Yazar Akın Olgun’dan, ‘göç’le politik bir hesaplaşma: Geçmişin yüküyle yeniyi kurmak…

Dün ve bugün arasındaki bağı kurmak mesele. O bağı kuramadığın zaman, ya kendi içine kapanıyorsun ve o travmatik şeyleri yaşamaya devam ediyorsun ya onları reddedip öfkeleniyorsun ya da kendi dışında olan her şeyden nefret etmeye başlıyorsun ve bunun örneklerini çok gördüm. Zorunluluk beraberinde başka şeyler de getiriyor; zaten buraya zorunlu olarak gelmişsin, geçmişin de yükü var sırtında ve o ağır bir yük olarak duruyor.



30-04-2021 10:30

Hilal Seven – Londra

Duygu ve düşüncelerinizden haberdar olabilmem için: hilalseven@hotmail.com

Bu söyleşi dizisini hazırlayan gazeteci de dahil söyleşilere konuk olan tüm kişiler Türkiye dışında yaşayan ve Türkiyeli olan kimselerdir. Söyleşiler, Türkiye dışında yaşamaya dair fikir ve bilgi vermek, konukların yeni yaşamlarından hikayelere tanıklık etmek amaçlıdır. 

Başka Yerde Hayat söyleşilerinin, ‘eski göçmenler’ diye adlandırdığımız kişilerle yapılacak sohbetlerden oluşan ikinci kısmının ilk konuğu gazeteci yazar Akın Olgun. Adları Saklıdır, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi ve Kül Sesleri adlı kitapların yazarı olan ve uzun yıllardır çeşitli haber platformlarında yazan Olgun, şu anda ziyaretçisi olduğunuz haber sitesinin de haftalık köşe yazarı. Hatta kendisi bugün söyleşi dizisine konuk olduğundan, kendi yazı günü de olmasına rağmen köşesine bu hafta ara vererek, okuyucuyla söyleşimiz aracılığıyla buluşmak istedi. 

Şahıs zamirleri arasından en çok ‘biz’i seven, her sabah güne evinin yakınındaki bir kafede kahve içerek ve haber okuyarak başlayan, tüm toplumsal meselelere çözüm bulunabileceğine inanan, her koşulda sakinliğini koruyan ve başka yerde kurduğum bu en yeni hayatı benim için hayli çekilir kılan yegâne insanlardan olan Akın Olgun ile yollarımız bundan beş yıl kadar önce, yağmurlu bir Londra gününde kesişti. Meslektaşlıktan arkadaşlığa, dostluktan komşuluğa zengin ağlarla ördüğümüz muhabbetimiz, gayet tabii ortak paydamız olan göçmenliği de burada konuşmamızı farz kılacaktı. 

İlaveten ve en mühimi, her daim yazmam konusunda beni yüreklendiren, söyleşi dizisine başlamam için bilhassa beni teşvik eden ve birbirinden değerli konuk ve okuyucularla buluşmama vesile olan (hem de yazı gününe ortak olmuşken!) Akın Olgun’un, kıymetli desteği ve dostluğu da sağ olsun, sözlü tarihe hep birlikte kayıt tutuyoruz. 

Son olarak, Olgun’un tüm samimiyetimize ve benzeri onlarca sohbeti daha önce yapmış olmamıza rağmen bu söyleşiye ve tüm sorularıma son derece profesyonel, ciddi ve bir o kadar da heyecanlı bir yaklaşımla katkı sunduğunun altını çizmek isterim. 

Öncelikle Sivas’tan İstanbul’a oradan da Londra’ya uzanan hikayeni anlatabilir misin?

Tam Sivas Katliamının olduğu sırada yoldaydım. Annem, ben ve kız kardeşim Sivas Divriği’den yola çıktık ve İstanbul’a geldik. Hiç unutmuyorum Haydarpaşa’da indik, taksiye bindik ve taksici bize nereden geldiğimizi sordu. Ben ona Sivas deyince, “Alevileri yakmışlar duydunuz mu?” dedi. Ben İstanbul’a böyle geldim, benim için çok çarpıcı olmuştu. Biz yoldayken Sivas Katliamı yaşanmıştı ve biz habersizdik bundan. İnsanın İstanbul’a gelir gelmez böyle bir şeyle karşılaşması kötü bir etki yaratıyor?

Kaç yaşındaydın o zaman?

16 ya da 17 yaşlarındaydım. Zaten ondan sonra kısa bir dönem İstanbul hayatı, sonra cezaevi, sonra da Londra. 

