Xu Lizhi’ları nasıl yaşatacağız?



24-03-2020 08:38

Onurcan Ülker

“Adımı duymuş olan hiç kimse, ah,
Ayrılığımı şaşkınlıkla karşılamamalıdır...”

Xu Lizhi
30 Eylül 2014

Xu Lizhi, genç bir şair; aynı zamanda Çin mucizesini yaratan yüz milyonlarca göçmen işçiden biriydi. Hayali, kütüphaneci olmak ya da bir kitapçıda çalışmaktı. Çin’de piyasa-merkezli Reform ve Dışa Açılma ile birlikte, küçük bir balıkçı kasabasından ihracat odaklı devasa bir sanayi kentine dönüşen Shenzhen’de, Apple, Microsoft, Sony, Dell, Acer ve HP gibi dünyaca ünlü teknoloji devleri için üretim yapan Tayvan merkezli Hon Hai/Foxconn şirketine ait bir fabrikada çalışıyordu. Foxconn, 2010’ların başında Çin’de en çok işçi istihdam eden özel şirket hâline gelmişti. Bu şirkete ait iş yerlerinde uygulanan katı çalışma rejimi, kötü bir şöhrete sahipti: Güvencesiz göçmen işçiler, düşük ücret karşılığı çok uzun süreler çalışmaya zorlanıyor, kendilerine ek mesai ücreti ödenmiyordu. Üretim masraflarını olabildiğince düşük tutmak için, çalışma güvenliği açısından pek az önlem alınıyordu. İşçiler, aşırı kalabalık yurtlarda, balık istifi yaşıyorlardı. Temel sağlık, gıda ve temizlik hizmetleri yetersizdi. Yalnızca 2010 yılında 18 işçi, kötü çalışma ve barınma koşullarına dayanamayarak intihar girişiminde bulunmuş, bunlardan 14’ü yaşamını yitirmişti. Genç şair Xu de, yaklaşık üç buçuk yıl üretim bandında ter döktükten sonra, 30 Eylül 2014 günü, henüz 24 yaşındayken yaşamına son verdi. 

Bir an için yukarıdaki paragrafta Xu Lizhi yerine kulağa tanıdık gelen Türkçe bir isim, Shenzhen yerine ise Türkiye’den herhangi bir şehir adı yazdığını düşünelim. Acaba bu trajik olay karşısında şaşıp kalacak, ‘Yok artık, bu kadarı da olmaz!’ diye tepki verecek bir okur çıkar mıydı? Xu’yü, kurtuluşu canına kıymakta bulmaya götüren süreç, ülkemizde, Sibel ve Hakan gibi iş bulamayan üniversite öğrencilerini, atanamayan öğretmenleri, geçim sıkıntısı çeken işçileri, utançtan ailesinin gözünün içine bakamayan işsizleri intihara götüren sürece ürkütücü biçimde benzemiyor mu? Henüz otuzlu yaşlarının başında, işsizlik yüzünden bunalıma girip eşi evde olmadığı bir sırada intihar eden Kocaelili Kadir’in, Guangdonglu Xu’nün duygudaşı olduğunu kim inkar edebilir? Bütün bu örneklerde intiharın, -belki tek sebebi olmasa da- en önemli sebeplerinden biri, mevcut toplumda maddî ve manevî güçlüklerle baş etmenin ya da sesini duyurmanın başka türlü mümkün olmadığı ön kabulüne dayanan bir çaresizlik, değersizlik ve ümitsizlik hissi değil mi?

