Yeşil-kızıl birlikteliği

Ekolojik yıkımı durdurmak kapitalizmden çıkmadan mümkün olmadığına göre kapitalizmden çıkmak için işçi hareketinin ekolojiyi içselleştirmesi, ekolojik hareketin de radikal olarak kapitalizmden çıkma perspektifine sahip olması gerekiyor. Bugüne kadar ekolojik hareket tutarlı bütünlüklü bir antikapitalist mücadele yürütemedi. Oysa amacın ikirciksiz bir şekilde radikal olarak kapitalizmi aşmak olması gerekiyor. En azından hareketin ana damarının öyle bir perspektife sahip olması gerekiyor.



18-04-2021 00:30

 

 

Ufuk Akkuş

Kapitalist sistem sömürüyü artırıp yoksulluğu ve eşitsizliği kalıcılaştırarak insan ilişkilerini bozmakla kalmaz, kar uğruna doğayı ve yaşam kaynaklarını da yıkıma uğratır. Sosyal politikayı geniş anlamda tanımladığımızda çevre sorunları da sosyal sorunlar içinde değerlendirilebilir. İnsan-doğa ilişkisinin tam anlamıyla uyuma kavuşması ancak komünist toplumda mümkün hale gelebilecektir. Ancak insanlığı yok oluşa götürecek ekolojik krizin etkilerini hafifletmek için bugünden yapılacak şeyler vardır kuşkusuz. 

Fikret Başkaya, “Eko-Sosyalist Paradigma Komünist Topluma Giden Yol” kitabında “sermaye uygarlığı” olarak adlandırdığı kapitalizmin insanlığa teklif edeceği bir şeyin kalmadığını, ekolojik yıkımı derinleştirdiğini ve bir an önce önlem alınmazsa insanlığını geleceğinin olmayabileceğine dikkat çekiyor. Sürece müdahale edebilmemiz için de düşünce tarzımızın değişmesinin ve bilincimizin özgürleşmesinin gerektiğini, başka bir deyimle bilinç devriminin önceliğini vurguluyor. Başkaya’ya göre eğer dünyayı değiştirmek istiyorsak işe kendimizi değiştirmekle başlamamız gerekir. İnsanın kendisini değiştirmesi de sahaya inip mücadele etmekle, yüzleşmekle, sürece bilinçli müdahale etmekle mümkün olabilir. Yapılması gerekenler; üretim ve yaşam araçlarının topluma mal edilmesi yani sosyalleştirilmesi, kapitalizmde ekonomi-doğa-toplum şeklini alan ilişki yönünün doğa-toplum-ekonomi şekline döndürülmesidir. Şeylerin yoluna girmesi demokratik bir planlama ile mümkün olabilir. Plan; radikal antikapitalist, anti üretimci, anti prodüktivist, feminist, barışçı ve enternasyonalist olmalıdır. Ancak öz yönetime dayalı demokratik bir işleyiş şeyleri rayına oturtabilir. Eko-sosyalist bir geçiş süreci de komünist topluma giden yolu aralayabilir. Başkaya’nın tanımına göre komünizm; insanın insanla, toplumun doğayla barışık olduğu gelecekteki bir toplumsal düzenin veya uygarlığın adı. Sömürünün, ücretli köleliğin, sosyal eşitsizliğin, her türden ayrımcılığın, ezen ve ezilenin, sömüren ve sömürülenin olmadığı; kafa işi-el işi, kır-kent ayrımının, paranın ve patriyarkanın, bugünkü anlamda devletin, sömürgeciliğin ve emperyalizmin olmadığı; doğayla uyumlu bir yaşam tarzını ve sosyal düzen anlayışını ifade ediyor. Komünizm, burjuva özel mülkiyetinin lağvedilmesini varsayar. Zira burjuva özel mülkiyeti demek bir sosyal sömürü ilişkisi demektir. Yani başkasının emeğinin çalınmasıdır. İşçinin kendini yeniden üretmek için gereken süreden daha uzun süre çalışmasıyla oluşan fazla emeğine el koymaktır. Eğer bu gerçek bilinmezse komünizm zenginliğin eşit bölünmesinden ibaret sayılabilir. Sömürünün olması için insanların üretim ve yaşam araçlarından mahrum edilmesi gerekir. Birilerinin yaşamak için emek güçlerini satmasını mümkün ve zorunlu kılan, onların mülksüzleştirilmesidir.

