Yönetmen Akkuş: Sporculuk hayatımızdan geriye sürekli kurulup yıkılan hayaller kaldı

Yönetmen Akkuş: Sporculuk hayatımızdan geriye sürekli kurulup yıkılan hayaller kaldı

59’ncu Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda “Düet” belgeseliyle Jüri Özel Ödülü’nü kazanan yönetmen İdil Akkuş ve Ekin İlkbağ ile konuştuk.

Ersan Kınık

Senkronize yüzme sporu aracılığıyla tanışan Mısra ve Defne’nin, uzun yıllar birlikte vermiş oldukları mücadeleyi ve karşı karşıya kaldıkları zorlukların anlatıldığı belgesel, yine bir dönem aynı sporu yapan İdil Akkuş ve Ekin İlkbağ’ın yönetmenliğinde çekildi.  

2011 yılında senkronize yüzmeyi bıraktığını ifade eden yönetmen Akkuş, sporculuk hayatımızdan geriye, haksızlık, emeğinin karşılığını alamama, sürekli kurulup yıkılan hayaller kaldı” diyor. Yönetmen İlkbağ ise Türkiye’de bu branşı yapmaya çalışan sporcuların durumunu “Aslında senkronize yapmış olan herkesin hikayesi benzer sanırım. Bu spora olan tutkumuzun dışında, var olan her şey yetersiz. Bu yetersizlikler içinde, hayatınızın yüzde yüzünü isteyen bir eforu sonsuza kadar veremiyorsunuz.” diye özetliyor.

Türkiye’de öne çıkan belli başlı branşlar hariç özellikle amatör branşlara yönelik yatırımlar oldukça düşük bir seviyede. Senkronize yüzme de bu sporlardan biri. Öncelikle, senkronize yüzme branşında birlikte mücadele veren Mısra ile Defne’nin hikayesini belgeselleştirmeye nasıl karar verdiniz?

İdil Akkuş: Ben de 2005 yılında 10 yaşımdayken senkronize yüzmeye başladım ve 6 yıl boyunca koşullar beni bırakmaya itinceye kadar da devam ettim. Ekin ile sporu bırakmaya yaklaştığım yıllarda bir ara aynı kulüpteydik ve orada tanıştık. Mısra ve Defne ile de aynı anda sporcuyduk fakat hiç aynı takımda yer almamıştım. Mısra’nın Antalya’daki ilk gösterim sonrasındaki söyleşide ifade ettiği gibi söylersem, hiç aynı takımda olmadık belki ama bu film sayesinde iki ayrı düetten bir takım oluşturmayı başardık.

Projenin hayata geçmesi ise, ben İstanbul Üniversitesi Radyo Sinema Televizyon bölümünde okurken, mezuniyet projemi düşünmeye başlamamla gerçekleşti. O sıralar Ekin ile tekrar bir araya gelmiştik. İkimiz de sinema okuyorduk ve Ekin bambaşka bir projeyle bana geldiğinde, ben de fakültemizin hocalarından İlkay Nişancı ile bunu paylaşmıştım. Ancak hayata geçirebileceğimiz bir proje değildi. İlkay hocadan aldığım “Bildiğiniz işi yapın.” tavsiyesi bizi su balesi hakkında bir belgesel çekmeye yönlendirdi. Daha sonrası ise bizim de hiç tahmin edemediğimiz 6 yıllık bir yolculuk. Başladığımız günden vardığımız güne hem biz hem film hem Mısra ve Defne’ni hikayesi çok değişti.

