20. yüzyıl müziğinde savaş karşıtlığı: Arnold Schönberg “A Survivor from Warsow”



05-10-2014 10:03


Can Aksel Akın

Eski bir Alman sözü “Ev yandığında, kalem kurtaramaz.” diyor. Aydınlar'ın 2. Dünya Savaşı karşısında ellerinden geleni yapmalarını, ancak milyonlarca insanın ölmesini engelleyemeyişlerini de anlatıyor. Tıpkı ülkemizde, Nâzım Hikmet'in, Aziz Nesin'in, Ruhi Su'nun ve onlarca tanıdığımız, tanımadığımız aydının ifade ettiği ortak kaygıların, endişelerin ve saptamaların gerçekleşmesi gibi...

1947 yılına dönelim. 2. Dünya Savaşı yeni bitmişti. Savaş'ın yıkıcı etkisi tüm dünya halklarının üzerinde halen hissediliyordu. Avusturya'lı bir yahudi besteci olarak Arnold Schönberg de hem birçok dostunu savaşta kaybetmişti hem de göç etmek zorunda kalmıştı. Bir Sovyet koreograf'tan aldığı metin üzerinde çalıştı. Savaş karşıtı eserleri ile de ünlü Sovyet besteci Dimitri Shostakovich'in yanı sıra  (dinleyiniz bestecinin 13. Senfonisi, “Babi Yar”) daha küçük ölçütlerde de olsa, “Holocaust”u, lanetleyen önemli eserlerden birine imza attı.

Modern müziğin “babası” olarak da tanımlanan Arnold Schönberg'in müziğine değinerek başlayalım.  Gerek Richard Strauss, gerekse Richard Wagner'in müzikleriyle temsil edilen geç romantik dönem estetiği,faşist Alman İmparatorluğu'nun desteklediği ve propaganda filmlerinde kullandığı malzeme olarak tüm halklar üzerinde olumsuz anılar canlandırıyordu. (Günümüzde İsrail'de halen Wagner yorumlanmamaktadır.)

Yıkılmışlığın müziksel dilde de bir yansıması da olmalıydı. Arnold Schönberg ve yaklaşık aynı anda ama birbirinden habersiz bir şekilde Joseph Matthias Hauer, “12 ton Müziği”ni geliştirdi.

Bu müziğin estetiğinde, sesler hiyerarşik olarak birbirine eşlerdir. Kısaca özetlersek, bir sesin tekrar gelebilmesi için bir oktav (sekizli aralık) içerisinde olan diğer 11 sesin getirilmesi gerekir. Aynı ses ancak diğer tüm sesler geldikten sonra yeniden gelebilir. Bu da anlaşılması ve takip edilmesi zor bir melodik hat ortaya koyar...

Daha sonra Schönberg, müzik çevrelerinde Hauer'in önüne geçerek 2. Viyana okulunun mimarı olarak bilinecektir. Öğrencileri Anton Webern ve Alban Berg ile birlikte  20. yüzyıl sanatı için çok önemlidirler. Bu arada 1. Viyana okulu ise Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven'den başkaları değildir.

Bugün Schönberg'in son eserlerinden biri, dinlemesi biraz zor olan bir eser sıradaki, ancak yine de özellikle bu eser hakkında yazmak istedim. Eser anlatıcının, konuşma sesiyle metni aktardığı bir yapıya sahip. Bu şekliyle 19.yüzyıl melodramını yeni bir boyuta ulaştırıyor. Schönberg, konuşma sesinin asla belirli seslere (şarkıya) dönüşmesini istemiyor. Besteci, bunu şiddetle reddetmektedir.

Söz konusu eserin metni üç farklı dili kullanıyor. Birincisi, ingilizcedir, ardından Nazi subaylarının konuşmaları Almanca olarak ve halkın duasının söylenildiği ibranice bölüm gelmektedir. 

