2016’da 'Güney' coğrafyasına bakışlar



30-12-2016 08:30


Korkut Boratav

2016’da “dünyanın hali”ni, gözden geçiriyoruz. Metropol dünyasına geçen hafta göz attık. Bugün emperyalist sistemin çevresine, “Güney” coğrafyasına göz atalım. Kapsamı sınırlı tutmak gerekiyor. Latin Amerika, Çin ve Orta Doğu’ya odaklanmak istiyorum.

BURJUVAZİ KARŞI SALDIRIDA: LATİN AMERİKA 

On beş yılı aşkın bir süre boyunca, çevre ülkelerinde Amerikan emperyalizmine ve neoliberalizme muhalefetin bayraktarlığını Latin Amerika üstlendi; bu muhalefeti siyasi iktidarlara da taşıdı. 1998’de Hugo Chavez’in Venezuela başkanlığına gelmesiyle başlayan ve Brezilya İşçi Partisi’nden Dilma Rousseff’in 2014’te  ikinci kez seçimi kazanmasına uzanan bir dönemi kastediyorum.

Aynı zaman dilimi içinde bu iki ülke dışında Arjantin, Bolivya, Ekvator, Uruguay, Nikaragua’da çeşitli renklerden, akımlardan sol liderler, partiler kesintisiz iktidarda kaldı. ABD destekli (biri askerî, diğeri “sivil”) Honduras ve Paraguay darbeleri solcu başkanları iktidardan uzaklaştırdı. Orta sol/orta sağ iktidarların el değiştirdiği (Şili gibi) ülkeler de söz konusudur.

2015’te Latin Amerika siyaseti sağa yöneldi. Arjantin’de burjuvazinin, finans kapitalin ve ABD’nin gözdesi Mauricio Macri başkanlığı kazandı. Bolivya’da Evo Morales üçüncü kez seçimi kazandı; ama 2020’de yeniden aday olmasına imkân verecek referandumu birkaç ay sonra kaybetti.

2016’da “sol”un son yenilgisi Brezilya’da gerçekleşti. Parlamento Rousseff’i başkanlık görevinden uzaklaştırdı. Yerine geçen sağcı başkan yardımcısı Michel Tener, bütçe harcamalarını dondurabilecek anayasa değişikliğini Ekim 2016’da parlamentodan geçirdi. Lula ve Rousseff yıllarında yoksulları destekleyen sosyal harcamaların aşınması böylece başlatıldı.

Yaygın (ve bence haklı) saptamalara göre Dilma Rousseff’in görevden uzaklaştırılması bir “sivil darbe”dir. Bu sürecin önemli bileşkelerinden biri, büyük kentlerde kesintisiz sürdürülen Rousseff karşıtı mitingler olmuştur.  

Protestoların sınıfsal profilini simgeleyen bir fotoğraf tipiktir: Şık gömlekleri, şortları ve spor ayakkabıları ile sarışın-kumral bir çift (Claudio ve Carolina Pracownik) küçük köpekleriyle birlikte “Dilma istifa!” mitingine katılmak üzere yola çıkmıştır. İkiz çocuklarını bir pusette taşıyan “siyah” dadı (Maria Angelina)  onları arkadan izlemektedir. Bebeklerin mitinge değil, açık hava gezintisine çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Rousseff 2015’te neoliberal politikalara yönelmiş, ama ülkesinin burjuvazisini ikna edememiştir. Bu bölgede Brezilya’yı da aşan gözlemler, kültürel, ideolojik etkenlerle beslenmiş bir sınıfsal tepkiye işaret ediyor. Latin Amerika’daki “sol” iktidarların ortak özelliği, halk sınıfları lehine sosyal harcamaları artırmak olmuştur. Burjuvaziye göre, “ayak takımı”nın desteklenmesinde ölçü kaçmıştır. Beyaz “seçkinler”, küçük ve orta burjuvazi, eğitimli profesyonel katmanlar, geçmişte “kendilerine ait” gördükleri ortak mekânları, kurumları, semtleri, kent hayatını alt sınıflarla paylaşmak zorunda bırakılmışlardır. Artan vergi yükünün yanı sıra, pahalı, özel  okullara, hastanelere yönelme baskısı altında bunalmışlardır. Askerî dikta yıllarını da kapsayan eski düzen özlemi yaygınlaşmaktadır.

Bu sınıfsal tepkiyi, ABD yönetimi ile büyük finans sermayesi etkili biçimde destekledi. Solcu iktidarların çoğu, sosyal harcamaların maliye politikalarına yansıyan öğeleri dışında neoliberal reçeteleri benimsedi. Amerikan emperyalizmi bir dış politika “sapkınlığı” ile ayrıca tedirgin edildi: ABD’den bağımsız ekonomik ve politik işbirliği örgütlerinin kurulması…

ABD rövanş hamlelerini başlatmıştır. Solcu iktidarların öncüsü olan Venezuela, Chavez sonrasında güçsüzleşmiş; kargaşaya sürüklenmiştir. Arjantin ve Brezilya’nın yeni başkanları da, ABD ile sıcak ilişkileri canlandırmaktadır.    