Ekin İlkbağ: Bizim için çok uzakta olan, keşfedip, araştırıp, filmini yapmaya karar verdiğimiz bir hikâye olmadı. İdil ve benim arkadaşlığımız da spor sayesinde başladı. İkimiz de eski sporcularız, uzun yıllar senkronize yüzme yaptık. Aslında hepimiz bu spor sayesinde arkadaş olduk ve uzun yıllarımız, beraber geçti. Ben kısa bir dönem İdil ile aynı takımda bulundum. Daha sonra Mısra ve Defne ile aynı takımda bulundum, birçok yarışmada takım branşında beraber yüzdük. Sporu onlardan çok önce bırakmış olmama rağmen, yakın dostluğumuz hep devam etti. İdil’le de sporu bıraktıktan sonra çok görüşüp, iletişimde kalamadık. Daha sonra ikimiz de sinema okumaya başladık, birbirimizden haberdardık. Yeniden bir araya geldiğimizde, kendimizi bambaşka bir film yapmak için hayal kurarken bulduk fakat bir türlü başlamak için kendimizi ikna edemediğimiz, tam olgunlaşmamış bir fikir vardı. Bu esnada senkronize yüzme ve bu sporla ilgili anılarımız da sık sık sohbetlerimize konu oluyordu. İkimiz de bu branşı kırgın noktalamak zorunda kalmıştık. Mısra ve Defne’nin de, spor hayatlarındaki en umutlu dönemdi, 2016 Olimpiyat Elemeleri’nden yeni dönmüşlerdi. Türkiye’de bu spor adına daha önce görmediğimiz başarılara imza atıyorlardı. Dolayısıyla bu da aramızda sık sık konuştuğumuz bir durumdu. O esnada İdil, yapmak istediğimiz filmden, İstanbul Üniversitesi’nden hocamız İlkay Nişancı’ya bahsetmişti. Aynı konuşma esnasında, Mısra ve Defne’yi ve bizim sporla olan ilişkimizi de anlatmış kendisine. Bunun üzerine İlkay Hoca bize “Yakınınızda böyle iki karakter varken, neden en iyi bildiğiniz yerden başlamıyorsunuz?” demiş oldu. Biz de sanırım buna çok hazırmışız ki, vakit kaybetmeden Mısra ve Defne’ye, film yapmak istersek buna nasıl bakacaklarını sorduk. Onların da bu fikre heyecanla yaklaşması ile, 2016’nın son Türkiye Şampiyonası’na giderek ilk çekimimizi yaparak filme başlamış olduk.

Çekimleri oldukça uzun vadeye yayılmış bir belgesel seyrettik. Belgeselin çekimlerinin devam ettiği esnada küresel bir salgın da yaşandı. Çekimler esnasında genel tabiriyle ne tür zorluklarla karşı karşıya kaldınız?

‘BELİRSİZLİKLERLE DOLU BU YOLU YÜRÜMEYE DEVAM ETTİK’

İdil Akkuş: Çekimler süresince yaşadığımız en temel sorunlar aslında kurmaca ve belgeselin üretim süreçlerinin farklılığından doğan sorunlardı. Önceden planlamanın neredeyse imkânsız olduğu bir şey denedik. Her belgesel de böyle olmak zorunda değil elbette ama 4-5 yıla yayılan bir çekim süreci ve gözlemci bir yerde kalmak istememiz gibi tercihler bu belirsizliği daha da artırdı. Örneğin biz kafamızda bir antrenmana gitmeyi planlıyoruz ama o antrenman iptal olabiliyor, yeri değişebiliyor, müzik sistemi bozulabiliyor, havuz kapalı olabiliyor vesaire… Sürekli değişen gelişmelere uyum sağlamamız gerekiyor. Baştan kurduğumuz planın işlediği çok az çekim günü olmuştur.

Antrenmanlarda Mısra ve Defne’nin başına gelen her aksilik bir yandan filmin hikayesini güçlendirdi ama bir yandan da bizi sürekli acil durum planı yaparak ilerlediğimiz bir çekim sürecine soktu. Bunların yanı sıra bir de hayatın karşımıza çıkardığı sürprizler vardı. Antrenörlerinin işine bir anda son verilmesi, Mısra’nın hemen arkasından sporu bırakmak istemesi (2017 yılının sonlarıydı) daha filme yeni başlamışken bizim de motivasyon kaybı yaşamamıza sebep oldu. İlk yola çıktığımızda kafamızda iki film yapma planı vardı: İlki sporu tanıtan ve 30 dakikalık bir belgesel olacaktı, diğer film ise sadece Mısra ve Defne’nin yolculuğuna odaklanacak ve uzun metraj olacaktı. Bu kırılma noktasında ikinci filmden vazgeçmeyi ve ilk projemizi tamamlamayı düşündük. Hatta 2018 yılında kurgusunu yaptığımız bir versiyon bile var. Ancak daha sonra Mısra sporu bırakmaktan vazgeçti ve biz de onlarla beraber belirsizliklerle dolu bu yolu yürümeye devam ettik. Kovid-19 pandemisi ise fiziken çekim yapmamızı engellediği için başlı başına yeni bir sorundu. Bu noktada şöyle bir şey denedik: Bir gün Ekin’i aradım ve çekimlere eğer bu şekilde ara verirsek filmi tamamlayamayacağımızı, Mısra ve Defne’ye kamera vermemizin ve onlardan kendilerini çekmelerini istememizin gerekli olduğunu söyledim. Aslında bu pratiğe yabancı değillerdi. Daha önceki yarışlarda yanlarına ulaşamadığımız noktalarda bunu uygulamıştık. Ama artık kamera neredeyse tamamen onların kontrolüne geçecekti. Bizim onlara sorular verip cevaplamalarını istediğimiz çekimler de oldu, tamamen kendileri isteyip kayda girdikleri çekimler de. Ama tüm bunlar aramızdaki bağı güçlendirdi. Onları filmin daha büyük bir parçası yaptı. Biz o güne kadar kameramızla, bazen de sadece varlığımızla, onlara dert ortağı olduğumuzu hissediyorduk. Bir de onlara sormak lazım tabii ama çekimlerin ve sohbetlerimizin bende bıraktığı his biraz da bu.