Arnold Schönberg'in gerçek bir olay üzerine çalıştığı ve kendisinin düzenlediği metni yazıda Türkçe olarak bulabilirsiniz. Eserin metni, ikinci dünya savaşı yaygınlaşmadan, savaşın henüz ikinci haftasında Alman ordularının işgal ettikleri Polonya'da, Varşova şehrinin gettosunda geçiyor. Burada yahudilerin başkaldırıları kanlı bir şekilde bastırılıyor, eser yaşanmış bir olaya dayanıyor.

Arnold Schönberg (1874-1951)

A Survivor from Warsaw for Narrator, Men’s Chorus and Orchestra

(serbest çeviri ile: Varşova'dan Kurtulan,  Anlatıcı, Erkekler Korosu ve Orkestra için)

Herşeyi hatırlayamıyorum. Çoğu zaman, baygın olmalıyım. Sadece, önceden kararlaştırılmış gibi birlikte şarkı söylemeye başladıkları o eşsiz anı, ihmal ettikleri yaşlı duacının okuduğu, unutulmuş inançlarının ezgisini hatırlıyorum!

Ancak, Varşova'nın kanalizasyonlarındaki uzun süreli yaşantımın nasıl başladığını anımsamıyorum...

Gün sıradan başladı: Kalk borusu gün henüz karanlıkta çaldı. “Dışarı çık!” Uyudunuz ya da, endişeleriniz sizi bütün gece uyutmadı. Çocuklarınızdan, karınızdan ve ailenizden zorla ayrıldınız. Onlara ne olduğunu bilmiyorsunuz... Nasıl uyuyabilirsiniz?

Trompetler tekrar çalar: “Çık dışarı!” Yüzbaşı kızacak!” Dışarı çıktılar; bazıları çok yavaş, (yaşlı olanlar, hasta olanlar) bazıları sinirli bir çabuklukla. Yüzbaşı'dan korkuyorlar. Acele edebilecekleri kadar hızlılar. Nafile! Çok gürültülü, büyük bir arbede var! Ve yeterince hızlı değil! Başçavuş bağırıyor: “Dikkat! Olduğun yerde dur! İşte böyle, ya da silahın dipçiği ile yardım edeyim mi? İsterseniz, benim için sorun yok!”

Yüzbaşı ve emrindekiler (herkese) vurdular: genç veya yaşlı, (kuvvetli veya hasta), sessiz, suçlu veya masum...İnleyen ve sızlayanların sesini işitmek acı vericiydi. Yere düşmemi engelleyemeyecek kadar şiddetli bir darbe almama rağmen, onları duyuyordum. Kafasından yaralanan ve ayağa kalkamayan hepimiz yerdeydik... Zamanın çoğunda baygın olmalıyım. Bir sonraki duyduğum şey bir askerin söyledikleriydi: “Hepsi öldü!” Bunun üzerine yüzbaşı götürülmemizi emretti.

Orada, kenarda yarı baygın yatıyordum.  Acı ve korkudan sakinleşmiştim. Ve yüzbaşıyı bağırırken duydum: “Say!”

Yavaş ve düzensiz bir şekilde başladılar: bir, iki, üç, dört- “dikkat!” Yüzbaşı tekrar bağırdı, “daha hızlı! Bir daha baştan başla! Bir dakika içinda gaz odasına kaç tane göndereceğimi bilmek istiyorum! Say!”

Tekrar başladılar, önce yavaşça: bir, iki, üç, dört, gittikçe hızlandılar ve daha da hızlandılar, öyle hızlandılarki atların yürüyüşüne benzemeye başlamıştı, ve aniden sessizce, birden bire saymanın ortasında, Shema Yisroel'i söylemeye başladılar. (tercüme: Can Aksel Akın)

Eserin başındaki kesitte, trompet'in “kalk borusu”nu sembolize ettiğini hatırlatıyor ve devamı için sizleri özgür bırakıyorum... Tüm savaşları tekrar lanetliyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=rGWai0SEpUQ