Uygarlık krizi

Uygarlık krizi

İçinde yaşadığımız dönemi genel anlamda “Modernite krizi” diye tanımlayabiliriz. Bunu “kapitalizmin krizi” veya “sosyalizmin krizi” olarak nitelemenin süreci tam olarak tanımlamaya yetmeyeceğini düşünüyorum. Aslında ele alınan süreci daha da genişletip bir “uygarlık krizi” yaşandığı, “Modernite krizi” nin bunun bir yansıması olduğu da söylenebilir ama bu şimdilik bir zihin jimnastiğinden öteye geçemez.

Ufuk Akkuş

Uygarlık, modernite, postmodernizm literatürde pek çok yönleri ile tartışılan konular. Özellikle liberalizmin, daha doğrusu kapitalizmin, zaferini ilan ettiği 1990’larda bu tartışmalar daha da yoğunlaşmıştır. Büyük anlatıların bittiği ve tarihin sonunun geldiğine yönelik liberal tezlerin ömrü uzun sürmemiş; 2000’li yıllarda sistemin, emekçi kesimleri daha da yoksulluğa itmesi, giderek büyüyen savaşlar ve doğa kıyımının artık sınırlarına ulaşması sistemin sorgulanması ve yeni alternatiflerin düşünülmesi ile birlikte toplumsal hareketlerin de dünya genelinde yaygınlaşmasına neden olmuştur. Ender Helvacıoğlu, “Uygarlıktan Kurtulmak Uygarlık, Modernite, Marksizm Tartışmaları” adlı kitabında modernite ve uygarlık sorununa Marksist açıdan bakıyor ve bu konularda özgün düşünceler ileri sürüyor. “Bilim ve Gelecek”” ile “ABC” dergilerinde yazdığı makalelerden oluşan kitapta yer alan yazılar, çağımız ve gelmekte olanı anlamak açısından son derece yararlı analizler sunuyor.

Kitapta yer alan bütün yazıların ortak özelliği işlenen konuların sınıfsal ve tarihsel bakış açısı ile değerlendirilmesi. Helvacıoğlu, yazılarını; tarihi, sınıf mücadelesi tarihi olarak gören ve tarihsel materyalizmi savunan bakış açısı ile yani Marksist yöntem ışığında ele alıyor.

 İnsanlık tarihinde uygarlık olgusu, çeşitli neolitik toplulukların artı üretemeyen bir ekonomiden artı üreten bir ekonomiye geçiş sonucu ortaya çıktığına dair genel görüşe katılan Helvacıoğlu uygarlık sözcüğünü, insanların sınıflara bölündüğü ve özel mülkiyetin ve sömürünün ortaya çıktığı devletli, ordulu toplum biçimini tanımlamak için kullanıyor. Uygarlaşmaya geçişin nedenlerine ilişkin genel kabul edilen tez, bunun insan topluluklarının iç dinamiklerinin doğal sonucu olarak değil; bir dış etkenin tetikleyiciliği ile gerçekleştiğini vurgular. “Fetih kuramı” diye adlandırılan bu teze göre uygarlığa geçiş, iki farklı neolitik topluluk biçimi olan göçebe çobanlarla yerleşik çiftçiler arasındaki, çoğunlukla, savaşçı ilişkiler sonucu gerçekleşmiştir. İnsan topluluklarının yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen biçimde sınıflara ayrıldığı devletli toplumlara geçiş böyle gerçekleşiyor. Kısacası uygarlık bir dayatmadır. İnsanlar uygarlığa (sınıflılığa, sömürüye) önce zor yoluyla, sonra da ideolojik hegemonya araçları (din, bilim vb.) kullanılarak razı edilmişlerdir.

Helvacıoğlu’na göre daha ileri bir uygarlık modeli, var olan uygarlık modelinin merkezinden değil, her zaman çevresinden filizlenir. Bunu gerinin içindeki ilerilik potansiyeli diye adlandırır. İleri zaten ileridir; dolayısıyla var olanı korumaktan yanadır, statükocudur. Geri ise ilerlemek ister, bu nedenle ilericidir. Uygarlığın motoru gerinin sıçrama ihtiyacıdır. Bu bağlamda Gramsci’nin “Kapital'e karşı devrim” diye nitelendirdiği Ekim Devrimi'nin Rusya gibi geri bir ülkede olmasına da açıklık getirir. İlk sosyalizm deneyinin Marx’ın öngörüsünün aksine Avrupa’nın gelişmiş merkezlerinde değil, kapitalist uygarlığın çevresindeki geri bölgelerde, Rusya’da ve Çin’de, yaşanmasının nedenini bu ülkelerin gerilerin en ilerileri olmalarına bağlar. Bu ülkelerin kapitalizmleri zayıf, sistemi yıkacak devrimci sınıflar ise Avrupa ülkelerine göre güçlüdür.