İktidarlar değişmiştir; ama, Arjantin ve Brezilya’da ekonomik krizler derinleşerek sürmektedir. Ortaya çıkmıştır ki, bölge burjuvazisi, ülkelerinin geleceğine ilişkin stratejik perspektiflerden yoksundur.  Metropolde sermayenin tahakkümü halk sınıflarının tepkileriyle yıpranırken, Latin Amerika’nın egemen sınıfları, Andrew Gunder Frank’ın terimiyle “lümpen-burjuvazi” niteliklerini bir kez daha  doğrulamaktadır.

ÇİN: EMPERYALİZMİN BEYHUDE KRİZ BEKLENTİSİ 

Finans çevreleri, son yıllarda Çin ekonomisi için ısrarla “sert iniş” öngörmektedir. Kastettikleri “kriz”dir ve bu olasılık, Çin’de “reformların” eksik kalmasına  bağlanmaktadır. Hangi reformlar? Piyasa önceliğine daha fazla savrulma, devlet işletmelerinin, köylerde  kolektif mülkiyetin tasfiyesi, sermaye hareketlerinde sınırsız serbestleşme… Kısacası, kapitalizme ve neoliberalizme tam teslimiyet… Bunlar, çok partili rejime adım adım açılan siyasî liberalleşme ile bütünleşirse, mükemmel bir sentez gerçekleşecektir.

Geçen hafta vurguladım: Metropol kapitalizminin bugünkü biçimiyle sürdürülmesi imkânsızlaşmaktadır. Kendi rotasını belirlemekten âciz hale gelen bu bunamış sistem, bir de, son çeyrek yüzyıl boyunca dünyanın en dinamik ekonomisi olduğunu kanıtlamış olan Çin’e akıl vermektedir.

Otuz yıl önce SSCB ekonomisinin çökmesine, hatta sosyalizmin tasfiyesine katkı yapmış olan liberal Sovyet iktisatçılarının Çinli benzerleri devreye sokulmaktadır. Ne var ki Çin Komünist Partisi (ÇKP) yönetimi, şimdiye kadar bunlara fazla yüz vermedi. Pragmatik, esnek çizgisini korudu.

Çin’in güncel ekonomik sorunları iki alanda odaklanıyor: Konut sektöründe fiyat artışlarının (balonlaşmanın) yüksek borçlanma ile finansmanı ve döviz rezervlerinin 4 trilyon dolardan 3 trilyona inmesine yol açan sermaye çıkışları…

Çin’de şirket borçluluğu gerçekten yüksektir; milli gelirin yüzde 170’ine ulaşmaktadır. Önemli bir bölümü, konut sektörünün finansmanı ve pazarlanmasında odaklanan şirketlere aittir. 2007/2008’de  ABD’de konut sektöründen bankalara taşan finansal kriz benzetmeleri yapılmaktadır.

Ne var ki, bu öngörülerde Çin’e özgü savunma araçları dikkate alınmıyor. Kamu borçlarının milli gelire oranı düşüktür; %50 civarındadır. Bankalar sistemi de hemen hemen tümüyle devlet mülkiyetindedir. Bu olgulardan hareket eden hükümet, şirket borçlarının hisse senetleriyle takasını içeren sınırlı bir uygulama başlatmıştır. Bu, sonunda, merkezî ve yerel hükümetlerin mülkiyetini ve borçluluk oranlarını artırabilir. Ancak, ABD örneğinin aksine, bir kriz tetikleyicisi olmaz.

Döviz rezervlerindeki erime ise, büyük ölçüde artan sermaye ihracıyla ilgilidir. Bu olgu, Çin’in dış dünyada büyük boyutlu yatırım yapan  (bir anlamda “emperyalist”) aşamaya dönüşmesini simgelemektedir. Uzun, karmaşık bir liste göstermektedir ki, Çin’in dış yatırımları, giderek ileri teknoloji alanlarına kaymakta; öncü Batı şirketlerinin satın alınması dikkat çekmekte; ABD ve AB yönetimleri endişelenmektedir.

Ne var ki, rezervlerdeki erimenin bir bölümü, Çinli rantiyelerin, zenginlerin sermaye kaçırmalarından da kaynaklanmaktadır. Bu iki kanalın yol açtığı döviz talebi, ulusal paranın (RMB’nin) değer yitirmesine yol açmaktadır.

Bu eğilimin, uluslararası sistemin bir rezerv parası olarak kabul edilmiş olan RMB’nin bu statüsünün tartışılmasına ve Trump yönetiminin, “döviz kurlarında haksız rekabet” suçlamasına yol açması istenmiyor. Bu nedenle Çin yönetimi, sermaye kaçışlarını frenleyen etkili araçları harekete geçirmiştir.

