15 Temmuz, ABD ve diğerleri

15 Temmuz sonrasının sınırsız haber akımı içinde kafa karışıklığı yaygındır. Sağduyulu yorumlar, uçuk-kaçık, spekülatif senaryolarla iç içedir. “Bu çorbada benim de tuzum olsun” diyerek 15 Temmuz’un uluslararası uzantıları üzerinde durmak istiyorum. Bilgi yığınından hızlı bir bilanço çıkaralım ve birkaç soruyu, olasılığı tartışalım.

05-08-2016 07:28


Korkut Boratav

15 Temmuz sonrasının sınırsız haber akımı içinde kafa karışıklığı yaygındır. Sağduyulu yorumlar, uçuk-kaçık, spekülatif senaryolarla iç içedir.

“Bu çorbada benim de tuzum olsun” diyerek 15 Temmuz’un uluslararası uzantıları üzerinde durmak istiyorum.

Bilgi yığınından hızlı bir bilanço çıkaralım ve birkaç soruyu, olasılığı tartışalım.

ABD’nin 15 Temmuz Tepkisi

Günlerden beri iki soru gündemdedir: ABD, 15 Temmuz darbe girişiminin mimarı mıdır? Destekçisi midir?

İlk soru, ister istemez yıllar öncesinde bir iş adamının, küfürlü “rüşvetin belgesi mi olur…” tepkisini ve Amerikan emperyalizminin Üçüncü Dünya’daki zengin (ama çoğu belgesiz) darbeler sicilini hatırlatıyor. Belgeler belki elli yıl sonra, belki de Wikileaks benzeri yeni bir istihbarat sızması sonunda ortaya çıkar. Şimdilik bu soruyu yanıtsız bırakalım.

İkinci soruya gelince; ipuçları bence, ABD’nin 15 Temmuz darbesinin destekçisi olduğunu gösteriyor. 15 Temmuz’da ve sonrasında dış tepkileri sıralamakla başlayalım.

Darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ı derhal telefonla arayan ve tam desteklerini ifade eden iki devlet adamının önce Putin, sonra Ruhani olduğunu öğrendik.  ABD Yönetimi’nin ilk resmi demeci ise Dışişleri Bakanı Kerry’den geldi ve “Türkiye için istikrar, barış ve süreklilik” beklentisi ifade edildi. 

Buradaki “istikrar, barış, süreklilik” çağrısının darbecileri de muhatap aldığı elbette düşünülecekti. Emperyalizmin bölgedeki marifetlerini yakından izleyen Robert Fisk de, 25 Temmuz’da BirGün’de yayımlanan söyleşide aynı görüştedir: “ABD’nin Erdoğan hükümetine… desteğini göstermekte bayağı bir gecikmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bir görüş beyanında bulunmadan önce   bekleyip sonucu görmeyi tercih ettiler.” 

Sonuç belli olduktan sonra da ABD tepkileri de anlamlıdır: Obama ayrıntılı görüşlerini bir hafta sonra bir basın toplantısında ortaya koyacaktır: “Darbe girişimini esefle, üzüntüyle karşılıyoruz (“deplore”) ve seçilmiş hükümeti destekliyoruz… Aynı zamanda umuyoruz ki, ortalık yatıştıktan sonra aşırı tepkiler gösterilerek meşru muhalefet, gazetecilerin endişelerini ifade etmeleri ve yasal süreçler içinde hükümete başvurmaları kısıtlanmaz… Darbe soruşturmalarında hukukun üstünlüğünün gözetilmesini teşvik ediyoruz.” (Beyaz  Saray Basın Bülteni, 22 Temmuz 2016)

Gülen’in iadesi konusunda ise Obama, “suçluların iadesi taleplerinin, sözleşmelerin, ABD yasalarının, Adalet Bakanlığı’nın ve benim yönetimimin”  belirli olacağını söylüyor. Sayılan öğeler gösteriyor ki, Erdoğan ve Bozdağ’ın, “iade kararı esasında siyasîdir” yorumu geçerlidir.   

“Aşırı tepki göstermeyin” uyarısına AB çevreleri de hızla katıldı. Bir örnek olarak darbe girişiminden on gün sonra konuşan AB Komisyonu Başkanı Juncker’i aktaralım: “Bugünkü durumuyla Türkiye ne yakın, ne de uzak bir gelecekte AB’ye üye olabilecek konumda değildir.”   (Reuters, 26 Temmuz).

Zamanlamasına, içeriğine, üslubuna bakılırsa Batı İttifakı’nın bu tepkileri, açıkça, darbecilerin tasfiyesinde aşırı gitmeyin mesajı içermektedir. Aynı çevrelerin AKP’nin “demokrasi karnesi”ne yakın geçmişe kadar sürekli “geçer not” vermiş olduğunu da elbette hatırlıyoruz.

