Volkan Şahin yazdı | Emekçilerle sanat yapmak üzerine



06-04-2021 08:34

Volkan Şahin

Bazı başlıklar okurundan önce yazarlarını korkutur. Özellikle öncül önermeleri olanlar böyledir. Bizim yazımızın başlığında da kimi farklı öncül önermelerin bir çıkarımının geçerli olduğu iddia ediliyor. Sanırım burada yazar olarak formel mantığı bir kenara bırakarak konuyu hepimiz için basitleştirme görevi bana ait.

Kapitalist toplumda emekçi sınıfların uzun çalışma saatlerinden sonra emek güçlerini yeniden üretmeye ayırdıkları sürenin kısalığı, ruhsal yeniden üretimlerine sıra gelmesine engel teşkil ediyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Ek olarak, kitle iletişim araçlarındaki sanatvari yapımların fiziksel yeniden üretim sırasında, ruhsal yeniden üretimin de kotarılmasına olanak tanıdığı kabul edilebilir. Fakat bu sanatvari yapımlar geniş emekçi kitlelere egemen ideolojinin aktarımını yapmaktadırlar. Bunu da biliyoruz.

Burada öncelikle irdelememiz gereken şey, ruhsal yeniden üretimin sanat ayağındaki pratiğin çarpıklığıdır. Televizyonu, tableti, bilgisayarıyla kitle iletişim araçları, sanat mekânını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla izleyici tek yönlü bir alıcı haline gelmiştir. Oysa eser ve izleyicisinin uzamda ve zamanda birliği sanatın olmazsa olmazlarından biridir. “Birliktelik” yerine “birlik” vurgusu yapmamın nedeni estetiğin diyalektik yasalarıdır.

Eser sadece bir verici, izleyici sadece bir alıcı değildir. Eser, her ne kadar sanatçısının yaratıcılığı ile nesnel gerçekliğin bir yeniden üretimiyse de ne yaratıcısının öznel algılarının ne de onda ifadesini bulan toplumsal bilincin bir cisme hapsedilmesidir. O, hareket halindeki bir dünyanın ortasında durmaktadır. Üstelik o dünyayı değiştirme “hünerine” de sahiptir.

İzleyiciler ise tıpkı sanat yaratıcıları gibi hem psikolojik temelli estetik tutumlara sahipler hem de şu ya da bu ölçüde toplumsal bilinci1 taşıyorlar. İzleyicinin durumuna bir de ilgili sanat hakkındaki yetkinlik seviyelerini de eklemek gerekir.2 Bu durumda eser için izleyici pasif, ne verirse onu alan bir alıcı olmuyor.

Burada mümkünse, okurun hemen yanı başında bir müzik aleti çalındığını hayal etmesini istiyorum. Pek çoğumuz bu deneyime sahibizdir. Müzik aleti kendi yapısının el verdiği biçimde havaya titreşimler yayar. Biz sadece kulağımızla değil, bedenimizle de hissederiz müziği. Oysa telefonumuzda kulaklıkla dinlediğimizde, kulaklığa ne kadar para dökmüş olursak olalım, müzik aletleriyle aynı ortamda olmadığımız için havaya yayılan titreşimlerle bütünleşemeyiz.

Bu örneği farklı farklı sanat dallarına genişletmek mümkün. Resmin küçük bir ekrandaki fotoğrafıyla kendisi arasında bir fark olacağını kabul etmeyecek kimse yoktur. Televizyon ekranında bütün karakterler dans edebilir. Ancak karşımızda gerçekten dans eden birisini görene kadar sürer bu düşüncemiz. Tiyatro sahnesine haykırarak çıkan bir oyuncu ile yoğun keman sesleri arasında mıymıy konuşan dizi oyuncusunun etkisi aynı olamaz. Dahası aynı tiyatro oyununun videosu da aynı etkiye sahip olamaz.

Hazır olumsuz cümlelerle keskin ifadeler kullanmaya başlamışken başka bir iddia daha atayım ortaya:

Demek ki, tüm bu nedenlerden ötürü sanatvari yapımlar ortaya yeni sanatçılar çıkaramaz.

Yorgun argın evine gelmiş bir emekçinin tamamen pasif bir alıcı olarak gömüldüğü koltuğunda böylesi yaratıcı bir heyecan duyması mümkün müdür? Sosyalist okurumuz “geçim şartlarını kafasına takmış” emekçinin sanatı düşünemeyeceğini iddia edebilir. Kısmen doğrudur da. Yazının bundan sonrasını “yaratıcı heyecanın” ve “geçim şartlarının” sanatsal faaliyette birbirini tetikleyebileceği ön kabulüyle okumalarını rica edeceğim.