GÜCÜ İYİLİKLE AÇIKLAYAN SOĞAN MASALLLARI

Bilmeyenler için sormakta fayda var diye düşünüyorum. İstanbul’a gittikten sonra neden tutuklanmıştın ve sonrasında Türkiye’den ayrılmana ne neden olmuştu?

Dediğim gibi İstanbul’a ilk geldiğimde aldığım haber bana kendi gerçekliğimi hatırlattı. Çünkü ben de Aleviydim, yananlar da Aleviydi. Annemin gözündeki o korkuyu çok iyi hatırlıyorum. Kız kardeşim küçüktü, ne olduğunu pek anlayamamıştı. Zaten politik bir aileden geliyoruz ve Alevi, Kürt olmak muhalif bir kimlikle büyümene sebep oluyor. Amcalarımın cezaevi süreçleri var. Doğal olarak yaşadıkların sende öfkeli bir birikim oluşturuyor. Siyasi olarak kimliğin de biraz bu öfkenin üzerinden şekilleniyor. 

Aslında hikâyenin hem tarihsel hem de kişisel bir zemini var. Birincisi yoksul olmak. Ben işçi çocuğuyum ve babam demir-çelik madenlerinde çalışıyordu. Beş kardeşiz, zorlukları hepimiz yaşadık. Yoksulluğun getirdiği sorunlarla çok fazla yüzleştik. “Hatta Adları Saklıdır” kitabımda da yazmıştım, yıllar sonra dönüp baktığım zaman hatırladığım ve hep hüzünlendiğim bir şeydir, "Soğan Masalları” diye yazmışım kitapta. Hikâye de şuydu; annem hep soğan pişiriyordu, soğan yemekten bıkmıştık. Evde her gün soğan yiyoruz ve neden soğan yiyoruz sorusunun da cevabı yoktu. Tabii, bizim açımızdan yoktu ama annem açısından çok büyük bir cevabı vardı. Annem şöyle bir çözüm bulmuştu. Hepimizi toplayıp soğan masalları anlatırdı bize. Soğan yiyenlerin ne kadar güçlü olduklarını ne kadar akıllı, zeki olduklarını anlatırdı. Ve o masalları o kadar çok süsler o kadar iyi anlatırdı ki, biz her akşam o soğanları yemek için beklerdik. Oradaki o yaratıcılık, annemin yaratıcı hikayelerle bizi beslemesi şimdi düşününce bende kalan en önemli şeylerden bir tanesi. Annemin yaratıcılığı, güçlü olmayı başkalarını ezmek üzerine kuran masallar anlatmıyordu, güçlü olmayı iyi olmak üzerinden kuran masallar anlatıyordu. İçerisine pek çok şeyi eklerdi. Muhtemelen Alevi felsefesinin de kattığı şeyler vardı. Annem muhtemelen yoksulluğun kötülük getireceğini bildiğinden içerisine iyiliği de işliyordu.

Sivas’tan çıkıp İstanbul’a geldiğinde daha sonrasında Londra’ya gelmeyi hiç düşünmüş müydün?

Düşünmüyordum, aslında aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama aynı zamanda çok ağır bir davadan yargılanıyordum. Ve bir dizi zincirleme tanışıklıkla beraber kendimi dışarıda buldum. Bir karar vermem gerekiyordu, ya Türkiye’de kalacaktım ve benim için çok zorlu olacaktı ya da dışarı çıkacaktım, çıkmak zorundaydım, bu duyguyla buraya geldim. 

Biliyorum cezaevi sürecini konuşmayı sevmezsin, hatta ben de çoğu insan gibi Adları Saklıdır kitabını okuduktan sonra bir parça öğrenebildim. Merak ettiğim, yüzlerce kayba, acıya tanıklık ettikten sonra bir anda ve de genç yaşta dilini bilmediğin bir ülkeye geliyorsun. Senin bir göçmen olarak alışma ve iyileşme sürecin nasıldı?

Dediğim gibi bu bir tercih değildi, zorunlulukla dışarı çıkıyorsun. Bence burada zorunluluk önemli bir anahtar. Çünkü o zorunluluğu kendi içerisinde aşmak zorundasın. Uzun uzun cezaevi anılarını, travmalarını anlatmayı da seven bir insan değilim çünkü halen bu acıları, travmaları yaşayan insanlar var. 

‘EVİ CEZAEVİ, YATAĞI RANZA OLMAKTAN ÇIKARMAK BİR SÜREÇ’

Sen de hâlâ bu travmaları yaşıyor musun?