Erdoğan, batıdan ve kuzey ile doğudan gelen tepkiler arasındaki farklılaşmayı, “dost ve kardeş ülkelerin liderleri demokrasiden yana tavır koydu. Bu süreçte ‘bekle gör’ tavrı içinde olanları ve net bir görüş sergilemek yerine genel geçer ifadelerle durumu savuşturmaya çalışanları da elbette not ettik” ifadeleriyle değerlendirdi.

İki Amerikalı general, Aspen’deki Güvenlik Konferansı sırasında  biraz daha açık konuşarak belirsizliklere  son verdi: İlk konuşan Ulusal İstihbarat Direktörü General James Clapper oldu: “TSK’deki temizlik, IŞİD ile mücadeleyi zorlaştıracaktır. Muhataplarımızın birçoğu görevden uzaklaştırıldı ya da tutuklandı. Bunun Türklerle yürüttüğümüz işbirliğini zayıflatacağı şüphe götürmez.” (Deutsche Welle Türkçe, 28 Temmuz).

Sonra CENTCOM Başkomutanı Joseph Votel’e sıra geldi: “Yakın işbirliği içinde olduğumuz birçok askeri yetkili şu an hapiste. Birlikte yürüttüğümüz operasyonları etkileyeceğinden kaygılanıyorum.” (İleri Haber, 29 Temmuz).

Böylece anlaşılmaktadır ki Batı İttifakı’nın liderleri, askeri sözcüleri, 15 Temmuz sonrasında devlet aygıtında ve TSK’de cemaat tasfiyesinin sınırlı kalmasını telkin etmektedirler.

ABD istihbaratının ve askeri yetkililerinin darbe girişiminden habersiz olmaları mümkün görülemez. Batı liderlerinin Erdoğan’sız bir AKP’yi veya daha geniş bir Batı’cı, neoliberal koalisyonu yeğlediği sır değildir. NATO’cu, ABD’ci, yakından bildikleri komutanların yürüttüğü darbenin başarısı niçin istenmesin? Erdoğan’sız senaryonun aktörleri bellidir. Tasfiyelerin bu senaryoyu gündem dışına kaydıracağından mı endişe edilmektedir? Tansiyon bu nedenle mi yükseltilmektedir?  

Erdoğan, anlaşılan,  bu teşhisleri yapmıştır. Önceliği, cemaatin temelli yok edilmesidir. Bunu köstekleyen tepkiler, onu, yeni arayışlara sürüklemektedir.

NATO’dan Çıkarılma ???

Mustafa Peköz bir saptama yapıyor: “Türkiye’nin NATO’dan çıkarılma olasılığı zayıf olmasına rağmen uluslararası medyada tartışılır olması önemlidir.” (Sendika.org, 27 Temmuz)

ABD ile gerginliği tırmandıran çevreler “NATO’dan çıkma” sloganını ortaya atmadı. Buna karşılık “Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması” dış kaynaklarda yer almaya başladı.

Bu olasılık Batı ve Rusya çevrelerinde tartışılıyor. Brüksel’deki bir basın toplantısında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Türkiye ile ilgili bir soru üzerine, “NATO’nun da demokrasiye saygı gereksinimi vardır” hatırlatmasını yapmış ve Türkiye’deki gelişmelerin bu bağlamda dikkatle izleneceğini, önem taşıdığını belirtmiştir. (Defend Democracy Press, 28 Temmuz).

Strateji uzmanı Gregory Copley’in 22 Temmuz tarihli yazısı,  “Türkiye NATO ile Çatışma Güzergâhı İçinde” başlığını taşıyor. Bu zata göre, “Türkiye ABD’ye, dolayısıyla da NATO’ya karşı husumetini ilan etmiştir. NATO Türkiye’nin üyeliğini askıya almak zorunda kalacaktır fakat bunu gerçekleştirecek mekanizma fiilen yoktur. NATO’da hiç kimse Türkiye’nin yokluğunda küresel ve bölgesel stratejilerin nasıl yapılandırılacağını veya Türk subaylarının NATO tesislerinden nasıl uzaklaştırılacağını hesaplamamıştır.” (OilPrice.com.)

Financial Times’ın dış haberler editörü David Gardner de aynı doğrultuda yazıyor: “Tasfiyelerin boyutu, poliste, kamu yönetiminde, yargıda, isyancıların çok ötesine gitti. Örneğin Erdoğan’ın daha liberal selefi Abdullah Gül’ün atadığı iki AYM üyesi tutuklandı. Washington, Gülen konusunda bir ödün vermezse NATO’dan kopma mümkündür.” (21 Temmuz).

Koroya Rusya uzmanları da katılıyor. Bunlardan biri (Patrick Armstrong, Russia Observer, 25 Temmuz), “Türkiye NATO’dan ayrılacaktır ama zamanlaması belirsizdir. Biçimsel bir ayrılma gerçekleşmeden adım adım çekilme söz konusu olabilir”  diye yazıyor.