‘BİRİMİZ YORULDUĞUNDA DİĞERİMİZ FİLME SARILDI’

Ekin İlkbağ: Düet’in konusu gereği, uzun bir sürece yayılması gerekiyordu çünkü Mısra ve Defne’yi 2020 Olimpiyat Elemeleri’ne dek takip etmek üzere yola çıktık. Bu kadar uzun bir süreci takip etmek demek, yolda birçok şeyin planladığınız gibi gitmemesi, iyi ya da kötü tüm sürprizlere açık olmanız ve bu sürprizleri filmin yararına olacak şekilde karşılamayı öğrenmek demek. Birçok şeyi yolda değiştirmek zorunda kaldık. Bir yandan Düet, yakınımızda yaşanan bir gerçeklikten, yönetmenler olarak bizim ne aldığımız ve nasıl aktarmak istediğimizle ilgili bir film oldu. Mısra’nın sporu bırakması, başlarken hiç öngörmediğimiz bir şeydi örneğin. Tam pandemi döneminde bu kararı aldı ve hepimiz evlere kapanmıştık. Filmin kırılma noktası yaşanıyordu bunu hissediyorduk ve evden çıkamasak da bir şekilde çekim yapmamız gerekiyordu bu süreçte. Bu gibi durmak zorunda kaldığımız noktalarda hep Mısra ve Defne’nin kendilerini çekmelerini sağladık, onları anlatıcı yaptık. Filmin “içten” bulunmasının sebebi de bu oldu sanırım. Ve tabii ki, böyle aralıklarda biz de hep bir kurmaca senaryo yoğurur gibi İdil’le kafa patlattık. “Bugüne dek ne çektik, karakterler ne yaşadı, ne yaşıyorlar ve nasıl dönüşüyorlar? Biz bu hikâyeden ne çıkartmak istiyoruz?” gibi sorularla filme bakışımızı her zaman tazelemeye çalıştık. Çekimler esnasında karşılaştığımız teknik zorluklar, ne çeksek başımıza gelebilecek şeyler aslında. Düet özelinde bizi en çok zorlayan, süreçte öğrenmek zorunda kaldığımız şeylerdi. Zor olduğu kadar öğretici ve geliştirici de olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, bu kadar uzun soluklu bir iş yaparken, heyecanını ilk günkü gibi diri tutmak çok zorlayıcı oldu. Bu noktalarda, İdil’le iki yönetmen ve çok yakın arkadaş olmamız bizi kurtardı. Birimiz yorulduğunda, diğeri filme sarıldı ve tekrar o heyecanı, inancı geri çağırdı.

Sporcuların çalışmaları için antrenman yaptıkları spor salonunda, bir kursun öğrencilerinin mayolu oldukları için kendilerinden rahatsız olduklarını ve bu sebepten dolayı da soyunma odalarına havuzun kenarından gitmeleri yönünde bir uyarı ile karşılaştığını ifade ediyor Defne Bakırcı. Bana göre belgeselin en trajikomik anlarından bir tanesiydi. Kadın sporcuların böylesi bir muameleyle karşı karşıya kalmalarını nasıl yorumlarsınız?

