Virginia Woolf’u anlamak

Romanlarının artık Londra’dan Pekin’e kadar, üniversitelerde okunması gerekiyor. İki tanesi hariç tüm romanları “Monk’s House’ın kutsal alanı” dediği tahta barakada dünyadan uzak bir şekilde kalem ve mürekkeple yazılmıştır. Burada, ifade gücü yüksek düzyazı yeteneğiyle ve anlatıcıyı din ve kültürün sınırlarını aşacak şekilde manipüle ederek insan deneyiminin evrenselliğini ortaya çıkarttı.



22-03-2021 00:14

Yazar: Chris Hudson

Çeviren: Ebru Çakır

Virgina Woolf, 24 Mart 1941’de son günlük yazısında, gelmekte olan intihar girişimine dair hiçbir ipucu bırakmamıştı. Dört gün sonra, Sussex’in Rodmell köyündeki Monk’s House’dan ayrılıp durgunca akan River Ouse’un patika yolunda son kez yürüyüşünü yaptı. İlk önce nehrin kıyısına atılmış bir şekilde bulunan bastonuna ulaşıldı. Üç hafta sonra, 18 Nisan’da, boğulan vücudu bulundu.

Özverili kocası Leonard Woolf şöyle yazdı: “Bence; ölüm, her zaman Virginia’nın zihninin yüzeyine, ölümün tefekkürüne çok yakındı.”

Bilim insanları, daha sonradan Virginia Woolf’un 26 Şubat 1941’de tamamladığı son kitabı “Perde Arası”nın, İngilizcede yazılmış en uzun intihar notu olduğu tahmininde bulundular.

İntiharından önceki haftalarda, birtakım kaygılar onu yiyip bitirmeye başlamıştı; bunlardan biri, emsallerinin kitabının son halini okuyup övmelerine rağmen yayımlanması için uygun bulmadığı kitabından hiç memnun olmamasıydı. Günümüzde manik depresif bozukluk olarak adlandırdığımız hastalıktan muzdarip olduğuna inanılıyor. Bu yoğun “delilik” dönemleri -kendisi öyle adlandırıyordu- genellikle bir kitabının tamamlanması ve yayınlanması arasındaki süre zarfında ortaya çıkıyordu. Fakat yazım aşamasının kendisi hem fiziksel hem duygusal olarak onu yutuyor ve bitap düşürüyordu. Bir gün içinde on sekiz saate kadar inzivaya çekilip hikâyelerinin evreninde kaybolması alışılmış bir durumdu.

Ölümünden önceki haftalarda, özellikle Monk’s House’ın İngiltere’nin hava savaşının ön saflarının tam anlamıyla altında durduğundan ve müttefikler ile düşman uçakları arasındaki it dalaşına tanık olduğundan dolayı savaş tehditlerine karşı aşırı hassas bir hale gelmişti. Buna ek olarak, Londra’daki iki evi bombalanmıştı. Olası bir Nazi istilası durumunda zulüm çekeceğine, ölümünün kendi ellerinden olacağına yemin etmişti. Bu depresyon ve savunmasızlık sürecinde, Virginia’nın destek alabileceği kimse yoktu; Leonard kendi kişisel sorunlarıyla uğraşıyordu ve arkadaşları da Londra’dan kilometrelerce uzaktaydı. Ölümünün ardından iki intihar notu bulundu, biri Leonard’a biri kız kardeşi Vanessa’yaydı. Şöyle yazmıştı:

“Canım, tekrar delirmeye başladığıma eminim. Bir kere daha o korkunç zamanlara katlanamayız. Ve konsantre olamıyorum. O yüzden elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Sen bana mümkün olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Başka hiç kimsenin olamayacağı kadar, tüm yönleriyle her şeyimdin. İki insanın daha bizim kadar mutlu olabileceğini sanmıyordum, ta ki bu berbat hastalık gelene kadar. Daha fazla yapamayacağım. Hayatını mahvettiğimi biliyorum ve ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Yine biliyorum ki bunu sen de göreceksin. Görüyorsun, bunu bile düzgünce yazamıyorum. Okuyamıyorum. Demek istediğim şu ki, bütün mutluluğumu sana borçluyum. Bana karşı büsbütün sabırlıydın ve inanılmaz derecede iyiydin. Demek istiyorum ki, herkes bunu biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, bu sen olurdun. Senin mükemmelliğinin kesinliği dışında her şeyi unuttum. Daha fazla hayatını mahvedemem. İki insanın bizden daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. V!”

Edebiyatın maderşahisinin hayatını daha iyi anlayabilmek için 2005 baharında Rodmell’i ziyaret ettim ve intihar mahallini gezdim. Monk’s House, Virginia ve Leonard tarafından Eylül 1919’da satın alınmış. O zamanlar oraya yakın olan Asheham House’da yaşıyorlardı fakat çiftin asıl ilgi odağı, ikisinin de tekrardan düzenlemek için can attığı Monk’s House’un harap olmuş meyve bahçesiydi. Monk’s House aynı zamanda Londra’daki Hogarth Press yayıncılık işleri için makul bir uzaklıktaydı ve Virginia’nın kız kardeşi, Firle köyünün yakınındaki “Charleston” çiftlik evinde yaşayan Vanessa Bell’in evine ise sadece 6,4 km uzaktaydı. (National Trust’a ait ve ziyarete açıktır.)