Sanatvari yapımları sanat olarak kabul ederek soralım: Ben sanat yapmayacaksam kim sanat yapacak?

Neoliberalizmin buna cevabı çok basit: Uzmanlar.

Sistemin, siyasette ve diğer kültürel alanlarda olduğu gibi sanatı da tamamen toplumdan, bireyden kopardığını söyleyebiliriz. Gerçekten de burjuva medyanın kültür ve sanat yayınları erişilemez yetenekler ve başarı hikayeleriyle doludur. Bu başarılara ulaşmak için herkesin eşit fırsatlara sahip olduğunu kimse kabul etmez sanırım. O kadar kesin bir tutum vardır ki, örneğin herhangi bir sokak tiyatrosunun haber değeri yoktur. Böyle olduğu gibi bu tarz haberler sadece uzmanların seyredeceği kanallarda ve saatlerde yayınlanır. Tıpkı ekonomi haberleri gibi.

Bize ise magazin haberleri kalır. Biz de sanatı oradaki ünlülerle özdeşleştiririz. “Güzel dizi oyuncusu”, “yakışıklı şarkıcı” kimimizde sadece hayal edebileceğine inandığı bir ulaşılmazlığı, kimimiz için irite duygusunu uyandırır. Son tahlilde kimsede “yaratıcı heyecan” kalmadığı gibi onun varlığına dair bir bilgi de yoktur.

Başlığımıza geri dönecek olursak emekçiler sanat yapmamaktadır. Sanatı uzmanlar yapmaktadır.

Sosyalist sanatçılar bu resmin neresindedir?

Halkın dışında değillerdir. Halkla birlikte sanat yapmaya çalışmaktadırlar. Çoğu kez sistemin acımasız baskısıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu bizim dönüp dönüp örnek alacağımız onurlu tarihimizdir.

Şimdi hayat bizi yeni adımlar atmaya itiyor.

Emekçileri sanatvari yapımlar yerine gerçek sanatla buluşturacak yaratıcı çözümler bulmak zorundayız. Bunların bir kısmı tarihimizde var. Sokak tiyatroları, halk koroları gibi. Genel olarak toplumda daha az bilinen resim ve heykel için de fikirler üretebiliriz.

Bunu nasıl yapacağız?

Benim tartışmak istediğim tam da bu. Önce kendimizden başlayacağız.

Sanatçılar, uzman olmaktan vazgeçmeliler. Uzman olmakla sanatsal üretim arasında hiçbir bağıntı yok. Âşıklar, türkü üreten binlerce köylünün uzantısıdırlar. Onlardan ayrı, onlar için türkü yakan değildirler.

Sistem, tüm araçlarıyla emekçilere saldırırken, ideolojik olarak da çeşitli mevziler kuruyor. Sanatçıların payına da “şayet sanatını yapabilmek istiyorsan marka olmalısın” baskısı düşüyor. Halktan yana sanatçılar bile bu kaba sığmaya çalışıyor. Yoksa internette izlenmesi bile olmuyor. İzlenme olmayınca konser, sergi vs. olmuyor. Geçim sıkıntısı baş gösteriyor. “Görünür kal, hayatta kal!”

Görünür olmamız gereken yer emekçilerin yanıdır. Sanatımızı anlayıp anlamamaları talidir. Koreografiyi veya çoksesli müziği anlayamamaları aşılabilir. Biz emekçileri görmeden, onları anlamadan, onların bizi görmelerini, bizi anlamalarını bekleyemeyiz.

Seyirlik köy oyunlarına tüm köy halkı katılırdı. Geleneksel tiyatro halkın içinde yapılırdı. Plastik sanatların halka uzak olduğu bir yanılsamadır. Otuzlar Türkiyesi’nde değiliz. Fotoğraf ve sinema için teknik olanaklar yaygınlaştı. Bir grup emekçiyle telefonlarımızı kullanarak film çekebeliriz. Kime ne?

Daha fazla örneğe ihtiyacımız yok. Daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz tek şey var:

Cesaret!..

***

1- Toplumsal bilinçten en başta ideolojiyi ve kültürü anlamamız gerekmektedir. Estetikte kişilerin öznel durumları ile toplumsallıklarını ayırt edebilmek adına ben de kişisel bilinç-toplumsal bilinç gibi bir ayrıma gidenlerdenim. Son tahlilde bilincin hem maddi dünyanın bir yansıması hem de kişisel ve toplumsal bilgi birikiminin diyalektik birliği olduğunu kabul ediyorum.

2- Sanatı bir dile indirgersek, o dili çat pat bilmekle anadili gibi bilmek arasındaki farkı düşünebiliriz.