Yusuf’la kaybolmak

Hikâye tersinden anlatılsa da kuyuda kaybolan Yusuf değildir belki. Bize göre etiketlerin, kötülüklerin, bireyi ve onun özgürlüklerini hiçe sayan toplumsal kuralların, ötekileştirilmelerin evidir kuyu. Sevmenin, sevişmenin, öpüşmenin yasak olduğu; tecavüze alkış tutulduğu günün gecesidir. Kuyu, kendine benzemeyeni silindirden geçirip ezen bir toplumsa şayet, Yusuf’un kendi kuyularına karşı bir itiraz, bir isyandır.



24-03-2019 00:49

Şilan Geçgel

Klasik Türk Edebiyatı’nda yol üzerine birçok metafor bulunuyor. Bazen yol, bazen yolcu… Hikâyeler her uğrakta değişse de esasında yolun kendisi, insana dair bir arayış ve belki gizli bir özlemi içinde barındıran nice cümleye dönüşerek ruhsal bir arayışa akıyor.

Lise yıllarında Reşat Nuri’nin Çalıkuşu isimli romanını okurken kendisini aldatan Kamuran’a sırtını dönüp Anadolu’ya öğretmenlik yapmaya giden cesur Feride’yi bir roman kahramanı olarak olağanüstü bulurdum. Köy köy, okul okul Anadolu’nun yoksul ve ücra köylerinde hayata tutunmaya çalışan Feride, dönemin toplumsal sınırları ve tabularını da zorlamaya çalışıyor, kendi yolunu arıyordu. Elbette taşranın merkezine oturan toplumsal baskı ve soğuk muhafazakâr rüzgâr da işini pek kolaylaştırmıyordu.

Kadınların toplumsal tabuları reddediyor - zorluyor oluşunun heyecanı mıdır, yeni yolların getirdiği yeni gerilimlerin merakı mıdır bilinmez ancak Feride’nin birçok genç okurun zihninde kapılar aradığı muhakkak. Feride, sahip olduğu her şeyi geride bırakıp yola çıkmanın ve “kendini aramanın” anahtarıydı o dönemler bizim için.

Kapılar aralamak mühim, evet. Bugün okurun zihninde kapılar aralayacak, kalbini ve aklını zorlayacak bir kitaptan bahsedeceğiz. Okurken bana sıklıkla 17 yaşımın Feride’sini hatırlattığını mutlaka eklemeliyim. Siz deyin Feride, ben diyeyim Yusuf.

Onur Orhan’ın geçtiğimiz aylarda Yusuf’u Bulmak isimli romanı Can Yayınları tarafından yayımlandı. Yusuf’u Bulmak, yazar Orhan’ın ikinci romanı.  Roman denilince okurun aklında oluşan olay- karakter- zaman örgüsünün epey dışında, belki de yeni denilebilecek türden bir üretim. Tam da bu sebeple Yusuf’u Bulmak’a bir tanım yapmak, onu bir sınıfa dahil etmek epey güç olacak gibi görünüyor.

Kitap esasında birbirine bağlı üç unsur üzerinden kurgulanmış:

Kayıp bir Yusuf, Yusuf’u anlatanlar ve Yusuf’u sorup soruşturan bir ses - bazen okur.

Kitapta birbirinden farklı otuz iki ses Yusuf’u konuşuyor. Bu sesler Yusuf’a dair anılarını teker teker ve büyük bir sohbet akışı içinde anlatıyor okura. Hepsi Yusuf’u sevmiyor elbette. Yusuf’un sevmeyenleri, belalıları da var. Ses bu ya, sevmeyenlerin sesi de eşit sevenlerinkine. Sanılmasın ki pelerinsiz bir süper kahraman Yusuf… Değil.

Birçok romanda ana karaktere yüklenen iyi insan olma erdeminin aşırı parlatılmasından olsa gerek ki ana karakterlerin kötü olduklarına okurun hiç inanası gelmez. Ana karaktere biçilen bu her şeyin en güzeli, en iyisi, en doğrusu olma hali yeni dönem romancılığında ise kendine görece daha az yer bulacak gibi görünüyor. Bizim Yusuf’umuz, Onur Orhan’ın hakkaniyetli kalemiyle daha insan, daha “bizim” gibi.

