Yasaklı bir dilin sürgün yazarı

DGM’da askeri savcı hükmediyor: Kürtçe diye bir dil yoktur! “Mahkemede, böyle bir durumda, insan kendini çok güçsüz hissediyor. Böyle hukuk olur mu, diye haykırmak geliyor içinden… Böylece bir duygu tomurcuklanması yaşamaya başladım hapishanede, modern bir dil olarak Kürtçeyi edebiyatta kullanmak için…”



16-06-2019 00:22

Şilan Geçgel

Sürgün ceza olarak belirli bir sınırın, yerin dışında tutulma hali olarak tanımlanabilir. Hem Türkiye’de hem de dünyada toplumsal-siyasal kalıpların dışına çıkan birçok insanın –yazar, şair veya siyasetçinin- sürgün edilmesi devletlerin bir cezalandırma politikası olarak sık sık karşımıza çıkmakta.

Dünya edebiyatına ismini yazdırmış olan onlarca edebiyatçının öz yaşam öyküleri ne yazık ki sürgün hikâyeleri ile dolu. Kendi toprağından, kendi iradesi ve isteği dışında koparılmanın insanın hayatının geri kalan kısmında yarattığı tahribat bir yanda, yeni olana alışmaya çalışmanın zorluğu öte yanda… Sürgün demek, acı demektir… Ancak hüzne yenik düşmeden, sahip olduğu düşünceyi geri adım atmadan savunabilmenin erdemine sahip olanlar için sürgün; sağlam bir mürekkep olduğu gibi, “bir hasrete” farklı yollardan da olsa yürüyebilme cesaretidir.

Bir başka açıdan sürgün edilenin, sürgün edilmesine sebep olan fikir ya da ideal, gerisinde onu sahiplenen varsa sürgün kıymetli bir deneyim olup, yollar daha az zor gelmez mi insana?

Örneğin; Dante’ye ilişkin incelemeleriyle bilinen İsveçli yazar Olof Lagercrantz, “Cehennemden Cennete” isimli çalışmasının bir yerinde şöyle diyor:

“Ülkesinden uzakta, sürgünde yaşayan Dante’ye en fazla acı veren şeylerden biri de, ülkesinde durmadan karalanması, yaptığı tüm şeylerin çarpıtılması, olumsuz biçimde yorumlanması ve bunlara karşı durabilecek, onu savunabilecek kimsenin olmamasıydı.”

Kimilerine göre Dante uzak ve yaşadığı tarihsel aralık nedeniyle geri bir örnek olarak görülebilir. O zaman tarihi biraz daha ileri ve hatta coğrafi olarak yakınlara sarmakta, yanı başımızdaki sürgünlere bakmakta fayda var.

***

Siverek’te ilkokulun birinci günü, arka arkaya dizilmiş aralarında gülüşüp şakalaşan öğrenciler, Kürtçe konuşuyor. O sırada öğrencilerin dizildiği sıraya öfkeyle yaklaşan İstanbullu bir yedek subay, Türkçe konuş diye öfkeli bir tokat atıyor öğrencilerden birine. Bizim koyun tüccarı köylünün oğlu Mehmed’e.

Mehmed afallıyor. Evde, sokakta, ailesiyle hep Kürtçe konuşan Mehmed, birdenbire hiç bilmediği, öğrenmediği, konuşmadığı bir dilin cenderesinde buluyor kendini haliyle. Mehmed henüz bilmiyor ama 7’den 70’e Türkçeyle tanışma hep bir tokatla başlıyor, o yıllarda.

Anadili Kürtçe olan ve 7 yaşına kadar hayatında hiç Türkçe konuşmamış olan tüm çocuklar gibi, Mehmed için de -Türkçe konuş, çok konuş devri- böylece başlıyor.

Mehmed’in küçükken dinlediği deng bejler, babasının anlattığı “Meme Alan”, “Cembeliye Hekkare u Binevşa Nann”, “Siyabend ü Xece” ve diğer destanlar çocukluğunun masalsı dünyasının yegâne unsurları olsa da, bir zaman sonra Türkçe okuma ve yazma zorunluluğu Kürtçesini silikleştiriyor.

Çocukluktan gençliğe geçiş, kopuşlar ve yabancılıklarla sürerken ilk gençlik yılları ilkokulda yediği ilk tokatı sık sık hatırlatıyor Mehmed’e. Çünkü Türkçe konuşsa da gerçekte, ne Mehmedler değişiyor ne de tokat atan yedek subaylar…

Bundandır ki; 71 Muhtırası sonrası Siverek’in duvarlarına solcu yazılar yazılmışken, yedek subaygiller hemen Mehmedleri arama telaşına düşüyor. “Türkçe konuşan Mehmedler”, uzun sürmüyor Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderiliyor. Ancak Mehmed tek değil. Musa Anter, Mehmet Emin Bozarslan, Tarık Ziya Ekinci gibi isimler de orada.

İlkokul sırasında bir tokatla başlayan Türkçe konuşma ve yazma zorunluluğu, o dönem Mehmed için ışıksız bir tünel ise, cezaevine düşmesi ve yanı başındakiler Kürtçeye; yani özüne, anadiline dönmesi için birer  fener oluyor.

Mehmed’in Kürtçe ile tanışması, yazı ve okuma dilini öğrenmesi, bu alanda ileri yıllara da devredecek birikimi Musa Anter ve Ferit Uzun’un desteğiyle oluyor. Ancak çok geçmiyor 1976 yılında yayınlanmaya başlayan Rizgari (Kurtuluş) isimli Kürtçe-Türkçe derginin yayın yönetmenliğini yapan Mehmed, yine Kürtçülükten mahkeme, cezaevi yollarını tutuyor.