‘TÜRKİYE’DEKİ SENKRONİZE YÜZMECİLER İMKANSIZA YAKIN BİR ŞEY YAPIYOR’

İdil Akkuş: Bu örnekte iki temel sorun var aslında. Bahsettiğimiz kurs bir Kuran Kursu. Ve hatırladığım kadarıyla o gün havuzda olanlar çok küçük yaşta çocuklardı. Kuran kurslarının, cemaat yurtlarının, tarikatların, “milli ve dini değerlere” uymayan herkese karşı savaş açan bir iktidarın ve onun muhalefetteki temsilcilerinin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşıyor ve toplumsal hayatı fiili olarak dine göre şekillendiriyoruz. Dolayısıyla milli takım antrenmanı yapılan bir havuzda, Kuran Kursu’nun koyduğu kuralların geçerli olması, içinde yaşadığımız gerçekliğin bir yansıması aslında. İkinci sorun ise, sporcuların çalıştıkları havuzlar maalesef olması gerektiği gibi sadece onlara ayrılmış havuzlar değil. Normalde solo (tek kişi, düet (iki kişi) veya takım (8 kişi) hangi branş çalışılırsa çalışılsın bir takımın, özellikle milli takımın antrenmanlarının tüm havuzu kullanır şekilde olması gerekiyor. Çünkü yarışlardaki koreografiler tüm havuzu dolaşacak şekilde yapılıyor ve bu da mesela artistik puanın önemli bir parçası. Dolayısıyla zaten imkansıza yakın bir şey yapıyor Türkiye’deki sporcular. Tüm havuza yayılması gereken bir koreografiyi bazen 2 kulvar arasında çalışıyor, daha sonra alışık olmadığı bir mesafe algısını yarış havuzunda oturtmaya çalışıyor. Bu tür olaylara alan sağlayan en önemli unsur kendilerine ait bir havuzun olmaması. “Üyeler” kategorisinde havuza para verip gelen insanlar var ve onların da yüzmek için belirli bir saati var. Senkronize yüzme antrenmanları 6-8 saat kadar sürebiliyor. Özellikle milli takım için, havuzda bir süre kısıtlaması olması, tüm antrenman sistemini çökertiyor. Saati gelen üyeler milli takım antrenmanı yapan sporcuların üzerine atlıyorlar. Bu, yıllardır anlatılan, bizim de yaşadığımız, saçma ama maalesef gerçek bir olay. Çünkü antrenörler de son dakikaya kadar o küçücük alanlarını değerlendirmek istiyor. Kuran kursu örneğinde olduğu gibi, arada kalan yine sporcular oluyor. O gün yaşanan olay hiçbir sporcunun maruz kalmaması gereken bir şeydi. Havuzdaki Kuran kursu öğrencilerinin Mısra ve Defne’yi mayolu görmelerinin uygunsuz olduğunu düşünen bir antrenör tarafından sporcular havuzun kenarından kovuldular. Suya girmeden önceki ısınmayı (kara antrenmanını) havuzun kenarında yapıp sonrasında havuza gireceklerdi ama mümkün olmadı. Bu gibi şeyler temel haklarımıza saldırı olduğu gibi sporcuların o anki motivasyonlarını da düşürüyor. Sürekli saldırı altında hissettiğiniz, yalnız bırakıldığınız, engellerle karşılaştığınız bir ortamda herhangi bir umudu, hayali yaşatmaya çalıştığınızı düşünün ki bu hisler Türkiye’de yaşayan bir grup ayrıcalıklı insan dışında herkesin ortaklaştığı, yabancı olmadığı hisler. Bence bu nedenle filmi izleyen herkes Mısra ve Defne’nin hikayesiyle ortaklık kurabildi, dertlerini içten bir şekilde hissedebildi, öfkelendi. Ancak aynı zamanda hikâyenin gittiği yer doğrultusunda bir umut da var filmde. Bunun da yarattığımız etkide katkısı olduğunu düşünüyorum. Bir başarı veya başarısızlık hikayesi anlatmadık çünkü. Vardığımız noktada Düet; dostluğun, ortak hayallerin ve mücadelenin filmi oldu. Bir büyüme hikayesi… Hem bizim hem de onların.