Dönem dönem onun yansımaları ortaya çıkıyor. Hâlâ cam veya kapılar kapalı olduğu zaman çok rahatsız oluyorum ama bunları zaman içerisinde aşıyorsun. Tüm bunlar, cezaevinde yaşamış ve o süreci geçirmiş insanlarda vardır. O biraz da dışarıyla kurduğun bağın tam oturamamasıyla ilgili, çünkü hâlâ kafa olarak cezaevinde yaşıyormuşsun gibi… Kaldığın yere de sirayet eden bir şey bu. Hayatı öyle algılamaya başlıyorsun; fiziki olarak evi bir cezaevi, yatağı da ranza olarak düşünmeye başlıyorsun. Onu aşma süreci belli bir zaman alıyor, alışmaya çalışıyorsun. Bir yerden sonra evi cezaevi olmaktan çıkarıp ev haline, yatağı da ranza olmaktan çıkarıp yatak haline getiriyorsun. Bu bir süreç, aynı süreçlerden geçmiş olan kime sorsan sana aynı şeyleri söyleyecektir. 

Bu süreci Türkiye’de değil de Avrupa’da deneyimliyor olmak sana ne gibi avantajlar sağladı, rahatça terapi görebildin mi, rahat anlaşılabildin mi, bu meseleyi rahatlıkla aktarabileceğin ortamlarla karşılaşabildin mi?

Yurtdışına çıkmış birisi için alışma süreci zor. Dilini bilmediğin, farklı bir kültürün içine geliyorsun ve kendini ifade etme zorluğuyla karşılaşıyorsun, birincisi bu. İkincisi, çıktığın yer ile geldiğin yer arasında kurmuş olduğun bağı henüz yerine oturtamadığın için, o bağ içinde her zaman bir gel git yaratıyor. Dün ve bugün arasındaki bağı kurmak mesele. O bağı kuramadığın zaman, ya kendi içine kapanıyorsun ve o travmatik şeyleri yaşamaya devam ediyorsun ya onları reddedip öfkeleniyorsun ya da kendi dışında olan her şeyden nefret etmeye başlıyorsun ve bunun örneklerini çok gördüm. Zorunluluk beraberinde başka şeyler de getiriyor; zaten buraya zorunlu olarak gelmişsin, geçmişin de yükü var sırtında ve o ağır bir yük olarak duruyor. Sorumluluklar da var. Yeni sorumluluklar belirliyorsun kendine. Yeni bir hayat kurgusu yapmaya çalışıyorsun ve bunu da olabildiğince hatasız yapmaya çabalıyorsun. Sonra fark ediyorsun ki hatasız olmuyor. İstediğin kadar politik bir kültürün, bilgin, geçmişin olsun bunun yabancı bir yerde karşılığı yok. Çünkü bunun karşılığını verebileceğin, deneyimleyebileceğin alanların yok. Olmasının da pek bir anlamı yok buradaki insanlar açısından. Onlar senin kim olduğuna bakmıyor çünkü. Daha çok yaşam içindeki pratiğinle, davranış biçiminle, ürettiklerinle kendini var etmeye çalışıyorsun ve o zaman bir karşılığın olmaya başlıyor. 

‘TERAPİM YAZMAK…’

Benim için buraya geldikten sonraki asıl hikâye, kendini tanımlama süreci oldu. Bu süreç içe dönmeyi, tartışmayı ve konuşmayı da beraberinde getiriyor. Çok hata yaptım, geldikten sonra da çok hatalarım oldu ve onları sorguladım, bir yere oturtmaya çalıştım, bir deneyime döndürmeye çalıştım. Hiçbir şeyi hatasız yapman mümkün değil. Ben terapi kısmını, kendini yeniden tanımlama kısmını yazarak geçirdim, o bana çok iyi geldi. Daha sonra kendimi o alanda geliştirmeye çalıştım. Yazmak bir anlamda öğrenmek aslında. Yeniden öğrenmeye başlıyorsun, yazdıkça düşünmeye başlıyorsun çünkü. 

Buradaki bazı Türkiyelilerden, “Britanya’ya önceden gelmiş olan Türkiyeliler hep Kuzeye yerleşmişler, hiç kendilerini geliştirememişler, doğru düzgün dil öğrenmemişler” gibi sözler duyuyorum. Öte yandan Kuzey Londra’da ekonomiyi Türkiyelilerin de canlandırdığı su götürmez bir gerçek. İlaveten, 2011 senesinde Londra’da yaşanan ayaklanmalar sırasında, dönemin başbakanı David Cameron, Kuzey Londra’da esnaflık yapan ve çoğu Kürt Alevi olan kebapçılara, polisin yardımı olmaksızın dükkanlarını koruyabildikleri ve ayaklanmayı bir anlamda bastırdıkları için bizzat teşekkür etmişti. Buradan hareketle, sence bu eleştirilerle varılmak istenen nedir?

