28 Nisan’dan 1 Mayıs’a: İki önemli günün kökeni…



30-04-2019 14:13


Emre Gürcanlı

Aslında çok basit iki talep. Birisi 8 Saatlik iş günü, diğeri ise ölmeden, yaralanmadan yaşamak! Ama bilimin, teknolojinin, genel olarak uygarlığın ulaştığı şu aşamada, bu ikisi bile hala lüks, hala mücadelenin ürünü. 28 Nisan İş Cinayetlerinde Yaşamını Yitirenleri Anma ve Yas Günü ve 1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik ve Mücadele Günü’nün temelinde hala sermaye düzeninin yerine getiremediği bu iki insanca basit talep var. Kısaca her iki günün de kökenine şöyle bir bakalım bu yazıda.

Malum, 28 Nisan tarihi son yıllarda gündeme giderek daha fazla geliyor. Çünkü iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin yakınlarının bir talebi var: “28 Nisan İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri ANMA ve YAS Günü İlan Edilsin”. Bu günün kökenine bakmak için 1914 yılına gitmek gerekiyor. O yıl ABD Endüstriyel İlişkiler Komisyonu raporuna göre, iş cinayetlerinde 35 bin kişi yaşamını yitirirken, 700 bin kişi yaralanmış. Ancak o zamanın hukuk sisteminde “işveren”lerin en ufak bir tazminat ödeme yükümlülüğü bulunmuyor. Cezai anlamda ise zaten hiç ama hiç sorumlulukları bulunmuyor özellikle Anglo-Sakson hukuk sistemine göre. İşte böyle bir çalışma yaşamının olduğu yıllarda, 28 Nisan 1914'te Kanada’da ilk defa kapsamlı bir tazminat yasası çıkıyor, bununla bir anlamda "iş kazaları"ndaki “işveren sorumluluğu” hukuken tescil ediliyor. Ancak 1984 yılına kadar 28 Nisan tarihi pek gündemimize girmiyor, 1984 yılından itibaren şöyle bir süreç yaşanıyor:

•    1984'te Kanada Kamu Çalışanları Sendikası’nın gayretleriyle 28 Nisan, önce sendika bazında yas günü olarak hayata geçiriliyor,
•    1 yıl sonra Kanada Sendikalar Konfederasyonu 28 Nisan'ı tek taraflı  olarak "Ulusal Yas Günü" ilan ediyor,
•    Kanada sendikalarının 7 defa yas ve anma günü etkinlikleri düzenlemesinden sonra, 1991'de Kanada devleti 28 Nisan'ı resmi yas günü ilan ediyor,
•    1989'da ABD'de, 1992'de İngiltere'de 28 Nisan resmi yas günü ilan ediliyor,
•    Bu tarihten sonra pek çok ülkede, genellikle sendikaların önderliğinde 28 Nisan, parlamentolarda da kabul görerek resmi anma ve yas günü haline geliyor,
•    2001'de Dünya Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 28 Nisan'ı "Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü" ilan ediyor,
•    2002 yılında ILO Birleşmiş Milletler tarafından bu tarihin resmen bir anma günü olması için teklifte bulunuyor, halen 100’ü aşkın ülkede, resmi olmasa da bugün farklı isimlerle de olsa ana tema olarak “iş cinayetlerinde yaşamını yitirenleri anma günü olarak ajandalara işleniyor.

28 Nisan 1914 tarihinde sermayedarların sonunda tazminat yükümlülüğüne sahip olabileceği gibi bize şu an oldukça sıradan, olağan gelen bir hukuksal sorumluluk için bile yıllarca mücadele etmek gerekmiştir. Örneğin o yıllarda ABD, Kanada, Britanya, Avustralya gibi Commonwealth ülkelerinde ve pek çok ülkede “işçi-işveren” ilişkisi bireysel iş akitlerine dayanmaktadır. Sözgelimi eğer bir işçi sözleşmesi sona ermeden işten ayrılırsa, o güne kadar aldığı tüm maaşları da vermek zorundadır. Ama bir yüklenici, işi bitmeden sözleşmeyi feshederse, o güne kadar yaptıklarının parasını alabilir. Keza herhangi bir sözleşmeyi imzalayan işçi, o işyerindeki tüm riskleri kabul etmiş sayılır ve herhangi bir iş kazası sonucunda tazminata hak kazanmaz. Sistem öyle bir oturtulmuştur ki, işçi sınıfının tüm hakları yok sayılırken, tamamen serbest bir pazar ekonomisinin önü açılmıştır. ABD tarihine, daha doğrusu ABD’de hukuk sisteminin oluşumuna bakıldığında, tam anlamıyla burjuva hukukunun nasıl bir mantıkla evrildiğini görmek mümkündür. 20. yüzyıla kadar işçi sağlığı ve iş güvenliğini düzenleyen herhangi bir yasadan söz etmek mümkün değildir. O yıllarda, yalandan dahi olsa işçilerin sağlık ve güvenliklerini sağlayan herhangi bir yasa veya yasal düzenleme bulunmamaktadır.