‘ANLATTIĞIMIZ TÜM SIKINTILARIN KAYNAĞI, SOKAKLARDA BAŞKALDIRDIĞIMIZ SİSTEM’

Ekin İlkbağ: Kadın sporcuların böyle sorunlarla karşılaşıyor olması, bizim her gün işte, evde ya da sokakta kadınlar ve LGBTİ+ bireyler olarak, maruz kaldığımız devlet destekli ayrımcı ve nefret içeren tutumların sonuçları. Sporcuların hikayesini anlatıyor olsak da, filmde izlediğimiz hiçbir sorun, havuzda ya da spor salonunda çözülebilecek sorunlar değil. Filmde Mısra’yı sporu bıraktıktan sonra gördüğümüz ilk sahne, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü. Bu sahnenin gerekliliğini sorgulayanlar da olmuştu, bizimse filmde öneminden en emin olduğumuz sahneydi. Anlattığımız tüm sıkıntıların kaynağı, sokaklarda başkaldırdığımız sistem.

Sporcuların yarışlara oldukça zor şartlar altında hazırlandıklarına şahit oluyoruz. İlk olarak federasyon, Defne ile Mısra’yı çalıştıran antrenör Nataliya Mashchuk ile yollarını ayırıyor. Mısra, olimpiyatların 1 yıl ertelenmesinin ardından profesyonel kariyerini noktalıyor. Daha sonra başka bir düet eşi ile çalışmak zorunda kalan Defne, 2021 yılında mevcut antrenör Anna Yuzhakova’nın da ülkesine dönmesiyle birlikte antrenörsüz olarak yoluna devam ediyor ve sürpriz de olmayan bir sonuçla olimpiyat elemelerini geçemiyor, ardından Defne de profesyonel spor kariyerini sonlandırıyor. Burada adeta sporcuların branşa küstürüldükleri bir süreci seyrediyoruz. Sizler de çekimler esnasında sporcular ile çok uzun bir süre birlikte vakit geçirdiniz. Sizin bu duruma ilişkin söylemek istedikleriniz nelerdir?

İdil Akkuş: Tüm bu saydıklarınız gerçekleşirken, bir yandan eğitim hayatınızı sürdürmek bir yandan da spor için gereken hem fiziksel hem psikolojik gücü toplayabilmek çok zor. Buradaki en temel nokta Mısra ve Defne’nin birbirlerine olan bağı. O kadar güçlü bir bağ ki, kimin ne hissettiğini biri söylemeden diğeri anlayabiliyor. Sudaki nefes alıp verişlerinden bile birbirlerini tanıyorlar. Mısra bir antrenman sırasında Defne’nin yüzme hızının her zamankinden düşük olduğunu fark edip bir sorun olabileceğini düşünüyor ve arkasını dönüp baktığında Defne’nin gerçekten bayılmak üzere olduğunu görüyor. Sudan Mısra çıkarıyor onu. Aslında tüm süreç böyle işliyor benim görebildiğim kadarıyla. Biri düşünce diğeri kaldırıyor sürekli. Dayanışma ve anlayış olmadan böylesi bir ortamda hayatta kalmak ve mücadeleye devam etmek mümkün değil.

Ekin İlkbağ: Benim için filmin en kalp kırıcı cümlesi, Mısra’nın sporu bıraktığını açıklaması üzerine Defne’nin ağlarken kurduğu “Üzgünüm, yeterli gelmediği için hiçbir şey.” cümlesi. Mısra ve Defne, bu sporda bugüne kadar rastlamadığımız kadar tutkulu ve birbirine kenetlenmiş iki düet eşiydi. Yetersizlikler, imkansızlar, tüm sıkıntılara rağmen devam ediyorlardı. Spora veda edeceklerini, filme başlarken asla öngörmedim ama süreç içinde yavaş yavaş onlar için de yol ayrımının yaklaştığını hissediyorduk. Sanırım onlardan önce, İdil ve ben çektiğimiz kadrajlara bakıp, kendimizi ve filmi buna hazırlıyorduk. Var olan sıkıntılar ve yetersizliklerle yine baş edebilirlerdi bence ama tüm olumsuzluklar bu branşla kısıtlı değil. İki genç kadın olarak mevcut sistemde var olmaya çalışırken hepimiz gibi yorgun ve mutsuz düştüler. Ve bu kadar efor, fedakârlık gerektiren bir işi mutsuzlukla sürdürmek hiÇbir insan için gerçekçi değil.