Her şeyden önce onu söyleyenler de göçmen, önce bunu kabul etmek gerekiyor. Kendini göçmen olarak kabul etmediğin zaman, otomatikman şunu söylüyorsun: “Ben buralıyım, o zaman ötekilere bir söz söyleme hakkına sahibim”. Geldiği yer neresiyse hâlâ oradan bakarak konuşuyor. Muhtemelen Türkiye’deyken de bulunduğu yerden Diyarbakırlı için bir şey söylüyordu ya da Sakarya’da yaşayanla ilgili yorum yapıyordu. Aynı cümleleri burada diğeri için kuruyor. Çünkü kendisini henüz göçmen toplumunun bir parçası olarak görmüyor, onların üstünde görüyor. Bu çok psikolojik bir durum. Yeni gelen göçmenler için söylüyorum. Burada kendilerini tanımlama süreçleri henüz tamamlanmadı çünkü… Onlar farklı bir grup gerçekten; daha eğitimli, daha orta sınıf ve üzerinde olan insanlar, en azından dil bilen, işi gücü hali vakti yerinde ve bir birikimle gelen insanlar. O insanlar açısından çok büyük bir sorun tabii ki. Öteki olarak baktığın insanlarla burada bir bağ kurmak zorundasın, ki kuruyorsun da. Burada kimsenin kılık kıyafetine, unvanına falan bakılmıyor. Bununla biz ilgileniyoruz, bunlar hep bizim için önemli olmuş. Türkiyeli göçmen grupları açısından söylüyorum, muhtemelen diğer göçmen grupları arasında da bu var. 

Şöyle bir örnek vereyim, buraya yine son dönemde gelmiş, Ankara Anlaşmalı göçmen grubundan olan arkadaşlardan biriyle konuşurken, kendisinin ne kadar demokrat olduğundan bahsediyordu. Türkiye’de, özellikle AKP hükümeti ile gelişen süreçten ne kadar rahatsız olduğunu ve nefes alamadığını, boğulduklarını, çocuklarının bir geleceğinin olmadığını ve o yüzden geldiklerini anlatıyordu. Ama arada bir cümle kurdu ve aslında kaçtığı o şeyle ne kadar benzeştiğini gösterdi; “Türkiye’de çok fazla Suriyeli var, tavşan gibi doğuruyorlar” dedi. Bu aslında çok çarpıcı bir örnek. Geldiğin yerde şikâyet ettiğin şeyin aynısını burada bir başkası için söylüyorsun. Senin buraya gelme nedeninle Suriyelinin Türkiye’ye gelme nedeni arasında hiçbir fark yok aslında. Hayalin şu, çocuklarım için daha iyi bir hayat kurayım diyorsun, çünkü orada bir gelecek görmüyorsun. Diğerinde de Suriyeli göçmenin kafasına bomba yağıyor, çatışmanın ortasında kalmış ve nereye gidecek, ne yapacak? Elbette ki başka yere sığınıyor. 

‘MUHAFAZAKÂR PARTİ BREXİT POLİTİKASINI GÖÇMEN KARŞITLIĞI ÜZERİNDEN KURDU’

2016 yılında Sendika.org’ da Brexit’e ve göçmenlere dair kaleme aldığın bir yazıda ‘’Göçmenin diğer göçmeni kendisi için tehdit olarak görmesi, sağcı propagandanın aslında göçmende bıraktığı etkiyi de sokakta gösterir” tespitine istinaden, o zamanki göçmen reflekslerinden bugüne bir değişim oldu mu sence? 

