Ufuk Akkuş yazdı | Laikliğin serencamı



01-06-2020 07:45

Ufuk Akkuş

Hayata sosyalist açıdan bakanlar bilimsel bir dünya görüşünü kendilerine rehber edinirler. Sosyal hayatı yorumlamak için pek çok yol vardır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünde vurguladığı gibi bu yol göstericilerden en gerçeği bilimdir. Ancak hilafeti kaldırarak getirdiği yeni düzen dini dışlayıcı, ötekileştirici olmayıp sadece onu devlet işlerinden ayrı tutarak kişilerin vicdanına ve özel yaşamına bırakılması gereken bir alan olarak benimsenmesi gerektiğinden ibarettir. Buna laiklik diyoruz. Doğaldır ki laiklikte; devlet dini referanslara dayanarak yönetim işlerini düzenlememeli, çok büyük çoğunluğu bir dine mensup olsa da bütün dinlere ve dine-Tanrıya inanmayanlara eşit bir şekilde davranmalıdır. Ve de hiçbir inanç grubu üzerinde baskı kurulmamalıdır. Kişiler özgürce dinini veya dinsizliğini yaşayabilmelidir. 

Ülkemize baktığımızda söz konusu laiklik ortamını zedeleyici birçok uygulamalara ve ifadelere rastlanmaktadır. Eğitime bakıldığında; başka dinlere ve inanç gruplarına mensup çocuklarımızın devam ettiği okullarda zorunlu din dersi uygulaması mevcuttur. Hayatın önemli bir parçası olan dinin elbette okullarda okutulması gerekir ancak müfredata baktığımızda sadece İslam dininin öğretildiği, diğer inançların yok sayıldığı ve hatta dışlandığı örneklere rastlanmaktadır. Din dersini zorunlu olmaktan çıkarıp din sosyolojisi ve/veya dinler tarihi dersi konularak, laik düşünceyi benimseyen hatta ateist eğitimciler tarafından öğretilmesi sorunun çözümüne yönelik bir adım olabilir.

Laik düşünceyi zedeleyen bir diğer örnek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı ve oradaki yetkililerin dünyevi sorunlar karşısında dini ayetler ve düşüncelerden yola çıkarak açıklamalarda bulunmasıdır. Diyanetin sadece Müslümanların ihtiyaçlarına yönelik bir kurum olarak faaliyet göstermesi başta Alevi inancı olmak üzere diğer inanç gruplarını dışlayıcı tutum takınmasının da önüne geçilerek etkinliğinin sadece dinler alanı ile sınırlı kılınması sağlanmalıdır. Bu durum her inanç grubunun dini ihtiyaçlarını karşılayacağı gibi inananların benimsediği dinin kutsallığına da halel getirmeyecektir.

Örnekler çoğaltılabilir. Son bir örnekle yetinelim. İş cinayetleri veya doğal afetler olduğunda devlet yetkilileri bunun Tanrının bir isteği olduğu, iş cinayetlerinin (onlar iş kazası diyorlar) o işin fıtratında olduğunu öne süregelmişlerdir. Özetle doğaya ve sosyal hayata ilişkin olayları kadere bağlayarak dine referans ön plana çıkarılmaktadır. Mağdurlar için hiçbir önemi olmayan bu uhrevi açıklamalar iktidarın ve sermayenin alması gereken önlemleri göz ardı etmekte ve sorumluluklarının gizlenmesine yaramaktadır.