Bu film sizin ilk yönetmenlik deneyiminizdi. İlk belgesel filminizin Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmesinin sizde uyandırdığı duygular ne oldu?

‘ALTIN PORTAKAL, DÜET’İN YOLCULUĞUNDA ÇOK GÜZEL BİR BAŞLANGIÇ’

İdil Akkuş: Ödül aşamasında gelmeden önce, Antalya’da prömiyerimizi yapacağımızı öğrendiğimiz gün çok mutlu oldum. Çünkü bu film iki kişinin kafa kafaya vermesiyle başlayan bir hikayeydi ancak bu uzun yolculukta bize inanan, destek olan, bizim motivasyonumuzu koruyan bir sürü hem profesyonel hem de kişisel ilişkilerimiz oldu. Dolayısıyla film, seyirciyle buluşmasından itibaren artık iki kişilik bir iş olmaktan çıkacaktı. Proje danışmanlığımızı yapan İlkay Nişancı’nın, 2019’da bize inanıp projeye yapımcı olarak dahil olan Ali Bilgin’in, harika müzikleriyle filmde çok güçlü duygular uyandıran Davut Özdemir’in, ailelerimizin, arkadaşlarımızın ve tabii ki seyircinin filmi olacaktı artık. Dolayısıyla bu heyecanı ülkenin en önemli festivalinde yaşamak gurur vericiydi. Salondaki tepkiler, izleyenlerin geri dönüşleri, hepsi ayrı ayrı bana sinemayı neden sevdiğimi hatırlattı. Fikirlerinizin, hayal ettiklerinizin, perdede bir sürü insanla buluştuğunu görmek büyüleyici bir an. Tüm bunların üzerine bir ödülle dönmek tabii ki çok iyi hissettirdi. Jüriye ödül için çok teşekkür ederim ama asıl, ödülü açıklarken kurdukları cümleler için ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. Her ödül alan film için jüri bir gerekçe sunuyor, Düet için kurdukları cümleler, filmde anlatmak istediğimiz her şeyin seyircide karşılık bulduğunu hissettirdi bana:

“Öyküsünü anlatırken duyguyu her zaman canlı tutan ve içtenliğiyle izleyiciyi kucaklayan bir belgesel filmi, Jüri Özel Ödülü’ne değer gördük. Spor salonlarından sokaklara, düşlerini yaşamak isteyen iki genç insan ve onların başarmak istediklerini yanıt veremeyen bir ülke…”

Bu anonsu duymak ödül töreninin en güzel anıydı diyebilirim. Yalnız şunu da eklemem gerekiyor; festivaller, filmlerin yolculuğunda önemli yerler evet, özellikle de seyirciyle ve sinema profesyonelleriyle tanışma fırsatı sundukları ve etkileşim alanı açtıkları için. Ama bir filmin gerçek değerini belirliyor mu? Bana kalırsa hayır. Birçok etmen var film seçkilerini oluşturmak için. Her zaman buna uyum sağlayamayabilirsiniz. Festivalin genel duruşu, o sene başvuran diğer filmler, jürinin kimler tarafından oluştuğu, dünyanın içinde bulunduğu politik atmosfer… Hepsi de bu denklemin içinde. Örneğin bu sene biliyoruz ki birçok yönetmen Ukrayna-Rusya Savaşı’nı sebep göstererek Rusya’yı boykot etme amacıyla Moskova Uluslararası Film Festivali’ne filmlerini göndermedi. Dünyanın içinde bulunduğu bu Batı merkezli iki yüzlülükten sinemanın azade olmasını bekleyemeyiz elbette. Festivaller politik yerler, politik kurumlar. Tarih boyunca ülkemizde de dünyada da bu böyleydi. Sinemacı olarak da festival yöneticileri olarak da izleyici olarak da tarihte bir tarafız. Ve kendi tarafımız için çaba sarf ediyoruz. Festivaller ve ödüller bu yolda kolaylaştırıcı rol oynadıkları için önemlidir. İnsanların size inanmasını sağlar, alan açar. Antalya Altın Portakal, Düet’in yolculuğunda çok güzel bir başlangıçtı bu nedenle.