O dönem Brexit tartışması göçmenler arasında çok konuşulan bir konuydu. Hatta buradaki derneklerin politik tavırları da bunda çok etkili oldu. Burası bir kere çok örgütlü bir yer, özellikle Türkiyeli ve Kürdistanlı toplum burada epey örgütlü. O örgütlenmenin içinde bu tartışmalar yaşandı, tavırlar belirlendi. Brexit’te asıl sorun, bu meselenin tamamen göçmen karşıtlığı üzerine kurulmuş olmasıydı. Aslında kimi göçmenlerle beraber çalışan, onları da kapsayan örgütlerin de Brexit yanlısı tavır sergilemesi üzerine o yazı çıkmıştı. Doğal olarak orada şöyle bir sorun vardı, göçmen karşıtlığı üzerinden Muhafazakâr Parti’nin kurmuş olduğu ve diğer Brexit yanlısı partilerin üzerine eklendiği şey, tamamen göçmen karşıtlığı ve nefreti üzerineydi. Türkiyeliler gelecek ve sizin ekmeğinizi elinizden alacak kampanyası yapıldı. Buradaki pek çok politik dernek de bunu görmezden geldi. Orada bir hata yapıldığını düşünüyorum. Çünkü Brexit’i, Avrupa emperyalizminden çıkmak olarak tarif ediyorlardı. Oysa zaten emperyalist bir ülkede yaşıyorsun. Eğer göçmenler ve ötekiler diye bahsettiğimiz tüm kesimlerin hakları, hukuku ve geleceğine dair bir şey yapılacaksa, bunun bütün ötekilerin birleşmesi üzerine kurulmuş olması gerekirdi. Ayrılmaktan daha çok Avrupa’daki işçilerle birleşmeyi savunabilirsin mesela. Böyle, hayatın içinde o anda çok fark edilmeyen ama daha sonra çok fark edilecek olan bir süreç başlamış oldu. Sonuç olarak İngiltere Brexit ile Avrupa Birliği’nden ayrıldı, Muhafazakâr Parti bunun öncülüğünü yaptı. Bir süre sonra Polonyalı, Roman göçmenlere karşı ırkçı saldırılar başladı. Çünkü, aşağıda biriken öfkeli bir ırkçılık vardı ve o biraz daha görünür olmaya başladı. Göçmenlere yönelik ırkçı saldırılar, bağırmalar, hakaretler bir anda yükselmeye başladı.

‘GÖÇMENLER, GELDİKLERİ YERİN AYNASIDIR…’

Geçtiğimiz sene çıkan ve on beş ayrı öyküden oluşan Kül Sesleri adlı kitabında, Türkiyeli olmayan göçmenlerin de hikayelerine yer vermiştin. Önümüzdeki aylarda çıkacak olan kitabın El Alem’in ise, bu kelimeyi kullanmayı sevmediğini biliyorum ama “diaspora”da yaşayan dokuz göçmen hikayesinden oluştuğunu söylemiştin. Genel olarak farklı göçmen topluluklarından yaşantıları öyküleştirmeyi seviyorsun sanırım. 

Ben onu her zaman işlemeye çalışıyorum aslında, çünkü göçmenler geldikleri yerin aynalarıdır. Buraya gelen herkes, ben dahil, bir kültürü ve onun içindeki sorunları, karmaşayı ve kaosu taşıyarak geliyoruz. Diaspora, içinde pek çok sorunu barındıran bir yer; adapte olmak, entegre olmak, kendi kültürünle diğer kültür arasındaki o bağı kurmak, aile çocuk vb. gibi. O bağı kuramadığın için pek çok alanda sıkıntı yaşıyorsun ve problemler de oradan kendini göstermeye başlıyor. Aile içerisine, toplumun içine ya da ilişkilere öyle yansıyor. Dikkat et buraya gelen her göçmen birazcık geçmişi arar. Parayı bulmuş olan da geçmişi arar, işçi olan da. Geçmişten kastettiğim eski ilişkiler, eski dostluklar, eski yaşam ama tabii yaşam değişiyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ve onu gördüğün zaman ikinci bir kırılma yaşıyorsun. Bu tamamen sürecin kendisiyle ve göçmen olmanın sorunlarıyla ilgili. Diaspora tüm bu sorunları içinde taşıyan bir yer. O yüzden, bazen diasporayla, Türkiye toplumuyla ilgili duyduğum konuşmalarda da buraya gelen göçmenler aslında kendilerini konuşuyorlar. Sanki kendileri içlerinde değilmiş gibi konuşuyorlar. Bu inanılmaz bir şey, başka bir psikoloji. Göçmen toplumuna ait bir şey değilmiş, onun bir parçası değilmiş ya da ondan ilerideymiş gibi konuşuyor. Bir koltuğa oturuyor ve o koltuktan etrafa bakarak değerlendirme yapıyor.

Diaspora diyoruz, Britanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenler diyoruz, Aleviler, Kürtçe konuşan halklar, Ortadoğu’dan göç edenler ya da gurbetçiler diye bahsediyoruz… Sence, neden bir türlü kendimizi ifade edecek bütünlüklü bir kelime bulamıyoruz?