Tabii bir de son zamanlarda İzmir’de bazı semtlerde camilerden “Çav Bella” çalınmasının iktidar nezdinde yorumlanışına bakmakta yarar var. Camilerin yükselen muhalefeti susturmak ve yalan ve uydurma haberlerle kullanılmasını tarihimizde pek çok kez gördük. Gezi Direnişi'nde ''camiye ayakkabılarla girdiler kutsal yerlere saygısızlık ettiler'' yalanı ortaya çıktı ancak camilerin kullanılması çabaları sona ermedi. Referandum döneminde camilerin AKP’nin seçim bürosu gibi kullanılması, doğuda bazı illerde cami minaresine AKP bayrağı asılması gibi eylemler unutulmadı. Caminin merkezi ses sistemine girerek marş çalma gibi çocuksu bir eylemin muhalefete hiçbir yarar getirmeyeceği ve bu eylemi kimin veya kimlerin hangi amaçlarla yaptığı bilinmemesine karşın oklar sol düşünceye mensup kesime yönelmiş ve haberi sosyal medyada paylaşan CHP ilk üyesi göz altına alınmıştır. Bu komik ve saygısız eylemin İzmir gibi sol ve modern düşüncenin kalesi olan güzide ilimizde ortaya çıkması da provokasyon şüphelerini güçlendirmektedir. Üstelik bakanın şüphelinin yakalandıktan sonra caminin dibinde ezan dinletilme cezası verilmesi önerisi hem kendini yargının yerine koyması hem de böyle bir cezanın Müslümanlar nezdinde yaratacağı duygu konusunda düşündürücü olmaktadır. Bu tutum, iktidarın yönetme gücündeki zafiyetinin doğurduğu ve iktidarı terk etme zorunda kalma endişesini akla getirmektedir. Bu panik havasının önümüzdeki günlerde dinsel alanda başka birtakım tezahürlerin devreye alınmasını getireceği sürpriz sayılmamalıdır.

Laiklik karşıtı tutum ve uygulamaların sosyal hayat için iki yönlü sakıncası bulunmaktadır. İlki bütün bu tutumlar ayrı olması gereken din ve kamusal işlerin yavaş yavaş iç içe girmesinin ve tamamen din referanslı bir devlete doğru gidişin temellerini atmaktadır. İkincisi de toplumda olup bitenlerle ilgili konularda dini değerleri tevekkülü ön plana alıp kaderci anlayışı dayatarak hak talebi, sınıf mücadelesi çubuğunun patronlar lehine bükülmesini getirmektedir. Tek amacı kâr etmek olan patronların da bu bağlamda dini referanslı yönetimle bir karşıtlığı söz konusu olmamaktadır. Devlet sermaye iş birliği patronların çıkarı zedelenmediği sürece tıkır tıkır işlemektedir. Halk kitlelerine bir yandan şükürcü anlayış dayatılmakta ve sınırlı sosyal yardımlar sunumu bir lütuf gibi gösterilmektedir. Ayrıca olağanüstü korona günlerinde muhalif belediyelerin yaptığı yardım kampanyaları da engellenmeye çalışılarak halkın yararını düşünerek değil oy kaygısıyla hareket edilmektedir. İktidar yanlısı ve de muhalif tüm belediye başkanlarının toplanarak planlı ve kucaklayıcı yardım ve dayanışma ağının kurulması bu zor zamanları daha kolay aşmak için bir çare olabilir.

Aslolan devletin sosyal yardımlar şeklinde değil tüm yurttaşlarının insanca yaşamını sürdürecek bir yapı kurması, sosyal devlet imkanlarını artırmasıdır. Burada da yardım değil hak kavramı gündeme geliyor. Hak mücadelesi olmaksızın verili sistem içinde gelir dağılımının düzeltilmesi mümkün değildir. Yalnız bu hak mücadelesinin önü diğer yolların yanı sıra dini referanslarla da kesilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla laikliğin kazanılması meselesi aslında sınıfsal bir mesele olup laiklik mücadelesi hem işçi sınıfı üzerindeki örtünün kaldırılmasına hem de bütün inanç gruplarının inançlarını sadece Tanrı ile baş başa ve özgürce yaşayacakları bir ortamı hazırlayacaktır. Sol/sosyalist kesimlerin önünde ise; dinin sadece vicdanlarda yaşatılmasının önemli olduğunun, sosyalizmin dine karşı olmadığının ve sınıf mücadelesini kuşatan dini sömürme eğilimlerinin halka doğru dürüst anlatılması önemli bir görev olarak durmaktadır.