Zafer İlken yazdı | Hepiniz oradaydınız



28-06-2020 13:14

Zafer İlken

Gelecek Partisi’nden siyasete atılan ve partinin Eğitim Politikaları Başkanlığı görevini üstlenen eski Yükseköğretim Kurumu (YÖK) Başkanı Yusuf Ziya Özcan ‘FETÖ mensuplarının ÖSYM tarafından hazırladığı tüm soruları çaldığını' söylemiş ve şu açıklamayı yapmış: ”Savcı Şadan Sakınan geldi, benden dataların depolanması için ekstra hard disk istedi. 1 terabayt disk verdim. Geçti bir tane daha hard disk istedi. 'Hayırdır, ne yapacaksınız bu hard diski, sorular 10 megabayt tutmaz' dedim. Sakınan, ‘Biz geriye dönük arama yapacağız. Bütün sınavları alacağım’ dedi. 4 terabayt disk verdim, 5’inci hard diskte tamam dedim artık. Siz bütün soruları alıyorsunuz, bu çalınan sorularla alakalı değil dedim.  

Ben bir daha hard disk vermeyince Zekeriya Öz beni aradı, ‘Hocam bu Türkiye için çok önemli bir mevzu’ dedi. Ben de dedim ki, evet çok önemli ama bir türlü sonuç çıkmıyor. Zekeriya Öz, ‘Şadan Sakınan elinden geleni yapıyor, sizden hard disk istemiş siz olmaz demişsiniz’ dedi. Sonra öğrendim ki en baş FETÖ’cü Şadan Sakınan çıktı. Saflığımıza bak, bir terabayt hard diske dünyalar sığar. Bir sınav soruları 10 megabayt tutmaz. ÖSYM’nin kullandığı ve kullanmak için beklettiği bütün soruları aldılar.”

Bu açıklama bana, 2010 yılının sonunda Y.Z. Özcanın YÖK Başkanı olduğu dönemde Üniversitesinde Akademi tarafından Rektörlüğe seçilen ve sonrasında YÖK Genel Kurulunda mülakata alınan bendenizin yaşadığı O günü anımsattı. Sekiz sene önce yazmış olduğum kitapçıktan alıntılayarak aktarmak istiyorum:

“Belirtilen saatte YÖK binasında belirtilen yere gittim ve beklemeye başladım. Bir ara memurlardan biri koridora çıktı, hangi Üniversite’den olduğumu sordu. “Sıranız gelince biz size haber vereceğiz” dedi. Bu arada, mülakatı biten bir adayın çocuklar gibi sevinerek dışarı çıktığını, etrafının hemen diğer adaylar tarafından çevrildiğini ve “ne sordular ne sordular?” diye ablukaya alındığını, onun da gevrek bir gülüşle “soracak bir şey bırakmadım ki adamlara!” dediğini anımsıyorum!