Bunu tarif etmek hiç öyle kolay değil. Göç olgusu buraya dair bir olgu değil. İnsanlık tarihine baktığın zaman bunun daha büyük, daha acı örnekleri var. Dünyadaki herkes göçmen aslına bakarsan. Bazen kendi ülkenin göçmeni, ötekisi oluyorsun, orada da aynı şeyleri yaşıyorsun. Burada dil bilmediğin için yanına bir tercüman alıp bir görüşmeye gidiyorsun ve bir şey anlatmaya çalışıyorsun. Çünkü burada, o yaratılmış burjuva demokrasisinin faydaları ve kazanılmış hakları var. Türkiye’deyse şöyle düşün, Kürt’sün, Türkçe bilmiyorsun ve kendini ifade etme hakkın yok. Çünkü sistem seni tanımıyor, kabul etmiyor. Göçmen olduğun zaman, seni kabul etmeyen bir yerle bağ kurmaya çalışıyorsun, kuramıyorsun. Bu Suriyeliler için yapılan tanımlamalar için de geçerli. “Çok Suriyeli var, şu var bu var…” Burada da aynı şey söyleniyor. Birine sorduğun zaman “burada çok Türkiyeli var” diyor. Cümlelerin altındaki o anlamı fark ediyorsun. Cümle aynı ama dil değişiyor. Daha kötüsü bizim göçmenin göçmenle olan ilişkisinde bunun ortaya çıkıyor olması, kendisini çok daha farklı bir yere konumlandırma hali bu. Kuzeydekinde de var. Sadece güneydekinde olan bir durum değil. Kuzeyde de yeni gelene, “Senin biraz burnun sürtsün, biraz çek de gör” deme durumu var.

23 Nisan tarihli İleri Haber’de yayınlanan yazında geçen, “Bize uzak gelenleri yakın etmenin yolu birbirimize bildiğimiz şeyleri anlatmaktan vazgeçip, önce ‘uzak’ gördüklerimiz için enerjimizi harcamaktır” ifadesinden hareketle, uzakta yaşayan insanlar adına şunu sormak istiyorum: Türkiyeli göçmenlerin kendi aralarındaki uzaklıkların aşılması için ne yapılmalı? 

Öncelikle bazı şeyleri içselleştirmek zaman alacaktır. Diyelim Türkiye’de hiç yan yana gelmediğin insanlarla burada yan yana gelmek zorunda kalıyorsun. Bu çok önemli bir şey, Türkiye’de belki bunu yapamazdın. Ve bu zorunluluk aynı zamanda birbirini anlamayı da beraberinde getiriyor, çünkü o ilişkiyi kurmak zorundasın. Ben bunda bir süre sonra sanatın çok etkili olacağını düşünüyorum. Belki orada da bazı şeyleri tartışmalıyız. Buraya gelen sanatçılarda Avrupa’daki seyirciyi çok hazır gören bir yaklaşım var. Buraya Türkiye’den sanatçılar geliyor, gösterilerinin ya da etkinliklerinin öncesinde onlarla bir söyleşi ya da sohbet gibi buluşmalar düzenlenmiyor. Doğal olarak izleyici o kişilerle bir bağ kuramıyor. Bu benim “gözlemim”. Belki de bunun biraz değişmesi lazım. 

‘TÜRKİYE’DE YASAKLI NE VARSA BURADA DOLU DOLU SÖYLEMEK İSTİYORSUN…’

Britanya’da yaşayan Türkiyelilerde fark ettiğim başka bir şey de şu; ezici çoğunluğunu Kürt Alevi göçmenlerin oluşturduğu bir popülasyon içerisinden, neredeyse kime denk gelsem kendini ‘Aleviyim’ diye tanıtıyor. Sence neden?

Bu durumun Türkiye’deki politik gelişmelerle de çok ilgisi olabilir, dönemle de aynı şekilde. Muhtemelen Sivas katliamı gibi birçok nedenler böyle bir tanımlamanın gelişmesine neden olmuş olabilir. Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Türkiye’de yasaklı olan ne varsa burada yasaksız hale geliyor ve sen artık bunu dolu dolu söyleme ihtiyacı duyuyorsun. Çünkü tarihsel olarak bu yasakların altında kalmışsın. Cemevlerinin bile Türkiye’de hâlâ nasıl tanımlandığını biliyoruz. O yüzden bir Alevinin kendisini önce Alevi olarak tanımlamasını hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan çok iyi anlıyorum. Kürtler için de aynı şey geçerli. Burada hepimizin yaptığı şeylerden bir tanesi, “A Türk müsün?” sorusu olunca diğerinin cevabı da “Hayır, Kürdüm” oluyor. Aslında bu çok çarpıcı bir yüzleşme. Böyle olunca da şunu diyorsun; neden insanlara “Türk müsün?” diye soruyoruz ki? Niye bir aidiyet üzerine kurarak soruyoruz? Türkiyeli demek daha doğru geliyor bana çünkü başka kesimlerden insanlar aynı duygunun, şeklin şemalin içerisinde bulunuyoruz. 