Bu otuz iki ses, Yusuf’u anlatıyor. Yusuf’u arayan birine yol gösteriyor belli ki. Sonra bu şahitliklere otuz üçüncü ve son ses sesleniyor:

“Bana Yusuf’u sordun, gel seni şöyle bir dolaştırayım” diyor. Sanki aradığınız yere tam ulaşmış, Yusuf’un kapısını çalacakken biri çıkıp yanlış geldiğinizi söylüyor ve sizi hoop yolun/kitabın en başına geri yolluyor. Okur, tam olarak son sayfalarda bir gerileyip duvara çarpıyor.

“Kim bu konuşanlar, Yusuf’u tanıyanlar?” derseniz eğer pek parlak değil kimlikleri. Görevini kötüye kullanan polisler, tutkulu sevgililer, pavyonda çalışan  kadınlar, katiller, kumarbazlar, her türlü yüz kızartıcı suçun bir ucundan tutup hayatın tokadını erken yaşta yemiş olanlar... Kendilerince bir üslupları var. Bu seslerden öyle İstanbul Türkçesi yahut nezaket bekleyen hata eder. Ses bu ya kişi neyse, ne isterse, ne düşünürse dilinden o dökülüyor.

Tüm roman boyunca Yusuf hayatına dokunan, hayatına dokunduğu hiç kimseyi yaftalamadan, ötekileştirmeden devam ediyor yoluna. Her çevreden, her sınıftan insanla kesişiyor yolu. Ancak toplumun değer yargıları ve etiketleriyle değil, kendi kalbinin gözüyle bakıyor bu seslere.

Bundan dolayı olacak ki bu sesler sahte bir nezaket ve kibarlık hatasına düşmeden pat pat söylüyor, ne hissediyorsa onu anlatıyorlar Yusuf’u anlatanlar. Steril takıntıları olan birçok okurun bu “yeryüzünün lanetlilerinden” pek hoşlanması epey zor. Tam da bu sebeple yazar, -içtenlikle inanmış karakterlerine. Çoğu kez kendi sözünü yutmuş, karakterlerini konuşturmuş sanki. Okur, bu noktada kendi steril alanlarından uzaklaşıp biraz empati yapabilirse Yusuf’u bulmaya bir adım daha yaklaşmış olacak.

Bizim sesler konuşadursun, peki nerede bu Yusuf?

Yusuf kayıp.

Yusuf’un hayatına bir yerinden dokunanlar anlattıkça Yusuf bir rüya gibi gözümüzün önünde beliriyor. Yusuf bu ya, herkesçe var bir şekli şemali. Yusuf ne çok iyi ne çok kötü. Yusuf ne sağ, ne de ölü. Kimse bilmiyor.

Yusuf ve kuyu efsanesi çok kez yazıldı, çok kez söylendi. Bizim Yusuf’un kuyusu daha derin sanki.  Hikâye tersinden anlatılsa da kuyuda kaybolan Yusuf değildir belki de, kim bilir?

Bize göre etiketlerin, kötülüklerin, bireyi ve onun özgürlüklerini hiçe sayan toplumsal kuralların, ötekileştirilmelerin evidir kuyu. Sevmenin, sevişmenin, öpüşmenin yasak olduğu, tecavüze alkış tutulduğu günün gecesidir. Kuyu, kendine benzemeyeni silindirden geçirip ezen bir toplumsa şayet, Yusuf’un kendi kuyulara karşı bir itiraz, bir isyandır.

Birçok edebi üretime konu olan Yusuf öznesi, başlı başına insanlığa dair bir arayışa tekabül ediyor.  Yusuf’u Bulmak okuru şaşırtacak, çoğunlukla hüzünlendirecek. Yazarın  tiyatro oyunu yazımındaki başarısının romanında da kendini güçlü bir şekilde hissettirdiği muhakkak.  İlerleyen günlerde tiyatro oyunu olarak sahnelenecek olan Yusuf’u Bulmak, daha çok okura misafir olacak görünüyor.

KÜNYE: Yusuf’u Bulmak, Onur Orhan, Can Yayınları, 128 sayfa.