Helvacıoğlu; felsefe, bilim, sanat, din, siyaset gibi büyük insan etkinliklerini ele alırken iki noktaya dikkat etmek gerektiğini söyler: Bütün bu etkinlikler tarihsel ve sınıfsaldır. Tarihsellik özelliklerinin keşfi modernitenin büyük başarısıdır. Modernite ile gelen yeni yaklaşımla birlikte bütün bu etkinliklerin içerikleri ve kavramsal yapıları değişmiştir. Gökten yere inmişler. Dünyaya, maddeye, insana ve topluma özgü olmuşlardır. Tarihselliğin yanı sıra sınıfsallık da kavranmazsa yani tarihsel materyalist yöntem benimsenmezse sağlıklı bir analiz yapılamaz. Bu noktada kritik bir vurgu yapılır. Büyük insanların; büyük düşünsel, bilimsel, dinsel, sanatsal, siyasal etkinlikleri sıradanın toplumsal ve sınıfsal taleplerinin ve bu talepler uğruna mücadelesinin ürünüdür. Bilginin kaynağı pratiktir. Aklın kaynağı emektir. Elitin kaynağı sıradandır. Özetle asıl yaratıcı güç, emektir. Büyük düşün, bilim, siyaset insanlarının ilham perileri kolektif emektir.

Modernite, Samir Amin’in ifadesiyle gelenekten kopuş anlamına gelir ve insanların bireysel ve kolektif olarak kendi tarihlerini yaptıkları ilkesine dayanır. Helvacıoğlu, buna bir de doğadaki süreçlerin herhangi bir doğaüstü ve fizik ötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmadığı, doğa yasalarına tabi olduğu ve insanoğlunun aklıyla bu yasaları kavrayabileceği anlayışını ekler. Yani modernite; insanın kaderini kendi ellerine alma mücadelesindeki en önemli uğraklardan biridir ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük zaferlerinden birini temsil eder. 15 ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da burjuvazi öncülüğünde ortaya çıkan modernite atılımı burjuva modernitesini ortaya çıkarmıştır. Sosyalizmin geri çekilmesi ile modernitenin geri çekilmesi, onun sosyalizm ile kader ortaklığını ortaya çıkarır. Helvacıoğlu’na göre sosyalizmin sadece kapitalizmi aşma pratiği değil; yarım kalan, sınırlı kalan modernitenin yolunu tekrardan açma pratiği olarak kavranması çok önemlidir. Ancak sosyalizm burjuva modernitesi ile aynı kulvarda yarışarak fazla ilerleyemez. Yeni ve daha farklı bir modernite anlayışına, yeni bir aydınlanma atılımına ihtiyaç vardır: Sosyalist modernite ve emekçi aydınlanması.

Modernite bağlamında Marksizm tartışmalarına değinen Helvacıoğlu; “Komünist Manifesto” ile “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm” kitaplarının önemine vurgu yapar ve Manifesto’nun geçiş, ”Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm”in aşış eseri olduğunu belirtir. Engels, bu eserde hem Marksizm’in köklerini ve kaynaklarını vurgular hem de o köklerin ve kaynakların hangi noktalarda, nasıl aşıldığını açıklar. Küresel sermayenin, insanlığın sadece sosyalizm yoluyla elde ettiği pratikleri değil; bilimsel devrimle ve aydınlanma ile elde ettiklerini de yok sayma gibi bir “kara ütopya” peşinde olması olgusundan yola çıkarak aydınlanma ve sosyalizmin dünya çapında ortak düşmana karşı aynı safta olduğu saptamasını yaparak “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm”de sunulan kapsayıcı sosyalizm anlayışının bu ortak mücadele için esaslı teorik bir zemin oluşturduğunu, güçlü bir yöntem önerdiğini belirtir. Helvacıoğlu’nun bir diğer vurgusu da Marksistlerin toplumsal gelişmeye ilişkin yaptıkları ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist şeklindeki kaba sıralamalara, Hobsbawn’ın da söylediği gibi, ne Marx’ta ne de Engels’te rastlandığıdır.

Ender Helvacıoğlu, “Uygarlıktan Kurtulmak, Uygarlık, Modernite, Marksizm Tartışmaları” kitabında uygarlığın ve modernitenin tarihsel ve güncel tartışmalarına Marksist yöntemin tarihsel ve sınıf ilişkileri dolayımı ile bakıyor ve bu konuda pek çok tartışmayı gündeme getirerek geleceğin özgür dünyasının sosyalist modernite ve emekçi aydınlanması aracılığı ile kurulacağını iddia ediyor.

 

KÜNYE: Uygarlıktan Kurtulmak, Uygarlık, Modernite, Marksizm Tartışmaları, Ender Helvacıoğlu, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2020, 244 sayfa.