Türkiyeli söylemine karşı çok ciddi bir antipati de var.

Bence bu söylemde ısrar çok haklı bir talep. Hepimiz Türk’üz diye bir şey olamaz, yani saçma bir şey. Sen bir kere İngiltere’de yaşıyorsun. Hani diyorlar ya biz eskiden Alevilik, Sünnilik nedir bilmezdik diye, yok bilmez falan değildik sadece söyleyemiyorlardı. Senin durduğun yerde senin için sorun olmayan şey onlar için sorun olabiliyordu. Çünkü o yasayla, devletin şiddetiyle karşı karşıya geliyor ya da tarihsel olarak yaşadığı travmalarla yüz yüze geliyordu.

Bu biraz da yetiştirilmekle ilgili sanırım. 16-17 yaşlarındayken tanıştığım Konyalı bir kişi, kim olduğumu ve nereden geldiğimi pek bilmeden bana, “Annem Alevi çocuklarının küçükken güzel olduklarını ama büyüdükçe çirkinleştiklerini söyler, öylelermiş yani” demişti. Tabii ki bilgisizliğine verip çok ciddiye almamıştım ama masadan kalkarken de ona yanıldıklarını belirtip, “Biliyor musun aksine ben büyüdükçe güzelleşiyorum, ya buna ne demeli…” demiştim. 

(Gülüyoruz) 

Gülüyoruz ama bir yandan da aslında çok yüzleştirici bir şey. O yapılan bana biraz beyaz gibi davranma, kendini sarışın, mavi gözlü gibi renklerle kodlama ve böylece kendinde bir üstünlük oluşturma gibi geliyor. Aslında eziklik bu. Ama bunun şöyle iyi bir yanı var; Türkiye açısından söyleyeyim, burada çok farklı kesimlerden, milliyetlerden insanlarla aynı masada oturabilirsin ve birçok şeyi konuşabilirsin. Bir arkadaşım bir keresinde çok doğru söylemişti, hiç Diyarbakır’a, Mardin’e gitmemiş insanların o bölgeye dair konuşabilmesine ilişkin; “İnsan hiç görmediği yerle ilgili bu kadar çok şey konuşur mu?” demişti, bence çok doğru. Oradaki sosyolojiyi, kültürü, dokuyu, duyguları hiç bilmiyorsun ve bilmediğin yer hakkında yorum yapıyorsun. Sonra buraya gelip oradan biriyle konuşuyorsun ve o sana bambaşka şeyler anlatıyor, hem de bir çerçeve çizmeden. Çünkü o kişi burada kendini korumak zorunda değil, her an bana bir şeyler diyecekler duygusu taşımıyor ve kendini frenlemiyor. 

‘İKTİDAR, TÜRKİYE’DE KURDUĞU SİSTEMİN AYNISINI BURADA İŞLETİYOR’

Son bir yıl içerisinde, buradaki Türkiyeli göçmenler de dahil olmak üzere, binlerce insan Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Bu insanların çoğu ne ölülerinin defnine katılabildi ne de onların yasını tutabildi. Öte yandan, geçen haftalarda Erdal Yetimova adında, AKP’li bir temsilci olduğu bilinen biri, Londra’dan özel ambulansa Türkiye’ye tedavi olmak için götürüldü. Aynı gün Türkiye’de yaşayan Aslı Özkısırlar’ın, bir süredir tedavi olmak üzere hastanede yatak sırası beklediğini ve tedavi olamadığı için maalesef hayatını kaybettiğini öğrendik. Bu örneklerden hareketle bazı kişilerin Türkiye’deki ayrıcalıklı olma halinin burada da devam etmesini neye bağlıyorsun? 

