1 Mayıs’ın nörobiyolojisi…



30-04-2015 08:02


Nurettin Abacıoğlu

Önce bir bilim alanının, kısaca tanımından bahsedeyim…

Nörobilim ya da nörobiyoloji, sinir sistemi ve sinir hücreleriyle ilgili bir bilim alanı ve birbiri yerine kullanılan kavramlar. Sinir sisteminin anatomik, fizyolojik özelliklerini, biyokimyasını, moleküler biyolojisini davranış ve öğrenme ile ilişkileri bağlamından inceleyen nörobilim ile nörobiyoloji iç içe geçmiş durumda. 

Nörobiyoloji özgün olarak sinir sisteminin biyolojisi ile ilgilenir. Bunun kapsamına da sinir sisteminin yapısı, fonksiyonları, gelişimi, genetiği, fizyolojisi, biyokimyası, farmakolojisi ve patolojisi girer. Aslında her bir başlık, sinirbilim bakımından ayrı ve özgün bir bilim alanı olarak da adlandırılabilmektedir. Tıpkı nöroanatomi, nörofizyoloji ve nörofarmakoloji gibi… 

Nörobiyoloji bütün dallarla yakından ilgilidir ve bu tür dalları da içinde barındırmaktadır. İşte o nedenle de nörobiyoloji sözcüğü zaman zaman nörobilim yerine kullanılmaktadır.

Bu malumata neden ihtiyaç oldu?

Geçen haftanın “Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji” gazete-dergi ekinde (24.04.2015-No: 1466) kapak manşetten tanıtılan bir makale yayımlandı. Başlık şöyleydi:  “Siyasi tercihlerin altında biyolojik dürtüler mi yatıyor?”… Makale, “New Scientist” dergisinden bir alıntı ve çeviri…

İlgiyle okudum…

Nörobiyolojinin merak uyandıran pek çok konusu var.

Örneğin “Aşkın nörobiyolojisi”, fakültemde geçenlerde verilen bir seminerin başlığı idi. Fakültenin ortak seminer günü Çarşamba günleri öğle tatili arasındaki “bir” saattir. Bu seminerin öğrenci dâhil, çok dinleyeni oldu. Öyle ya, aşk denilen hadise yaşanırken, nörobiyolojik olarak da neler cereyan etmektedir. Herkes bilmek istiyor… Dalım farmakoloji olduğundan, aşkın nörobiyolojisi ile ilk karşılaşmam değil. Yine de bakalım ne yenilik olmuş hesabına ve merak ederek kalkıp gittim…  

İşin doğasını bilebilmek başka bir şey; ancak şimdi dopamin sentezlendi; aaa bak oksitosin ve vazopressinlerim devrede; akabinde fenil etil amin ve sinir büyütücü faktörlerim (nevre growth factor) devreye giriyor diye bir farkındalık içinde de olma bana fazla bir keyif vermiyor. Hatta işin anlamını kaçırıp fazlaca mekanik hale sokuyor gibime geldi… 

Dinleyicilerin yüzlerindeki hafif gülümseme ise belki de ilk dinleme bakımından daha farklı duygu durumlarını yansıtıyordu…

Her neyse, nörobilim ya da nörobiyoloji böylesi ilginç ve keyifli bir alan…

Sezgilerinizin, duygularınızın aşkınızın, acılarınızın hatta siyasi tercihlerinizin farkının farkındalığına varmak bambaşka âlemlere alıp götürüyor insanı…

İnsanın merakı biter mi hiç!

Nörobilimciler, insanın politik tercihlerinin nasıl ve neden geliştiğini de biyolojik açıdan merak ediyorlar ve bu bağlamdan incelemeye değer buluyorlar…

Kuşkusuz bu alanla uğraşan büyük bilimci kitlesi batı ülkeleri dediğimiz coğrafyalarda konuşlu…

Eh insanlar yaşadığı coğrafyanın iktisadi, siyasi, kültürel değer ve olgularından bağımsız değiller. Toplumsal davranış edimlerini de aynı gözlükten incelemeye değer buluyorlar…

Cumhuriyet bilim dergi ekindeki bağlam da, böylesi bir bakış açısıyla örtüşüyor… Yazı New Scientist dergisinden alıntılanmış bir derleme. Kaynakçasında da, birçok ağ sitesine gönderme içeren başka çalışmaları içeriyor…

Yazı ne mi söylüyor! “Popülizm ya da “halkçılığın biyolojisini” irdeliyor…

Doğal olarak konu benim de merakımı çekti. 