Oysa çok değil, daha otuz yıl kadar önce, dünya çapında mutlak zaferini ilân eden kapitalizm, insanlığa özgürlük, refah ve umut dolu bir gelecek vaat ediyordu. ‘Totaliter komünist rejimler’ birbirinin peşi sıra iflas etmiş, nihayet ‘ideolojilerin sonu’ gelmişti. Neoliberalizm, küreselleşme ve Batı-tarzı liberal demokrasi ‘alternatifsiz’di. İster Rusya gibi ‘şok terapiyle’, isterse Çin gibi aşamalı reformlar aracılığıyla olsun, dünya piyasalarıyla bütünleşme yolunu tutan bütün ülkeler, er ya da geç, seve seve ya da yeni yeni palazlanan ‘orta sınıfın’ zorlamasıyla çoğulcu, burjuva-demokratik bir toplum inşasına yöneleceklerdi. Tünelin sonunda varılan yerin, otuz yıl önceki beklentileri karşılamak bir yana, kapitalizmin bizzat kendisini ve siyasal temsil mekanizmalarının meşruiyetini tartışmaya açtığı görülüyor. 2008 krizi sonrasında girilen kaotik süreç, neoliberalizmin, aslında ta başından beri yanılsamadan başka bir şey olmayan sözde çok-kültürcü, liberal-demokratik cilasını bir çırpıda söküp attı. İnsanların, yazılı ve görsel basın aracılığıyla hemen her gün ‘dünya global bir köy hâline geliyor’ çığırtkanlığına maruz kaldığı günler geride kalırken, dinsel ya da geleneksel-kültürel motiflerle bezeli, çoğu kez yüceltilmiş kurgusal bir geçmiş ve hayali homojen bir toplum özleminden beslenen katı bir ‘yerlilik ve millîlik’ söylemi, itaat ve rıza üretiminin değişmez unsuru hâline geliyor. Bu ‘yeni normal’de, her ne kadar ‘biz bize benzerizcilik’ geçer akçe olsa da, kapitalist-emperyalist dünyayla bir şekilde bütünleşmiş neredeyse bütün ülkelerde benzer siyasal yönelimlerin güçlenmesi söz konusu: Dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılan tekelci sermayenin üçlü saldırısıyla (özelleştirme-mâli serbestleşme-kuralsızlaştırma) yerle bir olan duvarların enkazında, eşi görülmemiş bir gelir adaletsizliğine dayanan, en temel demokratik hak ve özgürlükleri bile ‘millî güvenlik tehdidi’ olarak yaftalayıp kriminalize etmekten çekinmeyen güvenlikçi-baskıcı yönetimler yükseliyor. Üstelik koronavirüs felaketiyle beraber, bu badireyi bir şekilde atlattıktan sonra bile, gelecekte artık her türlü olağanüstü önlemi meşrulaştırmak ve kalıcılaştırmak için kullanılabilecek küresel bir salgın sopamız da olacak.

2012’de yaşamını yitiren eleştirel Çin uzmanı Maurice Meisner, 1980’li yılların henüz başında, Çin’in Mao-sonrası dönemde girdiği yeni rotayı tartışırken, “gelecek güzel bir topluma yönelik ütopyacı öngörülerin, gerek sanayileşmiş kapitalist dünyada, gerekse görünürde ‘sosyalist’ dünyada, hemen hemen tümüyle yitip gittiği bir çağda yaşadığımızı” diye yazıyordu (Marxism, Maoism and Utopianism, 1982, The University of Wisconsin Press). Piyasa-merkezli dönüşüm, halk sınıflarının yalnızca güvenceli işlerini, sosyal yardımlarını, ücretsiz ya da düşük ücret karşılığı erişebildikleri kamu hizmetlerini, kolektif çıkarlarını savunmalarına yardımcı olan sendika ve meslek örgütlerini değil, daha eşitlikçi, adil ve demokratik bir toplum inşa edebileceklerine yönelik inançlarını ve ütopyalarını da ellerinden aldı. Tekelci sermaye, ‘ideolojilerin sonu geldi’ diye bağıra çağıra tarihin en kapsamlı ideolojik saldırısını yürütürken, sosyalizmin maddi bir güç olduğu koşullarda şu ya da bu sosyalist devlete iman etmeyi sınıfsız toplum idealine bağlılıktan ayırt edemeyen bazı eski solcular da, alınlarındaki ‘kara lekeyi’ silmek için, çareyi, geçmişte savundukları her şeye kara çalmakta buldular. İnsanların, daha güzel bir dünyanın öncüsü olduğuna inandığı her devrimci önder psikopat bir katil, milyarlarca insanın yaşamını olumlu yönde değiştiren her devrim ise büyük bir kitle katliamı oldu çıktı.