Ekin İlkbağ: Düet ilk gösterimini Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaptı. Mısra ve Defne de, bizim ailelerimiz de ilk kez orada izlediler Düet'i. Biz de İdil’le el ele tutuşup izledik. Gösterimdeki coşkuyu ve anlatmak istediğimiz hislerin seyirciye geçtiğini görmek bile eşi benzeri olmayan bir ödül bence. Sanırım bu paylaşma anlarındaki heyecan için bile film yapmaya devam edebiliriz. İlk filmle, Altın Portakal’da ödüle layık görülmek tabii ki çok cesaret ve umut verici.

Sizin de senkronize yüzme sporculuğu geçmişiniz bulunuyor. Sizin hikayeniz ile Defne ve Mısra’nın hikayesi arasındaki benzerlikler nelerdi? Senkronize yüzmenin detaylarını, zorluklarını, antrenman yapma koşullarını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

İdil Akkuş: Senkronize yüzmenin Türkiye’de yapılmaya başlandığı tarihler 1990’ların başı. O yüzden aslında bu ülke için oldukça yeni bir spor. İlk adımları atanlar dahi sporu çok tanımıyordu. Yurtdışındaki yarışlara, eğitimlere gidip oradan öğrendiklerini buraya aktararak ilk kulüpler kuruldu. 1999 yılında Türkiye’nin Avrupa Yüzme Şampiyonası’na ev sahipliği yapmasıyla branş federe oldu ve sonrasında Türkiye Şampiyonası yapılabilecek seviyeye gelindi. Türkiye’de tabii ki bir tek İstanbul’da yapılıyor. Başka şehirlerde küçük denemeler oldu ama başarılı sonuçlanmadı diye biliyorum. Yurtdışında böyle değil, özellikle Rusya, Çin, İspanya gibi ülkelerin bu branşa çok büyük yatırımları var. Ama şöyle düşünün Rusya’da bu spora her yıl binlerce kişi başlıyor. Bu sporcular en uygun şartlarda; sadece onlara ait havuzlarda, iyi antrenörlerle, (bale için, kondisyon için, yüzme için, koreografi için birbirinden farklı onlarca antrenörden bahsediyoruz, Türkiye’de her takıma yalnızca bir antrenör düşüyor genelde ve her şeyden o sorumlu oluyor.) belenme düzenlerinin yapıldığı, eğitim hayatlarının ona göre düzenlendiği koşullarda çalışıyor. Daha sonra milli takım aşamasına gelene kadar o binlerce sporcudan elene elene geriye en iyileri kalıyor. Şimdi bizim ülkemizde zaten çok az kişinin haberi var bu spordan ve ailelerin maddi desteği olmadan sürdürülebilir bir spor değil. Devlet desteği olmayınca, çok az kişinin, kişisel çabası sonucu ilerlettiği bir spor haline geliyor. Ben de 2005 yılında 10 yaşımdayken senkronize yüzmeye başladım ve 6 yıl boyunca koşullar beni bırakmaya itinceye kadar da devam ettim. Ekin ile sporu bırakmaya yaklaştığım yıllarda bir ara aynı kulüpteydik ve orada tanıştık.

2011 yılında federasyonun aldığı birtakım kararlarla içinde bulunduğum kulüp dağıldı ve birçok sporcu sporu bıraktı. Daha sonra bir iki yıl duraklama yaşandı ama sonrasında içinde Mısra ve Defne’nin de yer aldığı yeni jenerasyon için az da olsa mantıklı yatırımlar yapıldı ve filmde de yer alan Nataliya Maschcuk milli takım antrenörü olarak Türkiye’ye getirildi. Ondan sonra giderek yükselen bir ivme var bu branşta. Ve bu ivmenin temsilcileri de Türkiye’nin yurtdışında bu branşta aldığı ilk madalyaları alan Mısra ve Defne. Nataliya, sporun tam olarak nasıl yapıldığını, antrenmanların, yarışların, sporcu psikolojisinin ne demek olduğunu biliyordu. Sovyet Milli Takımı’nın, Yunanistan Milli Takımı’nın baş antrenörlüğünü yapmış ve birçok iyi sporcu yetiştirmiş bir antrenör Nataliya. Tüm bunlarla birlikte Mısra ve Defne 2016’da Rio’da Olimpiyat Elemeleri’nde çok başarılı bir sonuç elde etti. Olimpiyatlarda yarışmaya hak kazanamadılar ancak sadece 3 ülkeyle bu şansı kaçırdılar ve bu başarı onlara 2020 Olimpiyatları için umut oldu. Önlerinde böyle bir hedef olan eski takım arkadaşlarımızın hikayesini anlatmayı çok istedik. Benzer şartlarda spor yapmış olmamız beni tetikleyen bir diğer unsur. Çünkü sporculuk hayatımızdan geriye, haksızlık, emeğinin karşılığını alamama, sürekli kurulup yıkılan hayaller kaldı. Fakat film bu kadar umutsuz değil. Tüm bu olumsuzluklara rağmen nasıl ve neden devam ettiğimizin cevabını filmde verdiğimizi düşünüyorum.

