1 Kasım üç görev



16-09-2015 08:39


Erkan Baş

Tarihin hızlı aktığı dönemler, somut, net ve anlaşılır tutumlar almanın önemli olduğu anlardır. Elimden geldiğince bunu gözeterek yazmaya çalışacağım.

“Tekrar seçim”

Sandık da siyasetin araçlarından biriyse, ona yüklenen özel anlamın değerlendirilmesiyle başlamak gerek. Devrimci bir özne için sandık tutumunun belirlenmesinde bu özel anlamın doğru analizi en önemli öğelerden birisidir.

1 Kasım günü yapılacak seçim, hukuksal olarak bakacak olursak bir erken seçim, bu hukuki tanımla beraber kullanılan "tekrar seçim" kavramı ise durumu daha iyi açıklıyor. "Tekrar seçim" çünkü, hepimizin bildiği gibi 1 Kasım seçimlerinin temel nedeni 7 Haziran seçimlerinde AKP ve daha özel olarak Tayyip Erdoğan’ın istediğini alamamış olması.

7 Haziran seçimlerinde AKP’nin oy kaybetmesi ve özellikle HDP’nin seçime parti olarak girip barajı aşması Erdoğan’ın hayallerini suya düşürmüştü. Şimdi “olmadı, yeniden deniyoruz” diyerek sandığı önümüze getiriyorlar.

Kabul edelim, çok ustaca yönettikleri bir süreçle yaşadıkları ağır yenilgiyi unutturamasalar bile pratik olarak önemsizleştirme başarısı gösterdiler ve bundan cesaret bulduklarını da söyleyebiliriz.

Şimdilik sadece not ederek geçeceğim ama iki noktanın akılda tutulması gerektiğini düşünüyorum.

Bir, 8 Haziran’dan bugüne muhalefetin, özel olarak da düzen dışı güçlerin tutumlarındaki eksik ve yanlışların ciddi bir muhasebesi de gerekiyor ve bu 1 Kasım sonrası çok önemli olacak.

İki, özellikle Suruç Katliamı ile başlayan süreçte yaşadıklarımızı iyi okumak durumundayız. Erdoğan’ın topyekün karşı saldırıya geçmesi esas olarak güçsüzlüğünü örtme ve kaybetme paniğinin ürünü olmakla birlikte, işin bir tarafında HDP'de somutlanan direnişi kırmak varsa, diğer tarafında da Tayyip Erdoğan'ın istediğini almak için veya alamadığı koşullarda neler yapabileceğini sergilediği korkunç bir “fragman” var.

Özetle, 1 Kasım günü halkın önüne konulan sandıkla, esas olarak 7 Haziran'da gerçekleşmesine izin verilmeyenleri kazanmayı amaçlıyor.

Bize göre 1 Kasım seçiminin devrimcilere yüklediği önemli görevlerden birisi bu eksende belirginleşiyor. Erdoğan’ın hayallerinin gerçek olduğu bir ülke emekçi halklarımız için bir cehennem anlamına geliyorsa, AKP’nin ve Erdoğan’ın hayallerini gerçek kılmak için girdiği bu mücadelede güçlü bir yumruk daha yemesi son derece önemlidir. 1 Kasım sürecinde bize düşen, 7 Haziran’da elde ettiklerini bile kaybedecekleri bir sonucu ortaya çıkarmak, bunun için ne yapabiliyorsak onu yapmaktır.

Sandık tutumu

Eğer buraya kadar söylenenler doğruysa bu seçim sürecinin sandık tavrı açısından doğru tutumu, bu oyunu bozmak için hiç tereddüt etmeden HDP'ye oy vermektir.

Sözünü ettiğimiz tutum, HDP’nin siyasal, ideolojik veya programatik hattını bir bütün olarak sahiplenmek ve desteklemek anlamına gelmiyor. Hatta aksine sözünü ettiğimiz net tutumu esas belirginleştiren yan, “HDP’li değiliz ama HDP’ye oy vereceğiz” biçiminde özetlenebilecek bir tutumu alabilmektir. Hatta gerekiyorsa, açıkça ve ayrıntılı biçimde HDP’ye dönük eleştirilerimizi ortaya koyarak HDP’ye oy vermek de diyebiliriz.