Ne var ki, ‘komünizmin kara kitabını’ yazanlar, paramparça ettikleri eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplum ütopyasının yerine, yeni ve daha cazip bir hedef koyabilmiş değildir. Milyarlarca insanın mutsuz olmasını, kullanımı gitgide yaygınlaşan anti-depresanlarla ayakta durmasını, bir kısmının yaşamına kıyacak kadar gözünü karartmasını, yalnızca artan işsizliğe, yoksulluğa ve bunaltıcı, tekdüze çalışma yaşamına bağlamak yanıltıcıdır. Daha vahimi, geniş emekçi kitlelerin ve ‘hamili kart yakını’ olmayan gençlerin ütopyasız kalmasıdır. Pek çok insan, içinde bulunduğu bu koşulları değiştirebileceğine inanmamaktadır. Pek çok genç, ağzıyla kuş da tutsa, potansiyelini gerçekleştirme fırsatı bulamayacağını düşünmektedir. Kapitalizmin, kafasını kullanmasını bilenler için toplumsal sınıflar arası dikey geçişe her zaman imkân tanıyan bir fırsatlar dünyası yarattığı söylemi, inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu düzen, Xu Lizhi’yı, sadık bir fabrika işçisi olursa bir gün eninde sonunda kütüphanecilik ya da kitapçılık hayaline kavuşabileceğine; Çin’de Reform’un baş mimarı Deng Xiaoping’in dediği gibi “herkesin zengin olması için önce bazılarının zengin olması gerektiğine” ikna edememiştir. İstediği gibi bir işte çalışmak için yıllarca dirsek çürüten gençler, geçmişte kendileri için her şehirde üniversite açtığını söyleyenler tarafından ‘iş beğenmemekle’ suçlanmaktadır. Kapitalizm, ‘serbest piyasa köktenciliğini’ kıyasıya eleştiren ve hatta sınırlı bir ‘kamuculuğa’ açık kapı bırakan biçimleri de dahil, neresinden bakarsak bakalım, artık dünyanın her yerinde devasa bir insan öğütme makinasına dönüşmüştür. Maddî yaşamın acımasızlığı, dünyanın dört bir yanındaki Xu Lizhi’ları dipsiz bir kuyuya çekmektedir. En iyi ihtimalle, küresel salgınlardan, muhtemel savaşlardan ve ekolojik yıkımdan ‘mümkün olan en az zararla paçayı sıyırmayı’ vaat eden bir sistem, insanlığa, dünyanın yaşamaya değer bir yer olduğuna nasıl anlatabilir?

1919 yılında, ailesi tarafından zorla evlendirilmek istediği için intihar eden Zhao Wuzhen adlı genç bir kadın hakkında yayımlanan gazete yazıları, Mao’nun kaleme aldığı bilinen en erken siyasi metinler arasındadır. Mao, bu yazılarında, Bayan Zhao’nun aslında ölmek istemediğini; ancak kendisine nefes alacak yer bırakmayan, Konfüçyüsçü feodal kültürün sarıp sarmaladığı geleneksel toplum tarafından vahşice öldürüldüğünü ifade ediyordu. Bayan Zhao’nun intiharı, aslında basbayağı, yaşamak isteyen bir insanın imdat çığlığıydı. Çin Komünist Partisi, sonraki on yıllarda, milyonlarca Bayan ve Bay Zhao’yu dünyanın yaşamaya ve değiştirmeye değer bir yer olduğuna ikna etti, harekete geçirdi, insan örgütlenmesinin daha eşitlikçi ve paylaşımcı biçimlerini keşfetme arayışının etkin birer öznesi kıldı. Bugün de, karşımızda, önlenebilir bir trajedi bulunmaktadır. Geride kalan on yılda, yer kürenin her köşesinde patlak veren kendiliğinden kitle hareketleri, ütopyasızlaştırılan dünyanın yeni bir umuda ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Köklere sadık kalmak önemlidir önemli olmasına; ama yalnızca geçmiş deneyimlere bakarak çıkartılabilecek, bugün karşılaşılan sorunları çözmeye yönelik hazır bir reçete yoktur. Günümüzde, çok daha boğucu bir ideolojik ve siyasal iklimde, dünyanın dört bir yanındaki Xu Lizhi’ların çaresiz çığlığında saklı gizilgücün nasıl, hangi araçlarla açığa çıkartılabileceği ve seferber edilebileceği, farklı bir dünya isteyenlerin üzerinde durması gereken esas sorudur.