'Yazmaya vaatle oturursanız kesekler okura yaranmak için biçilir'



30-08-2020 00:01

Dilek Yılmaz

Figen Şakacı’nın yazımı uzun yıllara yayılan öykülerini bir araya getiren Kesekli Tarla geçtiğimiz haftalarda İletişim Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Okurların, Bitirgen (2011), Pala Hayriye (2013) ve Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017) roman üçlemesiyle yakından tanıdığı Şakacı; kadın karakterlerin ağırlığı oluşturduğu öykülerinde, içine doğulan hanelerin yazgısından bata çıka kendini kurmaya yürünen yolların izini sürüyor.

DY : Güven meselesinin Kesekli Tarla’nın öykülerinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Hep ilk’te, “Babamla el ele dolaşıp ele güne poz verdiğimiz o sabah ilk defa içimde güvene benzer bir duygu dolanmıştı,” diyor karakter, arkası gelmese de. Taş gibi kadın’da “İyi şeylerin üzerinde pek durmam, musibetleri büyütürüm, o zaman daha haklı olurum, bulunduğum yeri daha bir kaplarım, içime rahatlık demeyeyim de güvene benzer bir şey yayılır,” diyor bir başka kadın. Güvenden suçluluğa, meraktan hüsrana uzanan kısa ve uzun yollarındaki en savunmasız anlarda dahi tedbiri bütünüyle elden de bırakmıyorlar bir yandan. Spoiler vermeyelim ama özellikle çok sevdiğim ikinci öyküde, tahmin etmediğim anda gelen hamleden sonra içime yayılan “iyi bari, zamanında geldi” hissini okur ve kadın olarak kendi rezervimle mi açıklamalıyım ya da kadınlar hep teyakkuz halinde mi?

FŞ : Önce güvenden başlayayım, bu dünya hiçbir zaman güvenilir olmadı. Çocukluktan beri bir kurban olma, kurban edilme, kurban olayım diye sevilme öğretisi ve ezberiyle büyüdük. Ya kurban olacaksınız ya da biri size kurban olacak, dolayısıyla kanlı bir yer içine doğduğumuz  dünya. Güvenebileceğiniz yegâne ve ilk barınak da doğduğunuz ev, anne kucağı baba ocağı olduğu için bir kere orayı güvenlikli alan olarak işaretliyorsunuz, sonra  tekinsizlik ebeveynlerden size sirayet ediyor ve sevgi, sarma, kucaklama, merakla, hevesle, heyecanla dünyaya açılma hali bir ukdeler silsilesi olarak geri dönüyor. Hüsrandan öğrendiklerimiz kitaplardan öğrendiklerimizden çoktur. Hüsranla biz önlemi öğreniriz, güvenmemeyi - inanmamayı öğreniriz ve bu evden başlayarak bütün ilişkilerimize yayılır. Bir de tabii kurban olmak kadar “etraf kötü” lafı vardır, sen iyisin de etraf kötü. Kötülük bizim içimizde yokmuş da hep dışardan geliyormuş gibi. Bu “dışardan” gelen kötülüğe karşı erkekler kılıç kuşanır, kadınlar eve sığınır falan. Bu çıkarımı elbette toplumsal ve kültürel hafızamızda yer eden şeylere dikkat çekmek için yapıyorum... Fakat işin tuhafı bu bilgi sizde içselleştikten sonra dışarıya adım attığınız anda devletten başlayarak, her şey de bu bilgiyi teyit etmek üzere örgütlenmiştir. Baba da (dışarıyı da işin içine kattığımızda) hem fazlasıyla erkek hem de  tekinsiz bu dünya içerisinde gücü temsil ediyor. Biat ettiğimizde sopasını çok görmediğimiz aksi halde mutlaka ya belimizde ya kafamızda patlayan bir sopa. Dolayısıyla “taş gibi kadın” da boşuna taşlaşmıyor yani. O benim çok kafamı kurcalayan bir şeydi. Büyüdüğünde kadınlar bu bilgiyi neye dönüştürür? Çocukluk hatıralarımız, hafızamız, kodlarımız, yetiştiğimiz çevre bize neler söyler? Bütün bunlar yazarın masasında ve kafasında var, ister istemez bunlarla yazıyoruz. Şimdilerde yükselen kadın hareketiyle birlikte kadınlar öfkesini gösteren, kahkahasını savuran, hançerelerini açan bir hale geldiler. Bu çok korkutucu bir etki yarattı. Kadınların da idare etme, itaat etme, alttan alma gibi reflekslerinden kurtulduğunu, en azından kurtulmaya çalıştığını düşünüyorum. O geniş kadın dairesi içerisinde yan yana olmanın verdiği cesaretle hareket edebilme kabiliyeti çok kıymetli; daha yirmi dört saat dolmadan işlenen on cinayetin, tacizin, tecavüzün bizim üzerimizde yarattığı tahribat artık bize neler yaptırır, bilemiyorum. Buna devlet eliyle bir önlem alınmayacağı belli. Ne yapacaksak yine biz yapacağız. Aileden başlayarak kimseye ve hiçbir kuruma güvenmiyoruz çünkü ama birbirimize güvenmek için de tüm bu güvensizliklerimiz bir sebeptir.

