beni de ona götürür bir gün...

Dedim ya, Elmalı ilçesinin Çığlıkara Tabiatı Koruma Sahasında bu anıt ağaç. Bölgenin bereketi havasında, suyunda; güneşinde, rüzgârında; çiçeğinde, otunda; börtü, böcek ve bilcümle doğasındadır. Hepsi boldur, saftır, katışıksızdır ve insanının hamurundadır. Yedisi aynı yörede, birisi de Finike’de olmak üzere, Türkiye’nin en yaşlı sekiz anıt ağacı da bu bölgededir; şimdilerde Batı Akdeniz Ormancılık Enstitüsünün korumasındadır. Meraklısı duymuş, okuyanı bilmiş olsun; ilgili kaynaklarda kısaca böyle kayıt düşülmüş durumdadır. 

Hey koca yurt; sen ne mübareksin. Neler görüp geçirmişsin. Ne nal izlerinde bağrını ezen geçen sultanlara; ne yalana, dolana ve dahi hem bozguna, hem de talana duran yüzlerce kavim ve tirana; Haçlı ordularının Kudüs’e her akışında, ovalarını yolgeçen hanı komasına; ne de dünün şafağında yani sadece 91 bir yıl öncesi, emperyalist sömürgenlerin buralarda aşık (kemik) atmasına ne metelik ve ne de yol vermişsin…

***

91 yıl; sanki ve dile kolay; oysa yaşanamayabilecek derecede uzun bir ömür… Oysa Koca Katran’ı saymazsak, o günlerden, yani kurtuluştan geriye yaşayan anıt insan, acaba kaç tane kalmış olabilir… 

Onca gelip geçen uygarlıktan geriye kalan ve böylece üstünde yaşamış tüm kadim halklarından birbirimize karıştığımız bir harman yeridir Anadolu; şimdi hepimize yurt diye elimizde olan.  

İnsan; havasına suyuna; güneşine doğasına doyamadığı bu yurt parçasında, acaba nasıl yaşamayı düşler?

Desem ki; “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”…

Ve sonra da eklesem; Nâzım Usta gibi “bu hasret bizim” diye…

Keşke de…

Durum bu mizanda değildir. 

Bir yanda dal kıpırdamayan bir vurdumduymazlık, hayata yazılmaktadır. Dalgacısı, dubaracısı; soyanı, soğana çevireni; memlekete baş kılınıp, alkış almaktadır. Öte yandan da arzın merkezinden göğe püskürecek lav sıcaklığında bir toplumsal kıpırdanma, derinlerin bağrından yol tutup, açığa çıkmaya evrilmektedir.

29 Ekim; bu coğrafyada, insanın özgürleşmesine yol döşemiş en büyük kalkışmanın utkuya vardığı son kavşaktır. Dahası, başka bir yeniye mutlaka ve illâki başlangıçtır.

Bu başkaldırı; ihtilal; kendi kaderine, varlığına, toprağına sahip çıkmak adına uğrunda can verilmiş bir değer ve insanca yaşama umudunu içinde barındırarak buna kapı açan toplumsal değişimlerin art arda sıralandığı düpedüz bir devrimdir.

Arızası çok olmuştur. Cumhuriyetten halkın muradıyla, cumhuriyeti murat etmeyen burjuvazinin cumhuriyeti sınıf çıkarlarına uyarlaması ve böylece oluşan ters açı, cumhuriyetin “ağacın kurdu kendi içinden oluru” olmuştur. Bunlara dair daha önceleri “soL”da yazdıklarım ve başkalarınca yazılanlar, bu kez tekrar olunmayacaktır. Ne ki arızalar, 29 Ekim’in anlamına ve karakterine halel getirmez. Cumhuriyet dövüşen halkın kan pahasına, köylünün, işçinin can pahasına, bu coğrafyada bir devrimle ve ona öncülük edenlerin eliyle kurulmuştur.

“Rejimin içeriği ve geleceği, onu elinde tutan sınıf ve ittifak manzumeleri tarafından belirlenir yasası”; 29 Ekim için de işlemiş ve bugün esamisinin son kalıntıları kazınan Cumhuriyet, sermayenin diktatoryasında dinci gericilikle payandalanmış bir omurgaya uzun bir zaman önce oturtulmuştur. 

Yani sermaye siyasasının şimdiki temsilcisi olan iktidar partisi; rejimi, islamofaşist bir parti devletine dönüştürme sürecinde, çoktan son dönemece varmış ve şarkı sözlerindeki gibi “Ahhh... Dönülmez akşamın ufkundayız; vakit şimdi çok geç” devranına ulaşılmıştır. 

