Ufuk Akkuş yazdı| Sermayenin agresifliği



22-05-2020 23:36

“İnsanın bilinci toplumsal varlık tarafından belirlenir, bilinç toplumsal varlığı belirlemez” diyen Marx; insanların içinde bulunduğu sınıfsal konuma göre politik ve ideolojik tavırlarını şekillendirdiklerini vurgular. Fabrikada ya da hizmet mekanında bir araya gelen işçi ve işveren, içinde bulundukları sınıfsal konuma göre ve sınıfsal çıkara göre davranırlar. Üretimin toplumsallaştırıcı özelliği nedeniyle işçiler -politik bilinç taşımayan işçiler de dahil olmak üzere- toplu halde, sınıfsal içgüdü ile çalışırlar. İşçileri işveren karşısında güçlü kılan unsurlar; toplu halde ve ortak çıkarlar etrafında birleşmeleridir. Politik bilince sahip işçiler de ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş güvenliğinin sağlanması gibi ortak çıkarlara ilişkin konularda mücadele etmenin yanı sıra işçi sınıfının özgürlüğe kavuşması için mülkiyet ilişkilerinin değişmesi yani üretim araçları üzerindeki işverenin hakimiyetini yıkarak sömürü mekanizmasına son vermek için çaba gösterirler.

İşveren ya da sermaye sınıfına baktığımızda mülkiyet sahibi olma sıfatıyla işçinin emek gücünü belirli bir süre için kiralayarak üretimi yaptırmakta ve işletmesinin karını yükseltme zorunluluğuna göre hareket etmektedir. Yani işçi sınıfında olduğu gibi yine aynı şekilde sınıfsal çıkarına göre hareket etmektedir. Maddi üretim veya hizmet üretimi sürecinde işçinin emek gücü işveren için diğer üretim araçları gibi yani makineler gibi bir maliyet unsurudur. Ancak makinelerin hak arama, grev yapma gibi işveren için üretim sürecini aksatıcı özellikleri olmadığı için (en azından şimdilik) sorun oluşturmazlar. Onlar ancak bozulurlar, eskirler ve tamir edilmeleri veya yenilenmeleri gerekir. Ama işçilerin rahatsızlıklarını, grev, iş yavaşlatma vb. şeklinde belirtmeleri üretim sürecini durdurabilir ve işletme karını düşürebilir. Tabi burada karın yanı sıra ve onunla bağlantılı sihirli bir sözcük daha vardır işveren için; rekabet. İşçi sınıfı karşısında diğer üretim yerlerindeki işverenlerle ortak sınıfsal çıkarlara sahip olsalar da işletmenin sürekliliğini sağlamak ve karını artırmak için onlarla rekabete girişirler. Rekabette güçlü olmanın ve karını yükseltmenin yolu da kendisi için maliyet unsuru taşıyan üretim araçlarından tasarruf sağlamaktır. Bu tasarruf makinelerin yenilenmesiyle sağlanabilir. Bir diğer yöntem de işçilerin ücretlerini sabit tutmak ya da düşük oranlı artış yapmak veya çalışma sürelerini uzatmaktır. Böylece iş yoğunluğu artacak ve karlar çoğalacaktır.

İşverenin tek amacı kar etmek ve işletmesinin varlığını sürdürerek büyütmek olduğu için işletmesindeki uygulamaları da kişiliğinden bağımsız olarak bu yönde olacaktır. Mesela demokrasi savunuculuğu iddiasında olsa bile çıkarı gereği işyerinde işçilerin sendikada örgütlenmesine izin vermeyecektir veya kendi güdümünde bir sendika oluşturmaya çalışacaktır. Diğer ulusların kendi ülkesindeki insan hakları, demokrasi ve sendikal hakların gelişimi yönündeki önerilerine işçilik maliyetlerini yükselterek rekabet düşürücü etkisi olduğundan karşı çıkacaktır. İşverenimizin sorumluluk sahibi, iyi niyetli bir eş ve baba olması, günlük hayatında veya işyerinde insanlarla saygılı ve kibar ilişkiler geliştirmesi işçi-işveren veya emek-sermaye uzlaşmaz çelişkisi açısından bir şey ifade etmeyecektir. Burada birbirini üreten, besleyen ama çıkarları gereği karşıtlık içinde olan ve mücadele eden iki sınıf vardır. Tabii ki işveren burada devletten bağımsız tek başına hareket etmemektedir. Kapitalist sistemde işveren sınıfının yanında olan devlet işveren lehine politikalar uygulayacaktır. Mesela ülkenin birinde devletin en yetkili kişisi işverenlerle yaptığı bir toplantıda işverenlere hitaben “Biz OHAL’i sizin için getirdik, bakın artık grevleri durdurduk” diyecektir ya da korona virüsü için önlemler paketinde işverenlere kredi ve vergi ertelemeleri getirilecek ve TOBB Başkanına bakarak “Neşen yerinde” diyecektir. İşçilere ise çok sınırlı bir destek verilecektir. İşçilerin 3 ay ücretsiz izine çıkarılarak işverenler rahatlatılacak ve sermaye birikiminin aksamamasına önem verilerek, insanlar işyerlerinde çalıştırılmak suretiyle hayatları önemsenmeyecektir.

Sermaye birikiminin sekteye uğrayacağı krizin daha da derinleşeceğini tahmin etmek zor değil. Süreci yönetmenin de işçi sınıfının üzerindeki baskı ve kontrolün artmasıyla mümkün olacağı gözüküyor. Yaygın bir örgütlenme ağı olan ve devlet desteğini her daim arkasında hisseden sermayenin korona virüsten korunma bahanesiyle dış dünyadan izole bir mekanda işçi kampları oluşturma ve de işçiler üzerindeki kontrolü artırmak için dijital takip sistemi kurma girişimleri 1930’ların Taylorist yöntemine dönme arzularını akla getiriyor. Sermaye karını artırmak için her yolu deneyebilir. Bu süreçte bazı ülkelerde sağlığın kamusallaştırma girişimleri ile yurttaşlık gelirinin yaygınlaştırılması düşünceleri krize çözüm olarak düşünülmekteyse de koronadan önce Batı’da zaten gerilemekte olan refah devleti uygulamalarına dönülmesinin söz konusu olmayacağını düşünüyoruz. Sermayenin tek çıkar yolunun çıkarı gereği baskı ve kontrol mekanizmasını artırmak olduğu görülüyor. Peki işçi sınıfının tek çıkar yolu nedir acaba?