Geçerli kapitalist kültürde insan; bencil, bireyci, mal hırsıyla yanıp tutuşan, açgözlü, haris ve hemcinsinin rakibi olarak resmedilir ve bunların insanın fıtratında olduğu söylenir. Böylece insanın doğası gereği kötü olduğu ve komünizmin insan doğasına uygun olmadığı için asla başarılı olamayacağı propagandası yapılır. Eğer ileri sürüldüğü gibi başkasını sömürme, başkasını baskı altına alma insan özüne ilişkin bir şey olsaydı insanlar arasında dayanışmadan, yardımlaşmadan, kardeşlikten, etik değerlerden söz edilebilir miydi? Sürekli didişme, çatışma durumunda bir insanlık varlığını koruyabilir; uygarlık yaratabilir miydi? Antropologlar da kendinden menkul, değişmez bir insan doğasından söz etmezler. İnsanın hangi tarihsel-koşullarda, nasıl bir toplumda yaşadığına, evrimin, değişimin önemine vurgu yaparlar. Sonuç olarak insan iyi veya kötü değil, sosyal bir varlıktır.

Başkaya’ya göre ekonomik büyüme kalkınma ile özdeş görülemez. Kapitalizm koşullarında ekonomik büyüme sermayenin büyümesidir. Yani sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesidir. Kapitalizm koşullarında büyüme asla bir toplumsal refahın ölçüsü değildir. Ayrıca büyümenin öteki yüzü de ekolojik yıkımdır. Yeteri kadar yeni kaynak yaratamayan kapitalizm; çözümü doğayı yağmalamakta, talan etmekte ve canlıyı metalaştırmakta görüyor. Doğa tahribatına yoksullaşma eşlik ediyor. Yerli veya yabancı ya da yerli-yabancı ortaklığındaki bir şirket, bir otoyol, havaalanı, köprü, şehir hastanesi, enerji santrali inşa edip devlete kiralıyor. 20-30 yıl boyunca bütçeden şirkete, üstelik döviz kuru üzerinden ödeme yapılıyor. İş bitirici bir kapitalist hidroelektrik santrali kurduğunda devlet satın alma garantisi veriyor. Otoyol, köprü, tünel ihalelerinde araç sayısı geçiş garantisi, havaalanı ihalelerinde yolcu sayısı garantisi veriliyor. Şehir hastanelerinde yatak doluluk oranı garantisi sağlanıyor. Hastaları bu hastanelere yönlendirmek için çalışır durumda uzun yıllar boyunca kurumsallaşmış, belli dallarda uzmanlaşmış kamu hastaneleri kapatılıyor. Bir gelenek ve birikim siliniyor. Büyük bir kaynak da israf oluyor. Kazançlar şirketlere gidiyor, bedelleri ise toplum ve doğaya ödetiliyor.