Eğer kapitalizmin doğuşundan bugüne vahşi kapitalizm, sosyalizmin varlığıyla birlikte refah devleti dönemi ve neo-liberal saldırı dönemi şeklinde dönemselleştirme yaparsak, birinci dönem olarak tanımladığımız yukarıda da örneklerini verdiğimiz tarihlerde, iş kazaları sonucunda işçilerin hak kazandığı tazminatlar da işin doğrusu mücadeleler sonucu kazanıldığını görürüz. Kazaların tazmini meselesine baktığımızda özellikle Anglosakson-Sakson hukukunun gelişimini takip etmek, sermaye düzeninin dünya ölçeğindeki verdiği ödünleri veya aynı anlama gelmek üzere işçi sınıfının kazanımlarını takip etmek anlamına da gelecektir. 19. yüzyılın sonlarında iş kazalarından doğan yaralanmaların tazmini meselesi gelişkin kapitalist ülkeler tarafından tartışılmaya başlamıştır (başlamak zorunda kalmıştır). Büyük Britanya’nın “İşveren Borçları (Sorumlulukları) Yasası (1880) daha önce örneklerini verdiğimiz işverenin içtihatlara dayalı “common law” (örf ve adet hukuku olarak da anılabilir) uyarınca sorumluluktan kaçmasını biraz da olsa sınırlandırmıştır. İngiltere 1887 yılında bireysel işverenlerin kazalardaki sorumluluklarını düzenleyen ek bir yasal düzenlemeyi uygulamaya koymuş ancak herhangi bir tazminat/sigorta sistemi yürürlüğe girmemiştir. 1884 ve 1886 yılları arasında Almanya’da Bismarck hükümeti zorunlu ve işçilerin kusursuz olmaları halinde tazminata hak kazanmalarını sağlayan bir sigorta sistemini yürürlüğe koymuş, bu sistem kolektif olarak tüm sermaye kesimince üstlenilmiştir. Bu dönemde ABD ve Yeni Zelanda’da da yasalar yürürlüğe girmeye başlamıştır (Barnetson, 2010; 36). Ardından Ekim Devrimi ve bunun kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadelelerine ve dolayısıyla hukuksal kazanımlara yansıması görülür. Daha ayrıntıya girmeden burada kesip, başka bir yazıya bırakalım ve yine yirminci yüzyılın başına dönelim.

28 Nisan mı 1 Mayıs mı?
1 Mayıs olmadan 28 Nisan’dan söz etmek mümkün değil. İşçi sağlığı ve iş güvenliği hakkında bu kadar konuşulması, bir noktadan sonra biraz rahatsızlık veriyor, kuşku yaratıyor. Sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları için gerekli önlemler, yasalar, yönetmelikler, standartlar üzerine çok şey söyleniyor, eğitimin ve işçilerin dikkatsizliğinin altı çiziliyor, en iyi niyetli tartışmalarda bile sorunun özü es geçiliyor. Örneğin haftada 60 saat çalışma olağan karşılanıyor, hafta sonu izninin ve yıllık izinlerin gaspı, güvencesiz, kuraldışı çalışma üzerine tartışmalar es geçiliyor. Bunun ILO da yapıyor, 1 Mayıs’ın işçi sınıfı için anlamı 28 Nisan kadar öne çıkarılmıyor. Pek çok kişi de aslında 1 Mayıs’ın bu en temel, en insani “sekiz saatlik işgünü” mücadelesinden çıkıp bugüne geldiğini bilmiyor. 1 Mayıs’ın kökenine ilişkin, 1886 yılında Şikago’da bulunan “McCormick Ekin Biçme Makinaları Şirketi’ne bağlı Biçerdöver fabrikasında başlayan grev ve ardından bu greve öncülük eden 4 işçi önderinin idam edilmesiyle sonuçlanan olaylar arasında bağlantı kurulmaktadır. Ancak bu doğru değildir. Rosa Luxemburg’un da belirttiği üzere, esas itibariyle 1 Mayıs’ın kökeni 8 saatlik işgünü mücadelesiyle doğmuştur:

“Sekiz saatlik işgününü kazanmanın bir aracı olarak bir işçi bayramı kutlamasının kullanılması fikri ilk olarak Avustralya’da doğdu. İşçiler 1856’da, sekiz saatlik işgünü talepli bir gösteri olarak, mitingler ve kutlamalar eşliğinde bir günlük genel grev yapmaya karar verdiler. Bu kutlamanın tarihi de 21 Nisan olacaktı. İlk başta, Avustralyalı işçiler bunu sadece 1856 yılı için düşündüler. Fakat bu ilk kutlama Avustralya’nın işçi kitlelerini ateşleyip yeni bir heyecana iterek, üzerlerinde o kadar güçlü bir etki yaratmıştı ki, bu kutlamanın her yıl yapılmasına karar verildi.

Avustralyalı işçileri ilk örnek alan Amerikalılar oldu. 1886’da 1 Mayıs’ın genel grev günü olmasına karar verdiler. O gün 200 bin Amerikalı işçi iş bırakarak 8 saatlik iş günü talebini yükseltti. Sonrasında, polis baskısı ve yasal baskılar işçilerin tekrar bu ölçekte bir gösteri yapmasını yıllar boyunca engelledi. Ne var ki, işçiler 1888’de kararlarını yenilediler ve bir dahaki gösterinin 1 Mayıs 1890’da yapılmasına karar verdiler.”

Tüm bu gelişmelerin ardından, Avrupa’da 400 işçinin katılımıyla gerçekleştirilen1889’daki Uluslararası İşçi Kongresi’nde sekiz saatlik işgününün birincil talep olmasına karar veriliyor ve Fransız delegasyonundan işçi Lavigne, bu talebin bütün ülkelerde bir genel grevle dile getirilmesini öneriyor, Amerikan işçileri delegesi ise yoldaşlarının 1 Mayıs 1890’da greve gitme çağrısını hatırlatıyor. Ardından Kongre bu tarihi işçilerin uluslararası bir kutlama günü olmasına karar veriyor. 8 saatlik işgünü talebi o kadar yakıcı ve herkesi ortaklaştıran/kesen bir talep ki, 1 Mayıs’ın birkaç defaya mahsus değil, sürekli ve kalıcı olması neredeyse kaçınılmaz oluyor. Ardından mücadele büyüdükçe, 1 Mayısların da içeriği zenginleşiyor işçi sınıfının birlik ve mücadele günü olarak tüm dünyada kutlanıyor.

1 Mayıs’ın talepleri o kadar insani ve yakıcı ki, hala güncel, hala mücadele konusu. 1904 yılının Nisan ayının son günü Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin’in 1 Mayıs çağrısındaki tablo tüm dünyada değişmeden duruyor:

“Bir yanda bir avuç kan emici zengin… Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.

Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar… İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.”

Bu tabloyu değiştirmek için YAŞASIN 1 MAYIS!

Kaynaklar
http://bcfed.ca/sites/default/files/attachments/History%20of%20the%20Day%20of%20Mourning.pdf
Zinn, H. (2005). A People’s History of the United States, 1492-Present, Harperpernennial Modern Classics, HarperCollins Pub, NY.
Quinlan, Mayhew and Bohle, (2001). “The Global Expansion of Precarious Employment, Work Disorganisation and Occupational Health: Placing the Debate in a Comparative Historical Context,” International Journal of Health Services 31(3) 507–536.
Barnetson, Bob, (2010). The political economy of workplace injury in Canada, AU Press, Athabasca University.
Mason Paul, (2009). Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek-Küresel İşçi Sınıfı Nasıl Oluştu?, Yordam Kitap, İstanbul
http://sendika63.org/2012/04/1-mayisin-kokeni-ve-sik-tekrarlanan-yanlislar-ergun-iseri-66126/
http://sendika63.org/2013/04/1-mayisin-kokenleri-nelerdir-rosa-luxemburg-42304/
http://sendika63.org/2013/04/1-mayis-v-i-lenin-42748/