İktidar, Türkiye’de kurmuş olduğu sistemin aynısını, Avrupa’da da kendi çevresi için oluşturuyor. Çünkü, Avrupa da çok ciddi muhalif bir kesim var ve iktidar burada da bunun karşıtını oluşturmaya çalışıyor. Bunu da milliyetçilik ve şovenizm üzerinden yapıyor. Ve hedef olarak da yine Kürtleri, Alevileri, solcuları ve kendine karşıt olan her kesimi işaretleyerek yapıyor. Oradaki istihbarat faaliyetlerinin aynısı yürüttüğü, aynı Türkiye’deki gibi bir çalışma biçimiyle, bir devlet modeli geliştirmiş. Ve sistem aynı şekilde işliyor. Sadece adı da emniyet yok, emniyet bürokrasi yok oluyor. Şimdi, kod adı Erdal Yetimova gibi insanların da bir misyonu var. İktidar, o kişinin kendisini korumuyor aslında, misyonunu koruyor. Bu yönüyle çok çarpıcı. Buranın ne kadar gündeminde bu konu pek bilmiyorum. Çünkü Covid-19’dan dolayı o teması yapamıyoruz. Ama bu konuya dair biraz soruşturdum. Kimse bu konulara girmek istemiyor. Oysa sorulması gereken bir soru, İngiliz hükümetine de sormak gerekiyor. Kaç kişi gitti buradan, bu şekilde? İngiliz sağlık sistemi bu insanları tedavi edemeyecek durumda mıydı? Bence bu bir sorun. Çünkü, aynı zamanda sağlık sistemini de tartıştıran bir konu. Ve biz bunu göçmen toplulukları olarak konuşamıyoruz, buna dair bir refleks geliştiremiyoruz. Bütün mesele çok net aslında, Aslı öldü ama Yetimova yaşıyor. Aslında bu netlikte bakmak lazım. Ben biraz Türkiye’ye de böyle bakıyorum. 

GATHER-IN DENEYİMİ

Geçen sene pandemi başladıktan hemen sonra Gather-In adında online bir buluşma platformu inşa ettiniz. Dünya’nın dört bir yanında bulunan Türkiyeli göçmenleri bir araya getiren online etkinlik ve oturumlar düzenlediniz. Sohbetimizi bitirmeden bu konuya da değinmek istedim. Bu fikir nasıl doğdu?

Aslında sosyal buluşma ortamı içeren bir yazılım yapmaya çalışıyoruz. Pandemi öncesi Tan Morgül Pop-up Meyhane yapıyordu, biz de ona destek oluyorduk. Sonra orada ilginç bir insan ihtiyacı ortaya çıktı, o da şöyle ki; buraya yeni gelen göçmen de eski gelen göçmen de aynı zeminde buluşarak hem çok sohbet ettiler hem de kültürel bir şeyin içerisinde yer aldılar. Ve o buluşmalar çok keyifli geçmişti. Aslında orada tattığımız şey kültürdü. Daha sonra biz onu bir yazılıma dönüştürdük. Oraya değişik ülkelerden ve farklı düşünce yapılarına sahip ama dertleri ortak olan insanlar geliyor ve çok keyifli sohbetler oluyor. Onun dışında BAK adında bir iletişim ve reklam ajansımız var. Kampanyalar örgütlüyoruz, firmalara tanıtım ve reklam filmleri hazırlıyoruz. 

‘AKP İKTİDARI DEVAM EDERSE BÜYÜK BİR GÖÇ DALGASI OLUR’

Sence Türkiye önümüzdeki yıllarda daha çok göç vermeye devam edecek mi?

Bu biraz şununla ilgili, bu iktidar kalmaya devam ederse, büyük bir göç dalgasının olacağını düşünüyorum. Bir şekilde insanlar oradan çıkmanın yolunu bulacaklardır. Böyle bir şey yaşansın istemem. Çünkü, o göç yollarında çok büyük acılar yaşanıyor. Senin son söyleşinde de vardı, okurken çok etkilenmiştim. Ama biz bu hikayeleri çok iyi biliyoruz. Belki, yeni gelenler bu hikayeleri çok bilmezler, çünkü biz yaşayanlarla çok iç içe olduk. Hatta onları gördük ve neler yaşadıklarını biliyoruz. O yollarda yaşanan çok fazla hikâye var. Yeni gelenlerse uçağa binip geldiler. Bununla birlikte, orada bir alt üst oluş yaşanırsa, gerçekten biz Türkiye’de yeni bir şey kuramazsak, bu iktidar baskı ve zorla bize bir hayatı dayatmaya devam ederse, ileride çok ciddi ve sancılı bir kopuşun olacağını düşünüyorum. O zaman, hepimiz elimizi taşın altına koymak ve kendimizin dışında olanlarla da bağ kurabilecek yolu, yöntemi yaratmak zorundayız. Üzücü olan şey ise şu, insanlar kaçmak istiyorlar ve bana sorarsan iktidar da zaten bunu istiyor. Ama yine de bu kararı iyi düşünüp vermek lazım. Buralarda hayat kurmayı düşünen arkadaşlar için, temel konu baştan her şeyi planlayarak hareket etmek olmalı diye düşünüyorum.