Bu tutum, AKP’nin istediğini almasını imkansızlaştırmak doğrultusunda bir politik faaliyet ve karşı duruş anlamına geldiği gibi, HDP nezdinde Kürt halkının baskı ve şiddetle ezilmeye çalışıldığı bir dönemde, Kürt ve Türk emekçileri arasında yaşanması bir felaket anlamına gelecek duygusal kopuşu engelleme görevimizin bir gereğidir. Bu son derece önemli bir görevdir, zira eğer bir sosyalist devrim mücadelesi veriyorsak, bunun en önemli ön şartlarından birisinin Türk ve Kürt emekçilerinin birliği olduğunu görmeden böyle bir iddianın taşıyıcısı olamazsınız. Halkları birleştirecek, kardeşleştirecek olan böylesi zor zamanlarda sergilenen tutumdur. Ortak düşmanlara karşı birlikte mücadele etmektir. 

Türkiye solu içerisinde, HDP/HDK içinde olmayıp, sürecin gerektirdiği net tutumu almaktan sakınmayan devrimci bir odağın şekillenmesinin sayısız faydası olacağını da eklemek gerek.

Açıkça söyleyelim, bu tutum, Kürt siyasetinin solla ilişkisinin samimileşmesine katkı koyarken, hareketin içindeki solcu, sosyalist birey ve topluluklarla sağlıklı bir iletişimin güçlenmesine de katkı anlamına gelecektir.

Bu bölümü kapatırken son bir not düşmek istiyorum.

Görünen o ki, Türkiye solunun bir kısmı yerleşik alışkanlıkları nedeniyle bu net tutumu takınamayacak. Oysa basit bir yöntemsel davranış değişikliği ile bu sorun kolayca aşılabilir. Söylemek istediğim şu, maalesef solun hareket tarzının temel belirleyeni, genellikle solun kendi iç gündemleri oluyor. Sol güçler, belirli bir pozisyon alırken esas olarak “yakın rakiplerini” gözeten bir yaklaşımı merkeze koyarak hareket ediyorlar. Bu değerlendirme biçimi yanlıştır.

Doğru tutum, iktidarın konumunu görerek onun karşı kutbunda konumlanmak, kendi siyasal-ideolojik konumunu bu noktada, bir başka deyişle kavga alanlarında güçlendirmek ve mümkünse sivriltmeyi amaçlamaktır.

Seçimin sınırı

Bir kez daha ve açıklıkla yazmak gerekiyorsa, Türkiye'nin hiçbir temel sorunu seçimlerle çözülemez. Dolayısıyla 1 Kasım seçimlerine de gereğinden fazla bir önem atfetmenin, örneğin 2 Kasım günü tüm dertlerimizin çözüleceği bir sürecin başlayacağını düşünmenin hiçbir karşılığı yoktur. Türkiye'nin temel sorunları, sadece, emekçi halkın geniş kesimlerinin ve onların siyasal temsilcisi olarak sosyalist hareketin etkin ve belirleyici bir güç olarak siyasal alandaki yerini almasıyla çözülebilir.

Seçim sürecinde odaklanması ve somut kazanımlar elde edilmesi gereken önemli bir görev, bu eksiğin tamamlanmasına katkı sağlayacak adımlar atmaktır.

Burjuva siyasetinin ve AKP rejiminin seçim sürecinde ve sonrasında daha olağan veya istikrarlı bir ortama kavuşması, daha kapsayıcı ve yatıştırıcı bir tarzı hayata geçirmesi olasılığı yoktur. İyice gerginleşen siyasal atmosferin yanında, ekonomik veriler ve uluslararası durumun etkileri hesaba katıldığında, daha yoğun bir baskı ortamının oluşması ve kimi halk düşmanı girişimlere teşebbüs edilmesi de ihtimal dahilindedir. Bu türden baskıcı ve faşizan müdahale girişimlerinin Türkiye halkları nezdinde geniş bir meşruiyet zeminine sahip olamayacağı açık. Ancak devrimci güçlerin buna karşı aktif bir tutum alabilecek bir halk örgütlenmesini geliştirmek üzere seçim sürecinden de faydalanması bir zorunluluktur.

Emperyalizme, gericiliğe, faşizme ve sermaye diktatörlüğüne karşı, özgürlükçü ve aydınlanmacı bir mücadele çizgisinin güçlendirilmesi, emekçi sınıfların güncel ve yakıcı taleplerinin siyaset sahnesine taşınması ve bu iki başlığın halkçı bir ideolojik karakterle yoğrulması görevi seçim sürecinin de en temel görevi olarak önümüzde durmaktadır.

Sosyalizmi Türkiye’nin “5. Gücü” haline getirme hedefimiz de bu pozisyonun doğal bir sonucudur ve geçerliliğini korumaktadır.