Popülizm, siyasal tercih olarak hem liberal, hem liberter ve dolayımıyla sol eğilim ve davranışları, tercihleri içinde barındıran bir ana akım siyasal tercih olarak yansıtılıyor. Dahası muhafazakâr yani konservatif siyasi eğilimlerin karşısına da oturtuluyor…

Halkçılığın seçkinci olmayan, hatta seçkinler karşısında toplumun öteki kesimini içeren bir boyutu olduğu yazıda işleniyor. Dışlanmış ötekilerin çoğunlukçu özelliğinden hareketle de, seçkinci kesimlerle siyasal koalisyon kurmada ideolojik bağ olarak bir rol oynama özelliğinin bulunduğu ön plana çıkarılıyor…

Daha pek çok olumlu ve olumsuz konudan bahsederken işin biyolojisine atıf doğrudan bu yazının içinde değilse bile kaynakçaları ve başka kaynaklarda belirtilen çalışmalarda yer alıyor…

Birisini ben de hem kendim, hem de okuyucularım için inceledim! Aşağıya da meraklısı için bağlantı adresini koydum.

Makalenin başlığı “Your Brain on Politics: The Cognitive Neuroscience of Liberals and Conservatives”. Yani “Beyninizin Siyaseti: Liberal ve Muhafazakârların Bilişsel Sinirbilimi”.

Yazı uzun; yorumlayanı ve tartışanı çok. 

Özetle ne deniyor; ne söyleniyor. Beyin görüntüleme yöntem ve sistemleriyle çeşitli beyin bölgelerine ilişkin taramalar yapılıyor ve görüntüler üzerinde bazı beyin bölgelerinin morfometrik büyüklük ölçekleri çıkarılıyor. Buna göre deneklerin kendi siyasi kimlik tanımlamalarıyla, beyin yöreleri aralarındaki gelişkinlik, büyüklük-küçüklük farkı, liberal-halkçı olanla, muhafazakâr olanın nörobiyolojik özellikleri olarak yorumlanıyor.

Beyinin görüntülemeye ve incelemeye konu edilen iki temel yöresi var. Bunlardan birincisi “anterior kingulat korteks” veya anlayacağımız biçimiyle “ön halka zarı ya da kabuğu”; diğeri ise amigdala veya “badem cisimleri”.

Malumat hizmetinde sınır olmasın; konuyu bilenleri de burada yazılanların kifayetsizliğini yer darlığına bağlasın deyip, bu iki yöre hakkında şunları not edebilirim:

a) Anterior Kingulat Korteks (AKK-Ön Halka Kabuğu): Beynin endişe ve karar verme mekanizmasından sorumlu kısım. Karar verirken seçenekleri tartar. Ayrınca stres ve duygudurum merkezidir. 

b) Amigdala (Badem cismi): Saldırganlıktan sorumlu kısım. Güçlü duygular, öfke ve korku bu kısımdan doğar. 

Geliyoruz işin liberal-popülist ve muhafazakâr kısmına. Liberal-halkçı olanlarda AKK, morfometrik olarak daha büyük bir alan olarak ölçülüyor. Bu bölüm muhafazakârlarda küçülmüş bulgulanıyor. Muhafazakârlarda ise amigdala daha büyümüş ve gelişmiş olarak tespit ediliyor. Halkçı olanlarda ise bu yöre küçülmüş görünüyor.

İşin bir de daha renkli kısmı var. 