Oysa umut hiç tükenmez. Yarına hep gülerek bakarız biz. Biz türkülerimizin ve birbirimizin küreğinde “…akın var güneşe akın/ güneşi zapt edeceğiz/ güneşin zaptı yakın…” şafağının sökmekte olduğunu biliriz ikirciksiz…

Cumhuriyetten murat; halk sınıflarının eşitlik, özgürlük, laiklik ve adalet içinde yaşayacağı, emeğin sömürülmediği ve iktidarın emekçilerde olduğu bir yeniden aydınlanmacılıktır; kuruluştur. Buradaki kavramların her birinin önü ve ardı emekçi cumhuriyetini daha da zengin kılacak olan toplumsal kurtuluş kavramlarıyla süslenip, çeşitlendirilebilir; ne ki gereği yoktur. Zira o yeni kuruluş bugün bir daha yazılacaksa ki kaçınılmazdır ve ertelenme şansı yoktur; artık adı burjuva cumhuriyetinden farklı olacaktır. 

Bugün 29 Ekim'i, her zamandan daha da önemli kılan öge nedir?

29 Ekimler, onca önemsizleştirme çabalarına ve sermayenin yanında saf tutan sol soslu liberal burun kıvırmalara karşın, bugün hâlâ halk sınıflarının içinden ve özünden sökülüp atılamamıştır. Öyleyse, bu olgunun nedeni sorgulanmalıdır. Anlaşılan odur ki ümmet ve kulluktan, Cumhuriyetle yurttaşlığa terfi edip çıkan; işgalciyi can pahasına toprağından söküp atan ve bağımsızlık ve özgürlüğün ne denli önemli olduğunu, işin başlangıcında böylece damardan tadan bir halk ortada bulunmaktadır. Bu halk ki eşitliğin solunmasında, bunun ciğerinin aydınlanmacılık olduğunun farkına Cumhuriyetle varmıştır. Yani 29 Ekimlerin bilcümle kazanımını vazgeçilemez kılan neden, halkın kendi tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı değerlere tutkuyla bağlı olmasına ve özgürlüğe sevdalanmasına dayanmaktadır. Öyleyse başka bir devrim bu coğrafya ve halk sınıflarının üstüne, gökten vahiy suretiyle ve zembille inmeyecekse, bu atılım ve ilerlemenin bütün devrimci kadroları da en geniş bir cephe halinde ve tıpkı halk sınıfları gibi, kendine bir kerteriz almalıdır. Eşik 29 Ekimlerse, bundan böyle bu ülkede aydınlanma ve emek adına hangi yeni adımlar atılacaksa ve buradan halk iktidarını örecek sosyalizme kapı açılacaksa, Cumhuriyetin kurtuluşçu ve kurucu değerlerinden hareket edilecektir.

Sermaye düzeni artık sırtında Cumhuriyetin vaaz ettiği bu değerlerin hiçbirini taşımak istememektedir. Zira bu değerler, gün olup devran döndüğünde, sermayeyi oturduğu tahtan alaşağı edecek büyük aydınlığı içinde barındırmaktadır. Sermaye adına, iktidarının sürdürülmesi ve hegemonyasının varlığı, halkın kanı ve canı pahasına kazandıklarından çok daha önde gelen sınıfsal çıkarıdır. O nedenle rejimin islamofaşist bir ucubeye çevrilmesine, devlet aygıtının parti yedeğine alınmasına hiç itirazı olmamaktadır.

Durum buysa, şu iyi anlaşılmalıdır ki, bu defa uyanık durmak ve cumhuriyeti bir defa daha burjuvaya kaptırmamak gerekir. Öyleyse halkın ve emeğin iktidarının kutlanacağı yeni yıl dönümlerinde, Cumhuriyetin adı, halkın kendi adı, “Sosyalist Cumhuriyet” olmalıdır.

Bu topraklar 91 yıl önce Cumhuriyeti kuranlar gibi nicelerini de görüp geçirmiştir. Sözü bağlamaya örnek olsun; 1418'lerde I. Mehmet’e isyan eden Simavne Kadısı Şeyh Bedrettin, Anadolu’nun ilk sosyalizan isyanına ve etrafına topladığı bir halkın varlığına imza atmıştır. 

Bizim Koca Katran bunların hepsini görüp geçirmiş hem Sarı Paşaya, hem de Bedrettin ve yoldaşlarına tanıklık etmiştir. Onların devrimci solukları nice rüzgâr olmuş, dallarında dolaşmış, dünü bugüne, bizi kendi yarınımızda varacağımız hedefe bağlamıştır. Şimdi sıra, yeni 29 Ekimler şafağında, halkın kerevete oturacağı devrimci bir çağa yol döşemeye kalmıştır. 

nuribaci@gmail.com