DY : Kitabın adı epeyce kapsayıcı ve tüm öyküleri kavrayıp saran bir isim olmuş. İsme nasıl karar verdiniz, anne emaneti söz ilhamını nasıl çağırdı?

FŞ : Yürümek benim için yazma eyleminin bir parçasıyken karantina döneminde ben de herkes gibi çok hareketsiz kaldım. Yasak kalkınca bir sabah kendi kendime, ben şimdi çıkacağım, bir yolda yürüyeceğim ve o yolda kitabın adını bulacağım dedim. Bir yandan da kitabın son okumalarını yapıyorum. Neyse çıktım maskeyle, kafam önümde yürüyorum. Gezi Parkı’nın yan yolu benim yürüyüş yolumdu, fakat bir baktım  o yolu kazmışlar, bir de tabela koymuşlar “Vergi Dairesi hariç yayalar giremez” diye. Bu uyarının absürtlüğü bir yana, tam güler misin ağlar mısın durumu. Çok sinirlendim çünkü daha önce de Fındıklı’da yürüyordum, orada bir ağacım vardı, onunla konuşurdum, sarılırdım falan. O ağacı kestiler, orayı çevrelediler, o ağaçtan da oldum, bir tek bu yol kalmıştı bana şehrin ortasında ve o da yasaklanmıştı. Yolda çalışan işçiler var, onlara sorayım dedim. Sonra dedim ki, kimden hesap soracağım, muhatap onlar değil. Böyle bata çıka yasak falan dinlemeden biraz daha gittim, annemin o sorusu aklıma geldi ve al sana kesekli tarla yani memleket bu dedim, her şekilde yolumuzun kapandığı, engeller çıkarılan bir yerde aslında yürümeye inat ediyorum, yazmaya da öyle.

'PAZARCI İÇ ÇAMAŞIRLARINI İRDELEMEZ'

DY : Uzun yıllar Hayriye ile hemhal olduktan sonra, bir kısmı beraberinde yürünmüş bir yol da olsa türü, dili, yapısı farklı metinler bunlar. Özellikle öyküde, yaygınlaşan atölyelerden de kaynaklandığını düşündüğüm, anlatma-gösterme bahsine dair ne düşündüğünüzü sormak isterim. Siz hem anlatan, hem gösteren, sokağın dilinden sakınmayan, iyi duyan, en netameli konuları dahi okuyanı depresif bir duygu haline sokmadan veren, bununla beraber metne zoraki umut da yüklemeyen bir yazarsınız. Bu özellikle durmak istediğiniz yer mi, edebiyatta mesafelendiğiniz şeyler var mı?