Kürtçe yoktur demenin en “vatansever” olmak olarak kabul edildiği bir dönemde, kendisini yargılayan mahkeme heyetine Kürtçe savunma yaparak, dilinin varlığını kanıtlamaya çalıyor, ancak nafile.

DGM’de askeri savcı hükmediyor: Kürtçe diye bir dil yoktur!

“Mahkemede, böyle bir durumda, insan kendini çok güçsüz hissediyor. Böyle hukuk olur mu? diye haykırmak geliyor içinden… Böylece bir duygu tomurcuklanması yaşamaya başladım hapishanede, modern bir dil olarak Kürtçeyi edebiyatta kullanmak için…”

Sonra Mehmed’e sürgün yolları görünüyor. Türkçe, Kürtçe ve İsveççe etrafında dönen edebi bir arayış ve bir dil yaratma serüveni de böylece başlamış oluyor.

***

Kürtçe herhangi bir dil bilgisi kaynağı ve yeterli edebi yayın bulmakta zorlanan Mehmed, işe önce bir yazı dili geliştirmekle başlıyor. Kendi edebi dilini de yetersiz bularak, Kürtçesini geliştirmek ve Kürtçenin tüm lehçelerine hâkim olmak üzere Irak ve Suriye yollarına düşerken, tek isteği, olmadığı söylenen Kürt dilini geliştirmek ve dilinin zenginliğini herkese kanıtlamak oluyor.

Irak ve Suriye ziyaretlerinde eski Kürt metinlerinden, deng bejlere birçok kaynağa ulaşan Mehmed’in Kürtçenin birkaç lehçesini de birleştirerek kendine özgü bir roman dili geliştirmesi uzun sürmüyor.

***

Evet evet, doğru bildiniz! Yazımıza konu olan Mehmed, Mehmed Uzun. Bugün modern Kürt Edebiyatı’nın kurucu isimlerinden biri olan Kürtçe, Türkçe, İsveççe birçok edebi üretimin yaratıcısı Mehmed Uzun.

Siverek’te yedek subaydan Türkçe konuş diyerek yediği tokattan, bugüne Mehmed Uzun’un kişisel yaşamı aslına bakarsanız minyatür bir Türkiye siyasetidir.

Roman, söyleşi, deneme, anlatı ve inceleme türünde 20’ye yakın esere imza atan Uzun, romanlarını Kürtçe, diğer edebi çalışmalarını ise Kürtçe, Türkçe, İsveççe yazmıştır. Kürtçe yazdığı yedi romanı olan yazarın, birçok kitabı yasaklanmış ve hakkında çeşitli siyasi davalar açılarak yargılanmasına sebep olmuştur.

Bugün bahsedeceğimiz “Nar Çiçekleri” isimli kitap ise Mehmed Uzun’un yasaklanan, yargılanan kitaplarından sadece biri. Çok kültürlülük üzerine denemeler denilerek kendisine esnek bir çerçeve çizen bu kitapta, yazar Mehmed Uzun çocukluğunun nar çiçekleriyle bezeli anılarını anlatarak kitaba ismini veren bir giriş yapıyor.

Yukarıda kronolojik sırayla öyküleştirilen anılar dizisi ise, Uzun’un “Nar Çiçekleri” kitabında hayatına ayna tuttuğu anlardan sadece bazıları.

Kitap, Türkçe kaleme alınan ve bugün her okurun hayatına değebilecek dokuz denemeden oluşuyor. Başta sürgünler olmak üzere çok dilli ve çok kültürlü bir yazarın –Mehmed Uzun’un- azınlık ve öteki olma sorununa, sürgünlere, yabancılaşmaya, aydın olma sorumluluğuna sıkça atıfta bulunduğu dokuz dertleşme gibi de görülebilir.

Mehmed Uzun, bugün siyasette egemen olan şiddet ve reddetme dilinin çözüm olamayacağını, anlayarak, duygudaşlık yaparak, kabul ederek bir arada ve onurlu bir yaşamın mümkün olduğunu tane tane anlatıyor.

Birçok Türkiyeli okurun romancılığıyla tanıdığı Uzun’un denemeleri de romanlarını pek aratmıyor.

Uzun kendi pozisyonunu da sıradanlaştırarak gündelik ve güncel olaylara bakışını estetik ve kavgacı olmayan bir dille okurla paylaşıyor. Yine romanlarındaki romantik geçişlerin aksine “Nar Çiçekleri”nde alabildiğine düz ve net bir tutumla fikirlerini masaya yavaşça bırakıyor.

Denemeleri okurken karşımızda salt bir dilin yazarını değil, içinde yaşadığı dünyaya dair dertleri, sözü ve eylemi olan bir dünya vatandaşının yer yer serzenişlerini görüyoruz. Bu bağlamda “Nar Çiçekleri”nde Mehmed Uzun tarafından ifade edilen bazı siyasi fikirlere mesafeli ve eleştirel yaklaşmak gerektiğini ise mutlaka vurgulamalıyız.

Modern Kürt edebiyatının kurucularından olan Uzun’a bir adım yaklaşmak Türkiye’nin yakın geleceğine ve boyun eğmeden bir edebiyatın/bir dilin nasıl ayakta kalabildiğine şaşırarak ama en çok saygı duyarak bakmak demektir dersek sanırım isabetli bir söz söylemiş oluruz.

KÜNYE: Nar Çiçekleri, Mehmed Uzun, İthaki Yayınları, 2019, 168 sayfa.