Hidroelektrik santrallerinden maden ve taş ocaklarına, jeotermal enerji tesislerinden kanal İstanbul projesine kadar bütün girişimlerin doğaya ve insanlığa ne gibi zararlar verebileceğini örneklerle anlatan Başkaya, insanlığın ve uygarlığın artık geri dönüşü olmayan kritik eşiği aşmış olduğunu belirtiyor. Mevcut krizi de Gramsci’den esinlenerek organik kriz olarak adlandırıyor. Organik kriz “eskinin ölmekte olduğu ve yeninin ise henüz ufukta görünmediği ve bu alaca karanlıkta canavarların ürediği” bir ortamı anlatıyor. Organik kriz, küresel ve çok boyutlu bir kriz demektir. Sadece ekonomik krizden ibaret değildir. Aynı zamanda finansal, ekolojik, sosyal, politik, jeopolitik, kültürel, etik krizdir. Krize çözüm olarak da Başkaya, kızıl-yeşil birlikteliğini veya aynı anlama gelmek üzere ekososyalist paradigmanın ete kemiğe büründürülmesi gereken bir zamanda olduğumuzu vurguluyor. Ekososyalizm; Marksizm'in temel ilkelerinden ve kazanımlarından hareket eden ama onun büyümecilik, üretimcilik, verimlilik, üretkenlik ve teknoloji saplantısından arınmış bir sosyal, politik, ekonomik, ekolojik, etik paradigma demektir. Ekososyalizm kapitalizme özgü piyasacı mantık dahilinde ekolojik yıkımı durdurmanın imkansızlığı tespitinden hareket ediyor. Zira kapitalizm sınırsız büyüme ve genişleme dinamiğine ve eğilimine dayalı bir işleyişe sahiptir. Sınırsız büyüme de sınırsız tüketimi varsayar. Kör bir piyasa mantığına göre işleyen kapitalizm dahilinde sosyal adaletin ve refahın gerçekleşmesi mümkün olmadığı gibi ekolojik yıkım da kaçınılmazdır.

Başkaya’ya göre yapılması gereken antikapitalist mücadelenin ekolojik sorunu içselleştirmesi, ekolojik hareketin de radikal olarak antikapitalizmi içselleştirmesi gerekiyor. Bunu başarmanın yolu da kültür devriminden geçiyor. Sınıf mücadelesi sorunu sadece üretilenin bölüşülmesine indirgenemez. Öncelikle yapılması gereken üretici mantığın dışına çıkmaktır. Bunun için de üretici güçlerin gelişmesinin kalitatif alternatifini oluşturmak gerekir. Geleneksel sosyalist mücadele, sorunların çözümünü iktidarın alınmasına erteledi. Oysa bugünden başlayarak endüstriyel gelişme, teknik ve bilimsel alanda lokal, bölgesel dahası ulusal planda karşı iktidar odakları oluşturmak; alternatif üretim planları, kooperatifleşme ve başka ortaklaşma biçimleri oluşturmak; daha da ötede bir üreticiler demokrasisi yönünde girişimlerde bulunmak gerekir. Üretim alanlarında konseyci ve anarşist görüşleri dışlamadan öz yönetimi sürdürülebilir bir pratik haline getirmek de gereklidir.

Aynı zamanda işçi mücadelesinin de ekolojiyi içselleştirmesi gerekiyor. Ancak burada aşılması gereken sorunlar var. Sendikaların istihdam kaybından dolayı küçülmeyi, dolayısıyla aşırı karbon gazı emisyonu yapan ve çevre kirliliğine neden olan işletmelerin kapanmasını, savunması zor görünüyor. Bir yanda işçilerin işsizlik ve açlıkla karşılaşma ihtimali, öte yanda ağaçların kesilmesi ve kirliliği artırıcı üretimin devamı. Gelecek nesiller ile anlık çıkarlar karşı karşıya geliyor. Bunu aşmanın yolu da demokratik kaygılarla yönetilen planlı bir ekonomidir.

Fikret Başkaya, kapitalizmin insan ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerin geri dönülmez noktada olduğunu ve bu durumdan kurtularak insani bir düzen kurmak için yeşil-kızıl birlikteliği diye adlandırdığı ekososyalist paradigmayı öneriyor ve büyük insanlığı düşünmeye, mücadele etmeye davet ediyor. Bu çağrıya cevap vermenin zamanı geldi de geçiyor.

KÜNYE: Eko-Sosyalist Paradigma Komünist Topluma Giden Yol, Fikret Başkaya, Yordam Kitap, 2020, 191 Sayfa.