1969’da Leonard Woolf’un ölümünden sonra, Monk’s House, National Trust tarafından satın alındı ve ziyarete açıldı. Taş bir duvara montelenmiş sade bir plaket size orada Virginia ve Leonard Woolf’un yaşadığını hatırlatıyor.

Eve ulaşmak için kısa bir çakıllı araba yolundan geçerek yaz çiçekleriyle dolu ve çeşitli meyve ağaçlarıyla çevrili bahçeye açılan tahta bir kapıya yürüdüm. Arnavut kaldırımlı bir patika, Sussex taşından yapılmış alçak bir duvarla çevrili bakımlı bir çimenliğe götürüyordu. Duvarın ardında bodur bir sakson kulesiyle taçlandırılmış, Norman mimarisinin minyatür yapısı. St. Peter Kilisesi’ni gördüm. Çiçek bahçesinin bir duvarına Virginia ve Leonard’ın taştan büstleri montelenmişti.

Oradan evin arkasını ve özellikle bir meşe ağacının altında bir köşede duran yıpranmış padavra barakasını görebiliyordum. Büyük pencerenin ardındaki koltuğu, halıyı, tahta ofis sandalyesini ve üstünde, yazılı kelimelerin araçları olan kalemler, mürekkep hokkaları, kalem uçları, kurutmaçlar, soluk mavi parşömenler, sözlükler, günlükler ve dergilerin olduğu düz örtülü maun masayı görebiliyordum. İçeride ayrıca gözlük, aile fotoğrafları, kurumuş çiçekler ve seramik çömlek gibi kişisel eşyalar da vardı. Bu hisli manzara, beni Virginia'nın bir fincan çay getirmek için biraz önce dışarı çıktığına inandırıyordu. Virginia Woolf’un biyografisini yazarken Nigel Nicolson şöyle gözlemlemişti:

“Virginia, tahta bir kulübe aldı ve onu, Cabur Dağı'nı görebileceği şekilde bahçenin bir köşesine koydu. Orada, yaz aylarında kitaplarını yazdı. Ölümünden sonra, stüdyo olması için büyüklüğü iki katına çıkarıldı. Şeklini ve karakterini eski haline getirebilmek için tekrar yarıya indirilmelidir.”

Virginia’nın ölümünün ardından Leonard, bilindiğinin üzere arkadaşı Trekkie Ritchie’nin sanat stüdyosu olarak kullanması için “kulübeyi” genişletmişti.

National Trust’ın 1919 ve 1969 arasında geçen, Monk’s House’daki yaşamın detaylarını muhafaza etmek için özel bir efor sarf ettiğini görmek beni etkilemişti. Mesela, Virginia yeşil rengini seviyordu. Kat kat boyanın altından, oturma odasının orijinal rengi ortaya çıkarıldı, ona uyan renk bulundu ve tekrardan boyandı. Arka bahçenin eşiğinden ana eve geçince, mobilyaların sadeliği ve konforu, rahatlık hissi uyandırıyordu. Sıcak renkli seramikler sehpalarda ve şömine raflarının üzerinde duruyordu. Sürahiler, tabaklar ve çinili masalar evin iç mekanının dekorasyonunda büyük bir rol oynayan Vanessa Bell ve kocası Duncan Grant tarafından yapılmış. Vanessa’nın çoğu orijinal resimleri ve karakalem çizimleri yemek ve oturma odalarının duvarlarında asılıydı.

Rodmell köyü, Doğu Sussex’in Güvey Downs bölgesinin geniş manzarasının altında kalıyor.

River Ouse, Monk’s House’dan yürüyerek on dakika uzaklıktadır. Rodmell’in sessiz ana caddesinde, bir sığır engelinden geçen ve Downs’un kireçtaşı tortulları tarafından pastel maviye boyanmış bir su kanalını izleyen, çim patikaya doğru devam eden bir çakıl yola doğru yürüdüm. Ouse’ın bu bölümü bir Sussex kırsal şeridinden daha geniş değildi. Virginia’nın ceketinin ceplerine taş doldurup ağırlaştırdığı ve göle atladığı yer burasıydı. Bu trajediye ev sahipliği yapan niteliksiz manzaradan şüphelenmeyen mazur görülebilir; düz, soysuz; bir fikir bekleyen boş bir sayfa gibi.

Virginia’nın neden böylesine ani bir şekilde kendini öldürme kararı aldığı konusunda hala spekülasyonlar var fakat bu karar, onun edebi dehasını azaltamaz ya da dünyaya bıraktığı mirası baltalayamaz. Romanlarının artık Londra’dan Pekin’e kadar, üniversitelerde okunması gerekiyor. İki tanesi hariç tüm romanları “Monk’s House’ın kutsal alanı” dediği tahta barakada dünyadan uzak bir şekilde kalem ve mürekkeple yazılmıştır. Burada, ifade gücü yüksek düzyazı yeteneğiyle ve anlatıcıyı din ve kültürün sınırlarını aşacak şekilde manipüle ederek insan deneyiminin evrenselliğini ortaya çıkarttı.

İkisinin de ölümünden sonra, Virginia ve Leonard’ın külleri Monk’s House’ın bahçesindeki, maalesef artık ayakta olmayan iki karaağacın altına saçıldı.

Kaynak: Literary Traveler