İddialı bir diğer Rusya uzmanı John Helmer’dir. Ona göre, Avrupa’nın çökmekte olduğu bu dönemde “Rusya için düşman, NATO destekli ABD’dir. Türkiye ABD’den koparsa, NATO da felce uğrar. Putin ve Erdoğan’ın oluşturacağı yeni ittifakın biçimi 9 Ağustos’ta belli olacak. Erdoğan’a ve Putin’e yakın iş çevrelerinin kısa dönemdeki kazançları Şimşek, Zeybekçi ve Albayrak ile Rus yetkililer (Dvorkoviç ve Novak) arasındaki 26 Temmuz görüşmelerinde  belirlendi.” (Naked Capitalism, 27 Temmuz)

Rusya uzmanlarının NATO-Türkiye yorumları, kanımca, Erdoğan’ın niyetlerinden çok Putin çevresinin beklentilerini yansıtmaktadır.

Ya AKP’nin Suriye Batağı???

Rusya uzmanlarından öğrendiğimize göre, 9 Ağustos görüşmelerinde Putin, Türkiye’nin Suriye’deki cihatçı gruplara silah, insan ve para akımına son vermesini talep edecektir. Bu istek, Rusya-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesinin ön-koşulu da olabilir.

Türkiye’nin Suriye’deki batağa saplanmasının ana sorumlusu olan Erdoğan bu isteği kabul edebilir mi? Suriye El-Kaidesi olan Nusra’yı (BM kararına rağmen) bir “terör örgütü” olarak görmediğini belirtmiştir. Putin’in yakındığı destekler,  Nusra’nın (çeşitli adlar altında) müttefiki olan cihatçı gruplara sağlanmaktadır. CIA, Suudi, Kuveyt ve TC’nin açık suç ortaklıkları söz konusudur.

Obama ve ABD Savunma Bakanlığı ise, bu stratejiye ikircikli yaklaşmıştır. Nitekim, son günlerde Nusra’nın ad değiştirerek El-Kaide’den ayrıldığını (üstelik El-Kaide’nin onayıyla) ilan etmesi, Savunma Bakanlığı’nca inandırıcı görülmemiştir.

Ancak, Kasım’da Başkan seçilirse Hillary Clinton’un Esad’sız bir Suriye hedefini canlandıracağı, hatta Erdoğan’ın “güvenli bölge” önerisini yeniden gündeme getireceği biliniyor. Kısacası, 2017’de Suriye’de Erdoğan’ın eski öncelikleri ile ABD’nin yeni  yönelişleri çakışabilecektir.

Kansu Yıldırım, AKP ile Körfez sermayesi ilişkilerinin ve Suriye bağlantılı siyasi askeri alanlarda TC-Suudi-Katar işbirliğinin bir dökümünü yaptı (BirGün 25 Temmuz). Bu bağlantıların yoğunluğu ve ABD’deki olası politika kayması dikkate alındığında, Putin’in Suriye taleplerinin olumlu karşılanması mümkün müdür?

Burada, Erdoğan’ın Suriye önceliklerinin ikinci ayağı olan, Suriye’deki PYD varlığı akla geliyor. Bugünlerde ABD, Suriye barış görüşmelerinde B Planı olarak federatif bir çözüm modelini (dolayısıyla federal bir Kürt devletini) gündeme sokmayı düşünmektedir. Esad’ın bu seçeneğe (Rusya’nın da örtülü desteğiyle)  şiddetle karşı çıktığı biliniyor.

Bu durumda  Erdoğan ile Putin arasında Suriye devletinin bütünlüğünü tehdit eden tüm cihatçı ve Kürtçü güçlere karşı bir işbirliği gerçekleşemez mi? Müflis Suriye stratejisi Davutoğlu’na fatura edilebilir. Yeni Başbakan “Suriye ile normalleşme” sinyallerini vermiştir. Clinton’u, CIA’yı, Suudi’leri tedirgin etmeyi göze alan bir strateji kayması imkânsız mıdır? 

***

17 Aralık’ta ortaya çıkan boyutuyla cemaat tehdidinin Erdoğan için bir varlık/yokluk sorunu olduğunu ve önceliklerinin en başında  yer aldığını düşünüyorum. ABD Erdoğan’ı gözden çıkardığında Cemaat dosyaları  işler hale gelebilecektir. Cumhurbaşkanı, bu tür bir “sivil darbe olasılığı”nı  güçlü gördüğü için Bati İttifakı karşıtı bir söylemi yükseltmektedir.

Sokaklara ve sandığa egemen olan kitle tabanı sayesinde bu söylem uygulamaya taşınabilir mi? “İstanbul sermayesinin canı cehenneme…” olabilir ama Türkiye’nin alacaklısı olan uluslararası bankalar? TC devletinin dış siyaset ekseni Batı’dan Avrasya’ya kayarsa, uluslararası sermaye, “zarar yok” diyecek midir?

Bilemem. Sadece sürprizlere hazır olalım.