FŞ : Önce gösterme-anlatma kısmından başlayayım. Evet, gösterme tercih çünkü dışarda çok yağmur yağıyordu, sel götürüyordu demektense şemsiyemi aldım çıktım demeyi tercih ederim.  Gevezeliğe gerek yok. Uzun anlatımları, uzun betimlemeleri eğer herhangi bir şeye hizmet etmeyecekse yazarken de okurken de sevmiyorum. Bu yirmi iki öyküyü de fazladan bir olay, biraz gösteriş ya da bir karakter daha katayım diye yazmadım. Taş gibi kadın öyküsü mesela iki sene önce başladığım, yarım kalan bir öyküydü, biraz daha tanımak istedim o kadını. O esrikliğin, o beni öykünün içine alıp kendi kıvamına katıp o karakterlerle birlikte yol aldıracağı kadar sürede yazabiliyorum çünkü. Bittiyse bittiğini de bazen bilmem, bitmediyse geri çağırır, gel bakalım yapar çünküJ. Benim için yazıyla ilişki gerçekten böyle bir şey, öykü de olsa roman da olsa. Seri üretimle her sene okura bir şey vermekle kendimi yükümlü hissetsem on beş senede üç kitaptan daha fazlasını yazar, yirmi iki öyküyle değil, bu kitabı da on öyküyle çıkarırdım. Öykülerin yan yana gelişinde kendi meselesi önemli, ben bunları bir öykü kitabı olsun diye yazmadım. Ancak derdim olduğunda yazdım, bir şeye kafayı taktığımda yazdım. Yazar olarak her şeyi bilen, her şeyi gösteren, her şeyi anlatan da olmak istemiyorum. Bu tercihten çok terbiye. Sokak diline gelince, diyelim Süprem öyküsünde Ömer, kendi gibi konuşmalı, bir pazarcı iç çamaşırlarını irdelemez malum, babasını sorgulamaz, karşısına dikilir ya da ne bileyim eve gittiğinde umarsızca oturmaz da kahır içinde oturur. Her öykü, her karakter kendi dilini ve dünyasını beraberinde getirir, en ufak ayrıntılardan tetiklenerek yazdığım öyküler de var. O dil eğer o öykünün hacmine, debisine uygunsa zaten akar gider, değilse mutlaka bir yerde tortulanır, metin onu kusar ve bir biçimde imha olur.

DY : Yazmayla ilgili ikincil uğraşların edebiyata zarar verdiğinden ya da zorlaştırdığından dem vuranlar vardır. Türkiye’de yazmasaydım ölürdüm ekibi daha kalabalık görünse de geçim bahsi söz konusuyken sadece yazarak da yaşanmıyor. Sizin deneyiminizde etkileri nasıl oldu? Üretim hacmine, dile bir etkisi var mı? Eşzamanlı ise kurgu çekirdeğini yakalayıp bir kenara mı koyuyorsunuz, gömlek değiştirmek gerekiyor mu?

FŞ : Geçim ayrı seçim ayrı, yazma disiplini olarak da edebiyat ve televizyon zıt kutuplar. Zaten televizyonda edebiyat yapılmaz, o ticari bir araçtır. Ben Bitirgen’i yazmaya başlamadan önce, dizi senaryosu yazıyordum. Sürekli seyircinin nabzına göre hikâyeler, diyaloglar yazıp en para kazanacağım dönemde ben edebiyatla uğraşacağım, kendi hikâyemi yazacağım dedim ve geçim kaynağıma ara verip gönlümün seçimine yöneldim. Ondan sonra da bir daha iki yakam bir araya gelmediJ. Mutlaka uzun aralar veriyorum, dilimin pası çözülsün, kulağımda uğuldayan o diyaloglar gitsin istiyorum. İkisini bir arada yürütmeye çalıştığınızda hemen anlaşılıyor zaten; yazdığınız bir öykünün tretman, bir romanın sinopsis tadında mı olduğu,  genel izleyiciye  hitaben mi yazıldığının kokusunu bu mesleği yapan biri olarak hemen alıyorum. Ben alıyorsam ekran başından ayrılmayan izleyicilerin çığ gibi büyüdüğü bir zamanda, okuyan ve izleyen de anlar. Ben kendimi burada temizleyip tamamen tabula rasa alanına geçmek zorunda hissediyorum. O yüzden romanları yazdığım dönemde hep kendimi geri çektim. Kılçık batmış gibi oluyordu boğazıma, edindiğim yazma terbiyesine oturtamıyordum o uğraşı, ikisini o yüzden çoğunlukla paralel götüremedim.

'BABAYA İTAATİ ANNEYE ESARETİ YOK ETME, BÜYÜME HİKÂYESİ'

DY : Hastanenin atmosferi oluşturduğu öykülerinizde, yan karakterler üzerinden yansıtılan, Özellikle Korpus kallozum ve Ana Ekran’da kendini duyuran, iyileştirmesi beklenene öfke konusunu soracağım.