Yaratılan ortam çok kötüydü. Kapıda bekleyenler Üniversitelerin Rektör adaylarıydı ve içeride de Türk Üniversitelerinin en üstünde yer alan kurumun genel kurul üyeleri oturuyordu. Adaylar, yazılı sınavı geçmiş mülakatı bekleyen -kimi torpilli, kimi torpilsiz- iş arayan vatandaş durumundaydılar. Ancak şunu belirtmek isterim: Bu durumun kasten veya adaylar üzerinde baskı unsuru olarak bilinçli şekilde yaratıldığı fikrinde kesinlikle değilim. O ortam, sorumlularının yaşama, dünyaya ve elbette Üniversitelere bakışlarının bir simgesiydi. Bundan rahatsız değildiler ve hatta, büyük ihtimalle, farkında bile değildiler. Ben, adayların (sanırım toplamı altmış civarındaydı) çoğunun da bu durumdan rahatsız olduğunu sanmıyorum. Ve bence işin en acı tarafı da bu! Ülkenin Devlet Üniversiteleri’ndeki bu niteliksiz başkalaşımın Kamusal alanlar başta olmak üzere tüm yapıya sarmalandığını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Sıra bana gelmiş olmalı ki memur beni içeri buyur etti. U şeklinde birleştirilmiş masaların etrafında Kurul Üyeleri, ucunda ise Başkan, Başkan Vekili ve Genel Sekreter otuyordu, beni de Başkanın (Y.Z. Özcan) tam karşısına gelecek şekilde oturttular. Başkan “Hocam hoş geldin, formatımız şu şekilde, beş dakika anlatacaksınız, sonra isteyen üye soru soracak bunun için de beş dakika ayrıldı, evet buyurun!“ dedi. Ben “ne anlatmamı istiyorsunuz?” dedim; “Ne istersen onu anlat” diye yanıtladı. “Bu kadarcık bir sürede öğrenmek istenilenlerin ne olduğunu bilmeden ne anlatabilirim ki” dedim; “Valla yirmi küsur Üniversite altışar adaydan hesaplarsan adam başı toplam on dakika düşüyor“ dedi. Mülakat öncesinde YÖK tarafından bize bir form gönderilmiş ve doldurmamız istenmişti, orada “Üniversitenizin temel sorunları nelerdir, ne gibi çözüm önerileriniz var?” şeklinde bir soru vardı.  Ben de bari beş dakikada bu soruyu yanıtlayayım dedim ve başladım anlatmaya; bu arada kurul üyelerinin davranışlarını da izliyorum. Çoğu önündeki dosyaları karıştırıyor, belli ki derslerine iyi çalışmamışlar, dosya içerisinde benim bulunduğum kısmı arıyorlar. Kimisi sağa sola bakıyor, kimisi önündeki kağıtlara bir şeyler yazıyor. Bu arada Başkan da çok meşgul, devamlı Genel Sekreterle bir şeyler konuşuyor. İki kurul üyesi salon dışına çıkıyor, konuşmam bittikten sonra geri dönüyorlar. Sonuçta çok az kişi tarafından dinlendiğim ve ciddiye alındığım izlenimiyle soruyorum: ”Ne kadar sürem kaldı ?”. “Çoktan bitti hocam” diyor Başkan, “evet sorusu olan var mı?”. Bir tanesi kalkıp “ya hocam sen bize yok rüzgâr santralı, yok zeytinyağı- sakız bunlardan bahsedip durdun, bunların yüksek teknolojiyle ne alakası var allasen” diyor. Ben de, bana herhangi bir soru sorulmadığını, istediğim herhangi bir şeyi anlatabileceğimin söylendiğini, ancak istenirse yüksek teknolojiye yönelik olarak yürüyen projelerden bahsedebileceğimi söylüyorum. Benim bu izah çabalarım sırasında Başkan ve Genel Sekreter dışarı çıkıyorlar ve bir daha da geri dönmüyorlar. Başkan Vekili teşekkür ediyor ve beni uğurluyor, bitti…

Yukarıda anlattığım bu süreç herhalde bütün adaylar tarafından yaşanıyor ve YÖK Genel Kurulu, bu inanılmaz mülakat felaketi sonucunda kimin Rektörlük yapıp kimin yapamayacağına karar veriyor! İşin ilginci, bu kurul içerisinde en önlerde yer alan ve “Üyelerine yüksek ahlak ilkeleri ve erdemleri özümletmeye çalışarak tüm insanların kardeşçe yaşayacakları bir sevgi düzeni oluşturmaya çalışan” bir derneğin en üst noktalarına tırmanmış bir şahsiyet, sonradan ortak bir tanıdığımıza “valla biz sıralamaya karışmıyoruz, onlar hazır geliyor” diyebiliyor!! “

Sonuçta ne oldu, safça üniversite giriş sınavı soru bankasını FETÖ’cülere kaptıran ve rektörlük seçimlerinde ikinci olan Y.Z. Özcan’ın hemşerisi ve ortağı olduğu şirketin yönetim kurulu üyelerinden birinin akrabası Rektör olarak atandı.

O zamanlar bu yandaşlığı ve haksızlığı çok yadırgamıştım. Ancak sonradan, bugüne değin olanların yanında bunun ne kadar küçük bir şey olduğunu ayrımsadım. Bu adamların hamuru aynı yerde yoğurulmuş; bu nedenle iyi niyet, anlayış, empati beklemek, imza toplayıp haksızlıkların, usulsüzlüklerin, adaletsizliklerin giderileceğini zannetmek ve bunun içinde sadece seçimlerin gelmesini bekleyip her şeyin orada hallolacağını sanmak, işte esas saflığın en büyüğü. Unutmayalım, hepsi oradaydı...

Sevgiyle, dostlukla