Ekin İlkbağ: Aslında senkronize yapmış olan herkesin hikayesi benzer sanırım. Bu spora olan tutkumuzun dışında, var olan her şey yetersiz. Bu yetersizlikler içinde, hayatınızın yüzde yüzünü isteyen bir eforu sonsuza kadar veremiyorsunuz. Senkronizeyi tutkuyla yapıp, bırakmak zorunda kalmış olan herkes ya gerçekçi ve çok haklı bir yerden geleceğini kurtarabilmek için okuluna, kariyerine yatırım yaptı ya da başka tutkular için alan açtı. Mısra ve Defne, bunun çok nadide iki örneğiydi. Hepimiz sporu bırakmıştık ama onlar hala mücadele veriyorlardı. İkisi ile en benzer ve yaralı olduğum deneyimim, bir seçim yapmak zorunda kalmak. Benim sporu bırakma sürecim, özellikle Mısra’nınkine çok benziyor. Hayatımın en zor kararıydı. Mısra ve Defne ile aynı takımdaydım, kişisel olarak sporda ilk kez geliştiğimi hissediyordum, takımımı çok seviyordum. Bir yandan da sinema yapmak istiyordum ve bunun için bir seçim yapmam gerekti. Ağlaya ağlaya, çok zor veda ettiğim bir spor hayatım oldu. Dönüp baktığımda, sinema ve senkronize arasındaki benzerliği de fark ediyorum ve çok da uzağa gidememiş olduğumu fark ediyorum. Sanırım İdil için de benzer bir deneyim oldu. İkimiz de bu filmi yaparken travmalarımızla yüzleşip, biraz iyileşmiş olduk.

Son olarak sırada yeni bir projeniz var mı?

İdil Akkuş: Düet’in Antalya’daki ikinci gösteriminde filmi izlerken bir anda “Acaba bir sonraki filmimin yapım aşaması da 6 yıl mı sürecek?” diye bir soruyla irkildim. Çok hızlı üretebilen biri olduğumu düşünmüyorum. Fikir aşamasında olan ama henüz projelendirmediğim konular var, ilerleyen günlerde olgunlaşıp olgunlaşmayacağını göreceğiz. Ancak aynı zamanda kurgucu olduğum için, yönettiğim bir film olmasa da beni çok heyecanlandıran başka işlerde çalışmaktan çok keyif alıyorum. Örneğin, Ömer Kavur hakkında gelecek yıl izleme şansı bulacağımız “Kavur” isimli harika bir belgesel var. Filmin yönetmeni Fırat Özeler, Melis Terlemez ile birlikte kurguyu neredeyse bitirmişlerdi. Son aşamasında dışarıdan bir gözün iyi olacağını düşündükleri için kurgu ekibine ben de dahil oldum. İzler izlemez çok beğendiğim bir işti, parçası olduğum için çok mutluyum. Beni bu derece heyecanlandıran işlerin içinde olduğumda kendimi çok şanslı hissediyorum.

Ekin İlkbağ: Düet’in duygusal ve fiziksel yükü üzerimizden yeni yeni kalkıyor. Bir süre Düet’i seyirci ile buluşturmanın heyecanı ile meşgul olacağız gibi duruyor. Öte yandan benim ufak ufak yazmaya başladığım bir kurmaca hikâye var. Bu sefer içinde yaşadığım dünyayı değil, hayalini kurduğum dünyayı anlatmak istiyorum.