FŞ : Korpus kallozum öykümü çok seviyorum, ondan başlayayım. Bir gün bir haber okudum, sol eline hâkim olamamak diye bir hastalık var; bu beyinde bir bölgenin çalışmaması, bunun tıbbî olarak tedavisinin henüz bulunmamasıyla ilgili. O hastadan yola çıkarak şunu sorguluyorlar, bu kişinin sol eliyle ya da söz geçiremediği herhangi bir eliyle işlediği bir cinayet olursa bu kişi suçlu mudur, değil midir? Yazar olarak beni çok heyecanlandırdı bu soru. Hukuku bizim buralarda konuşabilecek durumda olmadığımız için hiç suça, mahkemeye bulaşmadan böyle bir hastalıkla hemhal olan bir kız çocuğu kimin canına kasteder önce diye düşündüm. Bu gerçekten seçilmiş bir kişi midir, değil midir? O çaresizlik ve hastalık hali içinde çok dolaştım. Tabii ki bir anne ve bir kızın tek başına o karanlığın içinde yaşıyor olması, kimin  kime zulmettiği konusu da var. Anne mi zalim, kız mı?  Yıllar önce “her kadın annesi kadardır” diye yazdığım bir öykü vardır, gerçekten öyle midir sorusunu yeniden düşündüm yazarken. Bu soruları kavramsal olarak düşünüyorum ama öykünün başında hepsini unutuyorum. Çok gerildim yazarken, bardakları tutamıyorum, düşüp kırılıyor falan... Yani bir anneye bağımlı, ona mecbur bir varlık olarak dünyaya gelip, bağımsızlaşmak için de yırtınıyoruz ya, bu çok zorlu bir büyüme süreci. Evliliği, anne olmayı, kariyer sahibi olmayı falan katmıyorum, sadece anne-kız ilişkisi içindeki büyüme, bağımsızlaşma mücadelesinden bahsediyorum. Bu sadece benim değil, feminist mücadele içindeki kadınların da, tek tek kadınların da uğraştığı bir mesele. Hastaneler ya da bizi tedavi etmekle ya da derdimize teşhis koymakla görevli kişilere gelince, onların hiçbir öykümde bir yetkisi yoktur. İnsanın iyileşemeyeceğine dair, sembolik figürlerdir. Şifasını başkasında bulamayacağımız daha akut hastalıklarımız var çünkü.

DY : Yas öyküsünün karakteri kendi halini arzulanır olmanın kovuğuna sığınmak olarak tanımlıyor, girmek değil. Suskunluğu zulme dönüşen adamlar… İstenme, kadınlığını hatırlama tam bir seçim olmayan bu hal kadın için aldanmak mıdır?

FŞ : Arzuyla yas ilişkisini,  bunların kadın ve erkekteki tezahürlerini merak ettim. Özellikle savaş zamanlarında eşlerini yitiren kadınların üremeye meyyal halleri bildiğimiz bir şey, keza doğal afetlerden  canını kurtaranların hemen suya, yiyeceğe yönelmeleri de. Peki bu ihtiyaçlarımız, güdülerimiz yas durumunda neye dönüyor?

Bir erkeğin ve bir kadının bu yas halini yaşama yordamları nasıl oluyor, babanın ölümüne karşı duygularına  mesafe alan bir adamla, annesini kaybeden bir kadın (etinden et kopmuşçasına bir halde) yan yana geldiğinde nasıl bir fotoğraf çıkıyor? Bunlar bu hikâyenin kafamda bu kadar uzun yıllar yürümesine yol açan ana meseleleri ve sorularıydı. Bir de tabii orada bir ekran var. Görünmenin, görülür olmanın kimliklerin önüne geçtiği bu zamanda ekran artık bir nesne değil, bir öznedir ve buradaki soru da şu: O ekranda kim kimi izliyor? Kız mı anneyi izliyor, anne mi kızı izliyor, okur yazarı mı izliyor? O yüzden kadına bir isim koymak istemedim, çünkü oradaki kadın her birimiz olabiliriz.

'ZİHİN SÜREKLİ UĞULDAR, ORADAKİ GÜRÜLTÜYÜ BEN ANCAK YAZARAK SUSTURABİLİYORUM'

DY: Sevgili Düşmanım’dan aldığım soruyu okurun merakını söndürmeden sorayım, “Dünya üzerinde denenmemiş ne kaldı”, yazma eylemi bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?