2017’de ÇKP’nin 19. kongresi yapılacak. 2002’den bu yana ÇKP yönetiminde yaş sınırı uygulanıyor ve  yönetici kadro on yılda bir değişiyor. Genel Sekreter  Şi Jinping, ikinci beş yıllık görevine bu kongre ile başlayacak.

Şi Jinping, Sovyet devletinin çöküşünü SBKP içindeki çürüme ve yolsuzluklara bağlayan bir teşhisten hareket etti ve  dört yıl boyunca ÇKP ile  devlet aygıtında yolsuzluğa karşı  çok kapsamlı bir mücadele sürdürdü.  Batı çevrelerince bu kampanyanın “göz boyama olduğu” iddiası veya iktidar blokunda dağılmalara yol açacağı öngörüleri tutmadı.

Batı kapitalizminde bunama eğilimleri yaygınlaşırken Çin emperyalist sistemin  hegemonik merkezine terfi edebilecek midir? Bu soruyla bağlantılı olarak Çin toplumu nasıl nitelendirilebilir?

Marksist düşünür Perry Anderson son  soruyu şöyle yanıtlıyor (New Left Review, Ocak/Şubat 2010): “21. yüzyılın Çin Halk Cumhuriyeti, geleneksel ölçütlerden herhangi birine uymayan bir bileşkedir: Baskın biçimde kapitalist bir ekonomi ile   kesinlikle komünist bir devlet… Her ikisi de kendi türlerinin en dinamiği…”

Bir “sentez” değil, iki uyumsuz öğenin bileşkesi söz konusudur. 2016’da da varlığını, hayatiyetini başarıyla sürdürmüştür.

ORTA DOĞU: HER ŞEY AÇIK; DURUM KARMAKARIŞIK...     

“Her şey açık; durum karmakarışık…” Bu ifade, galiba,  yakın geçmişi ve bugünü ile Orta Doğu’yu özetliyor.

Yakın geçmiş açısından her şey apaçıktır: Bugünkü felaket, Amerikan emperyalizminin eseridir.

Sovyet rejimini yıkma saplantısı, ABD’nin İslamcı cihatçıları silahlandırmasına yol açtı. Geri tepti; cihatçılar ABD’yi vurunca “ılımlı İslam” safsatasına sığınıldı; Orta Doğu’daki laik Arap rejimlerinin devrilmesi kararlaştırıldı. Irak, Libya rejimleri çok kan dökerek devrildi, ama beklentilerden hiçbiri gerçekleşmedi. Suriye’deki  kıyım “vekâlet” ile sürdürüldü; Rusya’nın müdahalesi, rejim değişikliği hedefine son verdi.

Artık fark edilmiştir ki, hortlatılan canavar, “cihatçı İslamcılık”, Batı dünyasının göbeğine de rahatça şiddet taşıyan vahim bir tehdittir. Sorumluluk ve “ilk günah” ise asla üstlenilmedi.

Bugün durum karmakarışıktır. Zira emperyalizm tüm çirkinliğiyle, sadece yıkan, kan döken, tahripkâr bir güç olarak açığa çıkmıştır. Çözüm üretme, yeni bir düzen  kurma iddiaları bir yana, örtülü, karanlık hedeflerini gerçekleştirmekte dahi âciz kalmıştır. Olayları yönetemeyince, bölgeyi, orta çağların “iti ite kırdırma” senaryosuna teslim etmiştir.

Bu ortamda, Türkiye gibi geleneksel müttefikler üzerindeki denetim de giderek yok olmuştur.

Bu yüzyılın başında bir Güney Avrupa toplumu olan Türkiye, artık Orta Doğu’ludur. Kaderimiz Afganistan’dan Magrib’e kadar uzanan bir coğrafyanın kargaşaları içinde biçimlenmektedir. AKP iktidarı, Orta Doğu savaşlarında Harb-ı  Umumî’deki İtalya gibi saf değiştirmeye yönelmiş; geçici  de olsa bu nedenle önem kazanmıştır: “Seküler Suriye’nin birliğini koruma” hedefi etrafında   Rusya ve Şii İran ile ittifak… Esad rejiminin birliğini tehdit ettiği gerekçesiyle Rojava’ya karşı  (iki yeni müttefikin onayıyla)  cephe açılması…

Bu gözü kara savruluşun arkasında, bence, iç siyaset, yani Başkanlık hedefi yatmaktadır. Hedef gerçekleşirse macera son bulabilir. Aksi halde bu tehlikeli kumar, ağır bir fiyaskoyla da sonuçlanabilir. ABD emperyalizmi Orta Doğu’dan sıyrılmak isteyebilir; ama “kâğıttan kaplan” düşkünlüğüne henüz inmemiştir.

Kapitalizmin metropol ülkelerde tıkanmışlığı, Orta Doğu’da emperyalizmin çaresizliğine dönüşüyor.   

Ancak, pasif bir çaresizlik değil; bulaştığı mekânları kan-revan içine, Türkiye gibi sözde (geçmiş) müttefiklerini maceralara  sürükleyen bir yıkıcılık söz konusudur.