Cinsiyet temelinde de kadın-erkek beyninin farklarını çalışan nörobilimceler, kadın beyninde AKK’nın daha büyük olduğunu saptıyorlar. Dolayısıyla kadınların, endişelenmeye daha meyilli olduğu bir taraftan böyle açıklarken, diğer yandan da, yoksa kadınların erkekten neden daha devrimci-solcu olduğunun kanıtını mı bulunmuş oluyor? Buna tam bir destek de amigdala yöresinden geliyor. Amigdala kadında daha küçük ölçülüyor. Dolayısıyla hem kavgaya ve fiziksel risklere girmeye gönülsüzlüğünün nedenleri anlaşılıyor ve hem de kadınların muhafazakârlık karşıtlığı ve erkeğe oranla daha solda bir siyasi pozisyona yatkın olma nedenleri biyolojik olarak saptanıyor (mı?)…  

Yani iş böyle bir bağlamdan sürüp gidiyor.

Tıbbi ve klinik makalelerde bahse konu olan insani ve toplumsal davranış özellikleri incelenirken, kendi sınırlarını, kuşku yok ki, “ceteris paribus” bir daraltmayla biyolojik referanslara yöneltiyor. Yani ve söz gelimi, bu nörobiyolojik çalışmaların içinde incelenen insan davranışının (politik tercih) sınıfsal özelliğini veya aidiyetini sorgulayan herhangi bir yaklaşım yok. Durum böyle olunca, havada uçuşan çok oluyor ve hatta kimi sonuçları üstü örtük Sosyal Darvinizm bağlamına da sürüklenme riski taşıyor.

Diyor ve bu ahkâmı burada noktalıyorum…

***

Bu nörobiyolojik malumatın iyisiyle ölçülebileceği bir günün ise bir kez daha arifesindeyiz.

Yarın 1 Mayıs ve Taksim muamması, her yıl olduğu üzere bu yılın da gündeminde…

Padişah ferman çıkarıyor. Vali emir kulu; tedbirini aldığını ilan ediyor…

Taksim Meydanı yine yasak…

Yani işçi-emekçi ve halk sınıflarına, bayramını istediği ovada, bayırda, bayram alanında ve içlerinde en sembolik olan Taksim Meydanında kutlaması yine yasak; yine yasak…

Bunun adına hazreti diktatorya “ileri demokrasi” diyor…

Solun, halk sınıflarının, bu ülkede iktidarın gerçek alternatifi oluncaya ve daha iyisi iktidarı eline alıncaya değin de bu işin böylece sürüp gideceği de bir kez daha anlaşılıyor… 

Derin tahlile gerek yok; sermaye diktatoryası, rüyası dâhil kendi kâbusunu hatırlatan bir olguyu ne seyretmek ne de yaşamak istemiyor…

O nedenle de Sol açısından Taksim Meydanı yasağı her yılın en önemli gerilim başlıklarından birisini oluşturuyor… 

Günün adı “Birlik, Dayanışma, Mücadele Günü” dür…

Özetle halk sınıfları birlik içinde dayanışmaya ve kendi iktidarını kurana değin mücadeleye devam etmelidir; bunun başka çıkarı yoktur… Haziran bunun tam bir işaretini vermiştir. İş bunu ete kemiğe bürümeye gelmiştir… 

Dolaysıyla ayağa tekrar kalkılıp, işin bitirilmesi gerekmektedir. Öyle her şeye burun kıvırarak ve steril bir sosyalizm gelecek düşü kurularak kenarda Godot beklenecek değildir…

Seçimlerde bir zorlama dâhil her kanaldan solun iktidarı zorlanmalı ve kanallar açmak için gerçekçi bir çaba hayata geçirilmelidir… 

Bu arada, yukarıda da aktardığım malumatın bir tehlikesi şu olabilir:

Yarınki 1 Mayıs kutlamalarında, gözaltına alınalar hastaneye MR tetkikine sevk edilip AKK ölçümlerine bakılabilir. Ha bir de büyük bulunursa, işte yeni bir terör örgütü üyesi olma ölçüsü; ya da komünist olmanın dayanılmaz nörobiyolojik hafifliği ortaya çıkacaktır… Yoksa istemeden akıl mı vermiş oluyorum?

Hepimize kolay gelsin diyor, 1 MAYIS’ımızı kutluyorum…

Meraklısına okuma metni

http://blogs.discovermagazine.com/intersection/2011/09/07/your-brain-on-politics-the-cognitive-neuroscience-of-liberals-and-conservatives/#.VTvm3vCOLK8