FŞ: Öyküsünü anlatan yazar olmak istemem ama yine de şu kadarcık söyleyeyim; Sevgili Düşmanım artık lime lime olmuş, parçalanmış dostluklara, savrulmalara, kendi içimizde düştüğümüz kuyulara, kendimizi hapsettiğimiz yalnızlıklara dair bir öykü. Elbette tematik olarak denenmemiş bir şey yok edebiyatta ama yazdıklarını diliyle parlatan, okurun damağında lezzet yaratan yazarlar var. Benim de zihnimde sürekli başka başka sesler uğuldar, her kafadan bir ses çıkar ve oradaki gürültüyü ben ancak yazarak susturabilirim. On beş yılı aşkın bir süredir böyle yazıyorum en azından, bu kadar yılda bir dil oluşturabildiysem, herhangi bir metinde adımı görmeden bu olsa olsa Figen Şakacı’nın üslûbudur denirse kendimi mutlu sayarım. Yazmaktan aldığım haz da tamamen bununla ilgili.

'KADIN KOCASINDAN DAYAK YİYOR, GİDECEK YERİ YOK. SIĞINMA EVİNİN ADRESİNİ VERİYORLAR DAYAKÇI KOCALARA' 

DY : Okurunuzu tanıyor musunuz?

FŞ : Yolda görsem tanımam vallaJ  Seçmen profili gibi bir profil çıkaramam yani. Her yaştan, kadın erkekler var, çok güzel mesajlar atıyorlar. Ama tabii  yazarın okura bir vaadi olmamalıdır. Öyle olursa topal metinler çıkar, sözcükler seker. Yazmaya vaatle oturursanız kesekler okura yaranmak için biçilir, metnin önü fazlasıyla iliklenir. Okuru bir terbiyeye, misafir odasına davet ediyormuşuz gibi bir hal alır, yazar da, metin de. Bunu da pek çok metinde görüyoruz zaten.

DY : Başındaki soruda biraz girmiş olduysak da, kadınlara yönelik gün gün yükselen, ataerki ve iktidar eliyle kabartılıp beslenen sistematik saldırı ve katliamlara dair neler söylemek istersiniz? Öldürülen kadınların sayıya dönüşmesi… Yazar ve bir kadın olarak sizi Ağıt sayaç öyküsünü yazmaya sevk eden duygu nedir?

FŞ : O kadar derin bir öfke duyuyorum ki. Bir yandan da acı tabii... Bu ülkede senelerdir acı ve öfkeyle sürekli aynı salıncakta sallanıyoruz. İçimizde gidip geliyor. Ağlarken yumruklarım sıkılı; hangi ölüme üzüleceğimi de şaşırdım artık. Kadınların bir rakam olması da ayrıca üzücü. Fakat şimdi sormamız gereken, biz bundan sonra nasıl yaşayacağız? Bu öfkeyi terbiye mi edeceğiz başka bir şeye mi dönüştüreceğiz? Mesela arkadaşlarımıza bakışımız mı değişecek? Ben gidip sevgilimin gırtlağına mı çökeceğim, ne yapacağım? Kadınlar üzerinde bu öfkenin yarattığı tahribatı kim tamir edecek? Bunun bir merkezi de yok. Kadın kocasından dayak yiyor, gidecek yeri yok. Sığınma evinin adresini veriyorlar dayakçı kocalara. Bu adamlar potansiyel katil olarak, devletten el alarak dolaşmaya devam ederken biz nereye kaçacağız? Bir yandan öldürülme endişesi, bir yandan sokağa çıktığınızda o mu bir yerinize el atacak, öbürü mü gözünü bir yerlerinize dikecek? Bu endişeyle yaşamaktan bıktım, usandım artık.  O yüzden kadın dayanışmasını, kadın örgütlenmesini, kadın arkadaşlığını çok önemsiyorum. Ama burada yaratılan oluşumun kendisinin bir mağduriyet içermesini de istemiyorum.  Tam tersi bu öfkenin ve bu acının yarattığı boyun eğmeyen güçlü bir hareketin yaptırım uygulamasını istiyorum. Diyeceğim, o İstanbul Sözleşmesi’nden geri adım atılmayacak arkadaş!

DY : Çok teşekkür ederim sorularıma yanıtlarınız ve zaman ayırdığınız için.

FŞ : Ben teşekkür ederim.